SÖZBAŞI

Âşık edebiyatı konulu bir esere dair bir açıklama yapmak, bilgi vermek, onu tanıtmaya kalmak çalışma alanı halk inançları olan bir kimsenin harcı mıdır? Halkbilimini üst başlık olarak ele alınca, halk edebiyatı ve halk inançları alanları emmioğlu sayılırlar. Biz tasnif düzenlemesine dair tasarrufumuzu halkbilimi faaliyet alanları üst başlığı altında halk inançları alt başlığı olarak alıyor ve halk inançlarını; halk edebiyatı, halk tababeti, halk oyunları, halk el sanatları, halk takvimi, musikisi, halk giyim-kuşamı, halk sporu ve bunun gibi alanlarla ilişkilendiriyoruz. Buradan hareketle, ‘Halk kültürünün diğer alanlarında var olan içsellik, derunilik, halk edebiyatı ve özellikle aşkın sazla ve sözle terennüm ortamı olan âşıklıkta çok daha yoğundur’ diyerek, bu sahadaki deneyimimiz sayısı üçü, beşi geçmemiş olmasına, konuya girilebilir.

 

Azerbaycan Türk âşık edebiyatı ortamı muhakkak ki çok mümbit ve çok bereketlidir. Hüseyin İsmailov hocamız sadece alanın yetkili isimlerinden birisi değil, aynı zamanda halk kültürünün Milet hayatında, hayati öneme haiz olduğunu bilen bir dava ve gönül adamıdır. Davasını bizim kendisini tanıdığımızdan beri başkanı olduğu Azerbaycan Milli İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü’nde yürütmektedir. Göyçe âşıklık ortamı, onun içinden yetişmiş olduğu bir kültürdür. Alanın ilgilileri O’nun ‘Göyçe Dastanları ve Aşıq Revayetleri, Azerbaycan Milli Elmler Akademiyası Nizami Adına Edebiyat Enstitü Folklor Elmi-Medeni Merkezi, Bakı, 2001’ ve ‘Misgin Abdal, Azerbaycan Milli Elmler Akademiyası Nizami Adına Edebiyat Enstitütü Folklor Elmi-Medeni Merkezi, Bakı, 2002) gibi eserlerinden de tanımaktayız Miskin Asad’ı, Miskin Ali’yi, Miskin Bürcü’ü, bu yayınlarla tanıdık Biz yazımız münasebeti ile tanımını yapmaya çalışacağımız “Göyçe Azerbaycan Âşık Geleneği ve Âşıkları” eserden önce, Hüseyin İsmailov’un Azerbaycan Türk kültür hayatındaki görebildiğimiz yeri üzerinde durmaya çalışacağız.

 

2003 yılında kurulan Folklor Enstitüsü, faaliyetine 1999 yılında Folklor Sarayı adı ile başladı. Halen yaklaşık olarak 200 çıvarında çeşitli seviyede halkbilimi alanında çalışan personeli var. A.M.İ.A. Folklor Enstitüsü’ne uygulanan mevzuat ile bol personel istihdamı gibi geniş imkânlar sağlamış ve bu kuruluş sevk ve idarede yetki ile donatmıştır. Fiziki ortan itibariyle şimdilik fevkalade mütevazı imkânlara sahip olmayan bu kadro, bu çatı altında kültürün milli vahdet için savaş vasıtası olduğuna inanarak çalışmaktadır. Bu anlayışın Azerbaycan resmi devlet politikasında da yer almış oluşu, kuruluşundan beri Azerbaycan devlet siyasetinin bu şuur ve iradeyi sergilemesindendir Azerbaycan aydın dilinde ‘Güney Azerbaycan ’  ve ‘Garbi Azerbaycan /İşgal Edilmiş Azerbaycan Toprakları’ olarak yer alan meselelerin çözümlerinin de halkbilimi çalışmalarına bağlı olduğu ilgililerce bilinmektedir.

 

