SON GELİŞMELER İTİBARİYLE BAZI MİLİ MESELELER

Genç Akademisyenler Derneği’inde 24 Mart 2007 tarihinde verilen Konferans Metni

Konuşmamızın konusunu, Sayın Hıdır beyle görüşürken “son gelişmeler” olması hususunda karar verdik Buradan hareketle, merkezine Irak ve güneydoğu meselesini aldığım bir seri soru hazırladım. Sohbeti bu sorular etrafında geliştirmeği düşündüm.

— Türk kimdir? Anadili Kürt’çe olan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kimliği nedir?

— Türkiye Kürtlerinin Türkiye’deki sosyal, siyasi, hukuki ve kültürel kimlikleri için denilmiştir ki;

Vatandaş bağı ile bağlı olan herkes gibi Kürtler de Türklüğün bir parçasıdır. Yasal eşitlik esas alınıştır. Anadili Türkçe olan ile olamayan arasında fark gözetilmez. Kürtler de Kürt olmayanlar kadar Türk’türler

Türkiye Cumhuriyetini kuran halk Türk milletidir. Bu noktada, Türkiye Cumhuriyetini kuran halk arasında bulunduğu için, Kürt dilli kurucular, diğer kurucular kadar Türk’türler.

Kürt kimliği Türklük itibariyle izah edilirken de;

—Kürtler soyca da Türk’türler

—Kürtler, soy farkı olsa da, Türk kültürlü halklardırlar

—Soy ve kültür farklılıkları aranılabilse dahi, Türler ve Kürtler, kader birliği yapmış olan bir bütün parçalardır.

Bu yaklaşım tarzlarını zenginleştirmek zor değildir. Özetle söylenebilir ki, Türklük itibariyle Kürtlük, Türklüğün bir parçasıdır.

Kürt kimliği Türklük dışındaki mütalaalarla ele alındığında;

Kürtler Arap’ın bir versiyonudur/sürüm

Kürtler Fars’ın bir versiyonudur.

Kürtler Ermenilerin bir versiyonudur

Kürtler tamamen kendilerine özgü orijinal karakteristiklere sahip bir toplumdurlar.

Kürlerle ilgili bütün iddialarda az-çok gerçek payı vardır. Dilleri de sınır toplum dili olan vernaküler bir yapı arz eder

Kürtlüğün, Türklüğün içerisindeki yerini belirleyecek olan bütün bu sorulara verilecek samimi ve gerçekçi cevap, tutumlarımızın ve tutumlarının anlaşılabilmesi ve anlatılabilmesini kolaylaştıracaktır.

Birisine sayın denilmiş olması, Üç isim sayıp bunların Kürt dostu olduklarının söylenilmesi, “Sen Kerkük’e gidersen ben de Diyarbakır’da sana ilgisiz kalmam” denilmesi, Çözümün bölgesel yönetimlerde olduğunun belirtilmesi, “Dağdan in ovada siyasi şansını ara” mesajı, “Devlet kurarsan savaş sebebi sayarım” söylemi, “Gogol’un tanıma motoru Kürtleri şöyle veya böyle gösteriyor” söylemleri, “Falancıları sen TBMM ne taşıdın” denilmesi ve benzerleri temel çelişkiye çözüm getirmeden dalaşma ile uğraşmaktır.

Nitekim,

– Türkün tanımı Kürt’ü de kapsamına alırken, Kürt’ün tanımı ise, Türk’ün kapsamındadır.

– Kürt’ü Türk’ün siyasi, kültürel ve etnik mahiyetinin içerisinde görmeyen zihniyet veya izah şekli, Kürdün çıkarlarını Türkün çıkarlarından farklı gören, hatta iki toplumun çıkarları arasında çelişki olduğunu düşünen ve daha ileri bir izahla, Türklüğün, Kürtlüğün menfaatlerinin önündeki engel olduğunu söyleyen zihniyettir. Bu zihniyete göre, Türk ve Kürt yekdiğerlerini dışlamak durumundadırlar. Calibi dikkat olan husus, Türkü kendisinden sayan Türkiye’deki kesim, Iraktaki Kürdü kendisinden saymayan durumuna düşürülmüştür veya düşmüştür.

-Halkının Kürt kesimine de Türk gözü ile bakan kesim, Irak Kürt’ünün ikbali, geleceği menfaatleri önündeki engelmişçesine gösterilmiştir.

– Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’de halkını oluşturan Irak’taki anadili Türkçe olanlardan yana çıkıp, anadili Türkçe olamayanlara cephe almış durumuna sokulmuştur.

