Erdağı muamması bizim için gençlik yıllarımızdan Kars’taki bu ismi taşıyan esnafın soy isimlerinden kalma bir hatıra olmuştur. Halk inanmaları çalışmalarımız,  toponomi ve onomastik alanlarına da girdikçe, bu konudaki merakımız arttı. Erdağı, bu ismi Kırklar Tepesi gibi ulu bir kişiden veya kişilerden mi alıyordu, Yoksa coğrafyaya ad olmuş bu isim daha sonra bazı ailelere mi isim olmuştu.

Türk mitolojiden, dağların pirleri olduğu bilinirken dağların bizzat kendilerinin de bir pir olabildiklerini biliyorduk. Bu inanç şekli giderek İslami dönemde de varlığını sürdürmüş, inançla göçün bir sonucu olarak Allahuekbek, Suphan, Tanrı Dağları örneeklerinde olduğu gibi bu şekilde isimlendirilmişlerdi. Diğer tarafta Türk halk sofizminde “Er” sadece kadın kişi olmayan ‘er kişi’ anlamında değil de, Horasan Erleri örneğinde olduğu gibi bir misyonu ve vizyonu olan kişi anlamındaydı. Bu özelliği ile sırrı çözüm bekleyen bir Erdağı’mız vardı.

Bu tür soruların cevabını aramak veya cevap arayıcılara gözlemlerini aktarabilmek üzere Mevlüt Atbaş, Aybars Atbaş ve Kağan Atbaş oluşturdukları ekiple, 12 Ağustos 2013 tarihinde 1860 rakımlı Güvercin köyünden yola çıkarak köye 6 km mesafede olan 2800 rakımlı Erdağı’na çıktılar. Burası köyün kuzey yönündedir.  Erdağı Elegöz/Alagöz, ve Ağrı dağları, Çıldır Gölü ve Ermenistan görünebilen bir tepedir. Dağa giden yolun güzergâhında bizin için çok anlamlı olan Kara Güneycihetinde büyük bir mera vardır. Anlamlı bulduğumuz diğer toponomik adlandırma ise “Uğru Yolu”Burası geçmişte yaya yolu iken günümüzde araba geçebilecek şekilde genişletilmiştir. Köyün bir hayli açığında ve dağın eteği sayılabilecek rakımdaki bu yol ve çevresi geçmişte tekin sayılmaz, eşkıyaların yaşadıkları ve ancak birkaç çoban bir araya gelince gidilebilen bir bölge imiş. Zaten ismi de bu mesajı vermektedir. Yer isimleri gibi “Atbaş” aile isimlerinin de üzerinde durulması köyün yaşayan kültür geçmişine dair bilgi verebilir.

Erdağı muammasındaki sırrı katmerleştiren doğrulanmamış olsa da başka bulgular da vardı. Dağın tepesinde Malik Ejder diye bilinen halk tasavvurunda mistik-manevi yeri bulunan ulu zatın da yatmakta olduğu söylenilmekte idi.

Ayrıca dağın doruğunda yığma taşlardan oluşturulmuş kısmen insan eli ile de tahrip edilmiş mezarı andıran taş yığınlarının olduğu ifade ediliyordu. Bu türden taş yığınlarının Asya Atlı Göçebe Bozkır kültüründe Ovoo veya oboo olarak bilindiğini bilmekteyiz[2]. Yolcular tarafından sapa tepelere, daha ziyade taş saçısı yapılan kutsal mekânlar olarak bilinen bu yığma taşların, Anadolu kırsalına hikâyeleri değişerek taşındığı da tespit edilmişti. Bu taş yığınları yol iyesi için oluşturulmuş uzak geçmişin kutsal mekânları mı idiler.

Malik Ejder ile ilgili olan görüş, yapılan ilk tetkikte teyit bulmamıştır. Zira Erdağı’nın tepesi veya yamaçlarında bu tezi günümüze taşıyabilmiş böylesi ünlü bir kabir yoktu. Malik Ejder içerikli çalışmalarımız sürektedir. Bu konuda derlenilecek yeni bilgilerin Erdağı ile ilgili bilgilerle kesişme noktaları aranılacaktır.

Erdağı’nın tepesindeki taş yığıntılarından sadece ikisi Ovoo veya oboo karakterindedir. Diğer bulgularla birlikte bu tespitler değerlendirildiğinde bunlara ovoo veya ovoo teşhisi koymak fazla kolay değildir.

Dağın tepesi sivri olmayıp ufuk çizgisi seviyesinde oluşmuş tepesinde düz bir alan vardır. Alanın etrafı adeta daire şeklinde taş çepere alınmıştır. Bunlar çekiç-yontu görmemiş taşlardır. Yamaca doğru birbirlerinden farklı seviyede ve aralı iki duvar kalıntısı vardır. Burada kullanılan taşlar arasında yığma olmayan işlem görmüş taşlar da vardır. Bu taşlardan sadece birisinde damga veya işaret anlamı taşıyabilecek şekiller vardır.

Ovoo veya oboo olabileceği üzerinde durulan taş yığınlarının büyük çoğunluğu mezarı andırmaktadırlar ve hepsi define arayıcılar tarafından tahrip edilmişlerdir. Mezar denilebilecek bu mekânların da mimari özellikleri büyüklük ve taş örgü bakımından çok farklıdırlar. Bir kısmının üzerine âdete taş örgü ile örtülmüş ve bir kısmı ise tabandan başlanılarak tavana kadar çepeçevre içten örülerek tamamlanmış büyük küpleri hatırlatmaktadırlar. Bu mekânlarda kemik türü bir bulguya rastlanılmamıştır.

Bir dağın sizin olabilmesi, onun vatanınızın bir parçasını oluşturabilmesi için onun, sadece uğrunda kanınızı dökmüş olmanız yetmemektedir. Aynı derece önemli olan terin de dökülmesi gerekmektedir. En ufak çakılına kadar anlamlandırılamamış dağ, sizin dağınız değil, sadece topraktan kayadan oluşmuş, dağlardan bir dağdır. Sözlü kültür verileri arkeolojik verilerin ile yüzey çalışmalarının millilik hususunda önemi bu noktadadır. Biz farkında olmasak da yaşadıkları toprakları vatan yapabilenler bunun farkındadırlar. Bu farkındalılık, onların, sizin topraklarınız üzerindeki iddiaları için de geçerlidir. Musa Dağı Efsanesi’nin özü budur. Servet Somuncuoğlu bu uğurda hayatını verdi. O, bize göre günümüzün Horasan Erleri’indedi. Bu noktada Mevlüt Atbaş’ı çocuklarına bu ruhu verdikleri için  kutluyoruz.