Milli Folklor Enstitüsü Türk kültürlü halkların halkbilimi çalışmaları için diğer ilgili ülkelere örnek sayılabilecek çalışmalar sergilemektedir. Enstitünün kuruluşu ile birlikte yayına başlayan ‘Dede Gorqut’yılda 4 defa ve ona paralel olarak yayına başlamış olan ‘Azerbaycan Şifahi Halk Edebiyatına Dair Tetqiqler’ ise, şimdiye kadar 26.cildini tamamlayıp yayınlayabilmiştir. Alanın bir diğer hazinesi olan ‘Azerbaycan Folklor Antologyası’ nın da XVI cildi yayınlanmıştır. Azerbaycan’ı il il ele alarak bütün halk bilimi verileri itibariyle tarayıp yayınlamayı amaçlayan bu proje, Azerbaycan vatanının ve Azerbaycan Türk milletinin kültür tarihini, sözlü kültürden de hareketle dokümanter etmektedir. Enstitünün ayrıca 40’ın üzerine neşrettiği kitap vardır. Her yıl tekrarlanan ve 2007 yılında tekrar yapılması hazırlıkları süren ‘Ortak Türk Geçmişinden Ortak Türk Geleceğine 5. Uluslararası Folklor Sempozyumu” ile Türk kültür coğrafyasının Türk kültürlü halklarının halk kültürleri, Azerbaycan’ın içinde ve dışındaki halk bilimciler tarafından tartışılmakta ve sunulan bildiriler kitap olarak da yayınlanmaktadır. Bu arada Azerbaycan televizyon kanalları, katılımcıların görüşlerini, canlı yayınla devamlı halka iletmektedir. Çok daha heyecan verici olan diğer husus ise, Azerbaycan halkbilimi verilerinin indekslenip katalogunun çıkarılması kararının alınması ve faaliyetinin başlatılmış olmasıdır. Bu hizmet Azerbaycan Türk kültür coğrafyası için yapıldıktan sonra, Slav dilli halkların kendi aralarındaki ortak halkbilimi verileri için yapmış oldukları gibi, Azerbaycan’dan başlatılan projenin de coğrafi kapsamı, Türk kültür coğrafyasını kapsayacak tarzda genişletilecektir.

 

Kültürün stratejik bir obje olduğunun bilinip kabul görmesi, halk kültürü ile kültürel kimlik bağlantısının kurulabilmesi, Türk kültürlü halkların, ortak kültür coğrafyasında, kendilerine ait olana, halk biliminden hareketle sahip çıkabilmelerini görmek, çok ümit ve heyecan verici bir gelişmedir. Bu tür gelişmeleri biz, geleceğin müjdeci emareleri olarak görüyoruz.

 

Göyçe Azerbaycan Âşık Geleneği ve Âşıkları isimli eser bizim gözümüzle ilgilenince yazılış amacındaki öncelik öncelik itibariyle bir hazine oluşu bir yana halk inançları kaynağı olabileceği bakımından da fevkalade değere haiz biz bunların üzerinde daha fazla durmak durumundayız.

 

Kam-şaman ilişkisine dair de eserde atalar ruhu vesilesi ile bilgi verilmektedir. Bize göre bu noktada, yazarın başka bir vesile ile belirttiği gibi, vahinin türlerine türleri ve tecelli edilişinde muhatabının statüsü özel önem arz eder, vahi karakterli ilahi ilhamların hepsini vahi kategorisine almalı mıyız? Diğer taraftan Kam-Şaman bağlantısına dair yapılmak olan çalışmalara bu eser yeni bir boyut daha getirmiş gibi görünüyor. Bizim Çalışmalarımıza göre Gök Tanrı İnanç Sisteminde, kam, sistemin din görevlisi idi. Muhtemelen tanrı ile kulları arasında görevi çerçevesinde hizmet veriyordu. Şaman ise; büyücü, falcı, hekim rollerini de üstlenebilen, faaliyet alanı ruhlar âlemi olan keza inanç içerikli bir tipti. Kam ile şamanın bazen faaliyet alanlarında ortaklık gözlenebiliyordu. Bazı coğrafyalarda veya zamanla, alan kayması da yaşamışlardı. Muhtemelen zamanla eş anlamda da kullanıldılar. Ancak bize göre kam ve şaman farklı unsurlardı.

 

‘Baba’ tanımı münasebetiyle eserde yapılan açıklamalar bu konudaki bilgilere zenginlik kazandırmıştır. Bir fenomenin/görüngünün anlamlandırılması, onun uzantıları, kökleri mitolojik döneme kadar uzanıyor ise, onun gün ışığına çıkarılması katmanları aktarılmaları ile mümkündür.  Buradan hareketle her fenomen/görüngü için gerekli sürenin yaşandığı da söylenemeyebilir. Üzerinde çok durulmuş olmasına rağmen baba bu türden bir tespittir. Fuat Köprülünün ayrıntılı tartış olduğu konuya yazar da yer vermekte ve Baba’nın mistik boyutuna değinmektedir. Anadolu’da birçok ulu zat için olduğu gibi, Azerbaycan’da da birçok pir aynı zamanda ‘baba’dır. Bizim, Safranbolu ve Kars’tan tespitini yapmış olduğumuz bazı ulu zatlar, diğer benzerlerinde olduğu gibi, sadece sorunların çözümünde yardımcı olan veya şifa veren kimseler değil, aynı zamanda uyaran, ikaza icabet etmeyeni cezalandırabilen kimselerdir de. Ulu zat gücünü her iki halde de kullanabilirken yani gerektiğinde çarpma gücünü de gösterebilen, acaba halk arasındaki ‘Baba Çıka’, ‘Baba Vura’ veya ‘Babalara gelesin’ gibi ifadeler, babanın bu iki tezahür biçiminden biri mi?