– Buradaki çelişki; ulus Devlet Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna, felsefesine, Türk devlet tefekkürüne, Türkiye’deki yasal yapılanmanın dış politikaya doğal yansımasına aykırıdır. Bu aykırılığı görememiş olmak “Top Yekûn Güç” itibariyle de tebarüz etmektedir. İhtilafın açığa çıkışı da buradadır. Türkiye Cumhuriyetinin Top Yekûn gücü içerisinde ekonomik, teknolojik, sivil asker, vesaire güçlerinin yanı sıra doğal olarak insan potansiyeli ve demografik yapısı da vardır.

– Bu yansıma şuna benzetilebilir. Hanımları ile birlikte yaşayan iki kardeşten, başka bir yerde ve kendi evinde yaşayan kayınbiraderlerinin başı sıkıntıya girer, mesela ekonomik kriz yaşarlar. Birlikte yaşayan iki kardeşten birisi uzaktaki kaynına yardım elini uzatır. Uzatırken “ o benim akrabam evlerimiz uzak da olsa biz iyi ve kötü günde birbirimizi hatırlarız” der. Bize göre bu Türkiye’nin Irak Türkmen’ine sahip çıkması olayıdır. Birlikte yaşayan kardeşlerden diğeri de, uzaktaki kaynına yardım etmek isteyince büyük kardeş, “Senin kaynın işini büyütür ise, bana rakip olur, hatta benim oradaki kaynımı da ezer, bekli de sen kaynın ile birlik olursun bana ve kaynıma zarar veririsin” deyecektir.

– Bize göre yapılması gereken, iki kardeşin ve her ikisinin kayınlarının menfaatlerinin birlikte dayanışmalarından geçtiğini görebilmekti. Her iki taraf da, rakip firmaların kışkırtmalarına gelmemeli idiler.

– Bu itibarla, Muhtemel bir Kürt devletinin kurulmasına karşı oluş, Kürtlere veya Kürtlüğün geleceğine karşı olma şeklinde yansıtılmamalıdır, kanaatindeyiz. Müstakil Kürt devlet yapısına karşı olmak noktasında, karşı olunanın Kürtler değil, müstakil yapılanmalardır. Bağımsızlık arayışı Irak Türkmen’i için de olsa, stratejik bakış açısı değişmemeli. Burada menfaatleri korunan, Irak’ın ve Türkiye’nin anadili Türkçe veya Kürtçe olanlar değil, her dört kesimle birlikte, bölge halkıdır. Zira etnik yapılanmadan yola çıkılarak aranılan stratejiler, bölgeye, Berzenciler, Ahmet Barzaniler zamanında da emperyalistlerce sokulmuş, sonuç hüsrana yol açmıştır. Yanlış yapılmış şoven hesaplar, bu defa domino teorisi gereği bütün Ortadoğu ve hatta Kafkas halklarını, on yıllara varan kan çanağında boğar. Türkiye top yekun insan varlığı ile Kore’de, Kıbrıs’ta olduğu gibi bütün halkı ile birlikte olabilmiş, I. Körfez olayında da, ana dili farklılığına bakmaksızın 500-600 bin Kuzey Iraklıya 1.5 yıl kucağını açmıştır.

– Bu şu demek değildir. Kuzey Irak’taki etnik milliyetçi hareket ile, Türkiye’deki mahiyeti aynı olan çevreler, üniter devlet Türkiye için tehdit oluşturacak dayanışma sergilememişler, sergilememektedir ve sergilemeyeceklerdir. Şu da bir gerçektir. Irak’ta ve Türkiye’de etnik zeminde parçalanmayı çıkarları için planlayanlar, farklı güçler değillerdir. Bunlar, Irak ve Türkiye etnisitesinden, üniter ulus devleti karşıtı yapılanmalar geliştirmektedirler. Özetle söylenebilir ki, savunduğumuz husus, halkların geleceklerini tayinde, onların demokratik haklarına müdahale etmek değildir. İşaret etmek istediğimiz husus, halkların daimilik arz eden uzun vadeli çıkarları, geçici çıkarları için, emperyalizmden yana olmada değil bölge halklarının dayanışmasındadır.

– Bu bölüme bir iki esprili sözle kapatmak istiyoruz, iki şaşı kaldırımda çarpışırlar. Biri diğerine “gittiğin yere baksana” ve öteki de berikine, “sen neden baktığın yere gitmiyorsun” der. Ulus devlet de, etnikside de dikkatli olmak zorundadır. Çarpıştırılan ve kırılacak olan, bölge insanın kafasıdır. Papaza cemaatinden birisi sorar “İncil okurken sigara içebilir miyim” papaz cevap verir “ hayır, İncil okunurken sigara içilmez, ancak sigara içerken İncil de okuyabilirsin.”

– Ateş muhakkak ki yakar, çiğken pişmek için yanmakla, pisipisine, cehalet ve gafletten yanmak aynı şey olmamalı. Ateş, halk inançlarından hareketle, ak iyeleri vasıtası ile, kara iyelerin imhasını sağlayabilirken, aydın kişi ateşi paklayıcı olarak kullanabilmeli.

– Topraktan geldik toprağa döneceğiz, bu bir esas. Ancak, kutsal vücudu toprağa sırlama ile, pis vücutla toprağı mundar lama aynı şey olmamalı. Ana dili ne olursa olsun, bölge halklarının tefekküründe, Ateş paklayıcı toprak saklayıcıdır.

Konuya girerken, Türk kimdir ile söze başlamıştık. Türk’ün tanımını, tartışılan konu itibariyle yapsak, var ise elimizdeki bazı veriler, bunlardan hareketle Türkün mahiyetini güncellesek, Kendini Türk hissetmenin altını doldursak, belki yukarıda kaldığımız nokta ile gelinen noktayı bağlantılayabilip, konuşmamızın giriş kısmındaki bazı spot ifadelere açıklık getirebiliriz.

Şüphesi Kıpçaklar da, Tatarlar ve diğerleri gibi Türktür. Ancak, biz Türk kimliği üzerinde Türkmen/Türkman’ın etimolojisinden yola çıkarak duracağız. Şecere-i Tarekime’de yapılan açıklamaya rağmen, Türkmanlığı; Türk ve iman kelimelerinden hareketle, imana gelmiş veya imana girmiş Türk olarak yapanlar da var. Biz, az-çok aynı minval üzere ve fakat biraz daha farklı bir yaklaşımla, Türklükle imamlılığı bir arada eş anlamda düşünüyoruz. Çok kısa bir deyinme yapmak gerekir ise, bize göre imanlardan bir iman Türk imanı idi. Türklük bir iman türü veya imanın bir tezahür biçimi idi. Bu izahta Türklüğün bizzat kendisi imamdır. Bu noktada Türk olmak bir iman, imanlılık meselesi olunca Türklük bir ırk veya kavim meselesi değil, bir takım ilahi akaidi hayatına yansıtabilmişlik bir yaşam tarzı olarak seçilmiş olmak, benimsenmiş olmak meselsidir. Bir idealdir. Bu anlamda Türklük nasıl doğdu, nasıl yayıldı, nasıl şekillendi, dile nasıl aksetti, fiziki antropolojiye nasıl yansıdı ve benzeri hususlar, bu konunun ayrıntılı boyutlarıdır. İstenir ise tartışılabilir. Bizim şimdi söylemekle yetinmiş olduğumuz kadarı, Türklük bir iman meselesidir ve onun kapsamına girebilmek diğer evrensel dinlerde olduğu gibi, icabetine uyan herkese açıktır. Irk veya kavim farklılığı, Türk olabilmekte bir avantaj veya dezavantaj değildir.

Teorik görünümlü bu izahın uygulama da örneği var mıdır? Vardır ve çoktur. Bu benimseme ve yansıtma türü Balkanlarda ve Kafkaslarda çok canlıdır. Türkiye’de de Mevlana’ya ve diğer birçok Hak âşıklarının eserlerine bakılabilir. Rahmetli Aydın Taneri ye de bu konuda bakılabilir ve bizim de bazı denemelerimiz oldu.

Örneklemek gerekir ise, oğlu Türkiye eğitimde olan bir Çeçen anneye “Türkiye’ye ilk defa mı geliyorsunuz” demiştim. Bana “Biz, Türkleri mübarek insanlar, Türkiye’yi de mübarek topraklar olarak biliriz. Bana kısmet oldu, inşallah Allah eşime de nasip eder” demişti.

Dağıstan’da aşçılık yapan bir yaşlı kadına hal hatır etmem üzerine oradaki Türk okulunun öğretmenlerini kastederek ,”Allah bana bu topraklarda Türkün mübarek yüzünü gösterdi ya artık gözüm açık gitmez “ demişti.

Erbil’de 2 Türk padişah ve 8 Türk Cumhurbaşkanının dönemini görmüş bir Türkmen aralıksız ağlıyordu ve “ bu gözler mübarek Türk askerini bu topraklarda tekrar gördü, mutluluğumdan ağlıyorum” diyordu.

Balkanlarda Sırpların öldürdükleri Boşnaklar, kayıtlara Türk olarak geçerlerken, Bir Boşnak atasözüne göre “Kahve sigarasız, Türk imannsız olmaz” denilmektedir.

Kosova’daki kasabaya da isim olan Mahmut paşa isminin nasıl Mamaşa’ya dönüştüğünü hayretle dinlemiştim. Türk tefekkürü bu kasabada varlığını, anılan külliyede madde olarak da sürdürmektedir.

Sayın Yediyıldız’dan, Şıhman’ın etimolojisini dinlemiştim. Şıhman, Ordu ili Gölköy ilçesine bağlı bir köy. Kelimenin aslı Şeyh İman Dede, halen Dede’nin köyde türbesi var ve efsanesi yaşatılıyor.

Ermeni katliam kayıtlarında Ermenilerin katlettikleri Müslüman halkın anadili, Kırmanca da olsa kayıtlara “Türk öldürdükleri” şeklinde geçmişti.

1960’lı yıllarda Muş’ta anadili Kırmanca olan ve hiç Türkçe bilmeyen çocuklar aralarında iki grup halinde oynarlarken, Müslüman kesimi temsil eden grubun adı Türkler olurdu. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Türklüğün tanımını bu şekilde koyduktan sonra, birilerinin birilerine sayın demesi ne ifade eder ki efendi olmak için kravat takmak şart olmadığı gibi, bir durumla karşılaşmış olursunuz. Siz terörist başına sağladığınız yaşama imkânları ile ona efendi muamelesi yapmış oluyorsunuz, zımnen de olsa Ona efendi demiş oluyorsunuz. Bunu yaparken de tarafsızlık, adil olma sıfatlardan hareketle, bunu size yaptıranın adeta efendiliğiniz olduğunu söylemiş oluyorsunuz Neyzen Tevfik’indir sanırım;

“İnsanoğlu Gariptir

Her sözü kaldırmaz

Söversin Bozulur

………..sin aldırmaz.”

Esasen farkında değiliz, merkezine Bebek katili, teskere almış silahsız memleket evladını toplu katledebilen Abdullah Öcalan’ın alınmış olduğu bir sayın tartışması, iktidar ve muhalefetin liderlerini bu derece meşgul ediyor ise ve basın bu gibi konulara bu derece geniş yer ayırıyor ise, adama efendi muamelesi yapmış olunur. Mesele caniye, cani muamelesi yapılmasında elinizin kolunuzun tutulması noktasına gelişinizdeki mesul zihniyetin ve uygulamanın tespitindedir.

Mesele zihniyetin çarpılmış olmasındadır. Çarpık zihniyetin zemininde sağlıklı ürün alınmaz. Tarla seninki ve benimki diye bölünmek istenilmiş ve büyük ölçüde başarılı da olunmuştur. Şu anda yapılan senin tarlan sulandı, benim tarlam gübresiz kaldı kavgasıdır ki, Türklüğü yanlış anladığımız sürece, bu tür ithamlar, tartışmalar söz ve kalem dalaşmaları sürecek ve bundan gerçeğine uygun anlamda Türklük zarar görecektir. Hasım taraflara, bölünmüş toplumun toplumumuzun neden bölündüğünü anlamak zorundayız. Bu ortamda söylenilen söz, doğal olarak sorun yaratacaktır. Zira toprağa atılmış ve kökleri derine gidebilen iri taneli yabani otun tohumu varken, orada kültür ziraatı yapamazsınız. O tarlaya verdiğiniz su ve attığız gübre, sizin yeşermesini istediğimiz tohumu değil, bölgesel yönetim, dağdan inip ovada siyaset yapmak nifak tohumunu besler ve münafıklık güç kazanır.

Diğer hususlardan, harp sebebi saymak, sınır ötesi harekette bulunmak, bölgesel yönetim, dağdan inip ovada siyaset, devlet kurdurmamak gibi veya falanca benim amcam, filancı da dayım gibi çıkışlar bitmeyen ve doğal olarak da sonu gelmeyen, bir nokta da ayrıntılardır. İyi idareci iseniz ülkenizi merkezden de idare edersiniz, değilseniz, uğraşınız nafiledir. Biz dayıyı amcayı, sınırın ötesini berisini bırakalım savaşı ilkin oryantalizm, misyonerlik ve emperyalizm bağlamında yapabilelim. En büyük şehrimizin şehir merkezinde ayda bir otobüsümüz yakılabilirken, Güvenlik kuvvetlerimizin ateşli gücünden evvel, topyekûn beyinsel gücümüzü harekete geçirelim.

Bu noktada yani oryantalizm-misyonerlik-emperyalizm bağlamında biz çözümü Türk Türkolojisinde buluyoruz. Soru vaki olursa tartışabiliriz Kısa bir iki misal vermek gerekir ise,

Türkiye Cumhuriyeti kurulalıdan beri ilk defa ulus üstü bir yapılanma Avrupa Konseyi Ahıska Türklerinin iadeyi itibarına karar vermiş ve yurtlarına geri dönmelerinin sağlanması için Gürcistan’a bir yaptırım getirmiş ve büyük çoğunluğu israf edilmiş 11 yıllık bir süre tanımıştır. Azerbaycan ve Türkiye bu konuda irade beyan etmiş, Ahıska Türklerinden hiçbir desteği esirmezlerken, Gürcistan’ın Azerbaycan ve Türkiye’ye en fazla muhtaç oldukları bir dönem olmasına rağmen, Ermeni lobilerinin Kafkasya’da yeni bir Türk yerleşim yeri istememeleri sonucu, “ata yurdum” diye sızlanan Ahıska Türklerinin Ahıska’ya gitme isteklerine yön değiştirilmiştir. Bu konunun delisi olan Türkler, ermeni delileri karşısında sazlarını saklamışlardır. Bizim anladığımız manada geniş anlamda Türkolog, mevzileri hainlere ve mangutlara bırakmamalı idiler.

Meselenin geniş anlamda Türkolog’un sorun belirleme takip ve çözümleme noktasında Türkolog’un meselesi olduğu noktasında bir misal de İran Türklüğünden verilebilir. Böylece hep Kürt konuşmamış oluruz. Bilindiği gibi süper güç ulus devlet karşıtı tutumunu etnisiteden yana tavır alarak sergilerken orta doğudaki bu uygulamasını İran söz konusu olunca da İran halklarının yanında merkezi hükümetten yana olarak koymaktadır. İran ise Fars milliyetçiliğini, İranlılık, Şii-Caferi siyasi İslam ve Fars Kültürü merkezli kaynakta idi. Son dönemde ise, devlet destekli İran yayın organları Türkiye İran İlişkilerinde bölge halklarının kavmiyete kaçmadan demokratik haklarından bahsedilebilmektedir.(Dr. Ali Ekber Kajbaf, “İran ve Türkiye İlişkilerinde Kavmiyet ve Küreselleşme”, Aşina, S.23-24, Sh. 1-12 kış-İlkbahar 2006, ) bu gelişme Türk diplomasisi tarafından değerlendirilebilir, Türk istihbaratı tarafından da değerlendirilmiş. Silahlı Kuvvetlere de bu gelişme bir mesaj vermiştir. Ancak konuya sazı elinde bir deli gerekir ki, bize göre bu milli Türkolog’dur.

Türkiye ne yapmıştır da, hakemliği veya adeta karar kademesinde olmayı AB ve ABD’ye kaptırmıştır. Bu iki güç probleme sebep olan taraflardır. Bu güçler, yani emperyalizm ilkin zihniyet yapılanmasını sömürüsüne göre kurgulamıştır. Türklük üstünlüğü/insiyatifi ele almak üzerinde durmaya çalıştığımız anlamda Türkler üstünlük/üstünlük sahibi olmak durumundadırlar. Bunun için Türklüğü topyekûn harekete geçirmek gerekir ki, bunun için Türklüğe gerçeğine uygun bir tanım getirmek gerekir. Çelişki, farklı ana dilli halklar arasında değil, emperyalizmle bölge halkları arasındadır. Tanımı yapılan ve bölge halklarını da kapsayan Türklük bunun için önemlidir.

Biz, bütün bunların yoluna gireceğine inanıyoruz. Biz Türkler altı geç ısınan kazana benzeriz. Bir de ısındı mı kazanın dibi ısınmıştır. Artık. Ne var ki, diyoruz ki, kervan muhafızının uyanması için kırkı beklemeyelim.

Konuşmamı bitirirken, sözlü kültür ürünlerinden olan halk hikâyelerinde, giriş bölümü vardır. Arkadaşın Erman Artun’un tespiti olan bir hikâyeye giriş örneği vermek istiyorum;

“Talihin yar değil ise,

Eşin düztaban çıkar,

Ceylan bakışlım dersin

Gözünde çıban çıkar,

Yoksa tanımayanlar,

Varsa akraban çıkar,

Ananı ağlatanların

Başında baban çıkar,

Vasfına ağam deme

Belki de çoban çıkar.”