 

Eserde örneklerine rastladığımız devriye türü anlatımlar, İslamiyet’le terörü bağdaştırma siyasi gafletine düşen batının bir kısım sözde aydınlarınca sergilenen çirkinliklerini hatırlattı. Âdem yaratılmadan evvel başlatılmış dönemden itibaren bütün ilahi duyurucuların halleri ile halleşen, gerektiğinde İsa (a.s) gerektiğinde Musa (a.s.)’ı yaşayabilen bir tefekkürün mensuplarını, din terörü ile itham etmek, dini bilhassa İslam’ı bilmemektir.

 

Bu arada, açıklamalarımızda tahrife yeltenme, batıl tevillere kalkışma, yorumlarımızın önüne ve ardına batılı getirmede mutlak olanın birliğine sığınırız. Yapmak istediğimiz olanca yüreklilik ile meselelerin açıklık kazanmalarına katkıda bulunmaya çalışmaktır.

 

Göyçe aşıklarından Hacı’nın Molla Nasreddin Dergisi’ne gönderdiği şiirde belirtiği gibi;

 

“………………………………………

 

Birce gel oyat milleti çohtandı yatuplar.

Yatdıqça yatar betsi, oyansunlar a Molla!

 

Bi hude dolanmaqdı,  ah ile dolanmaq

Qoyma buları böyle dolansunlar, a Molla!

 

…………………………………………

 

Ecnebi millet özünü elme yetirdi,

Milleti çağır yanına gelsinler, a Molla!

 

………………………………………..

 

Yoh yoh dolanım başıve irşat ele sen yaz

Yaz yaz gene yaz belken utansınlar a Molla!

 

Türkdi, bulara yazma Erep-Farsi lisani

Türkidiler yaz kim ani qansınlar, a Molla

 

İthaz eledi hariciler elmi fununi

Qoy ağzını büzsün, bize gülsünler a. Molla”

 

Süleyman İsmailov, kamın veya şamanın sağaltıcı özelliğinden bahsederken, Türkeçare olarak da bilinen halk tıbbından hareketle, bu fonksiyonu gösteren kimse için de halkaçareci/türkeçaresi tanımını getirmektedir. Bu tespit bizim için bir kazanç olmuştur. Ancak, yazar Lokman ile Türkeçareciyi aynileştirmektedir. Fonksiyonu itibariyle Lokman da nihayet bir Türkeçarecilik yapıyordu. Ne var ki, türkeçareciler çok sayıda iken, Lokmanı meslek ismi olarak almaz isek, şahıs adı olarak Lokman, bir veya iki tane idi. Bunlardan peygamber olabileceği üzerinde de durulan lokman bir ilahi tebligatçı iken, halk hekimliği yapan Lokman diğer lokmandı. Yani lokman-hekimlik işlevini yürüten çok sayıda lokman hekime rağmen, her boyun veya yörenin bir Lokman Hekim’i yani çok sayıda Lokman Hâkim yoktu halk tabipliği yapan Lokman için anlatılan ilginç hikâyelerden birinde; bir meclis için koyun kesilir. Yetkili Lokman’ haber göndererek kesilen hayvanın etinin en iyi iki yerini ister. Lokman, hayvanın dilini ve kalbini gönderir. Bu kere aynı kişi Lokman’dan etin en kötü iki kısmını ister. Lokman bu kere de hayvanın dilini ve kalbini gönderir. Bunun üzerine mecliste, nasıl olur diye Lokman’a sorarlar O da, bu iki organ en iyi şeyleri yaparlar ve en kötü şeyler de keza bu organlarla yapılır, der. Buradan hareketle bu iki organın Türk irfanlı halkların kültüründe tuttuğu önemi gösteren İsmailov’un eserinden alınmış birkaç örnek vermek istiyoruz.

 

Miskin Abdal’ın

 

“Hencerden, bıcaqdan gülleden beter,

Sinemde pis sözün yarası qaldı”

 

“Mayasıdır haqdan helal

Her kelmesi sirli sual”

 

“Tudam, merdin işin salma müşgüle

Ehli dili yetir sen ehli dile”

 

Eserde yer verilen damu/Edebi uyunan karanlık oda, mezarla uçma ruhun tanrı dergâhına gidişi serüveni ile ilgili inançlar yazarın da belirttiği gibi halkın mistik dünyasında geniş yer tutarlar ‘ruhun yakalanması’, ölmüş birinin ruhunun yaşayan birisine ait ruhu yakalaması onun hastalanmasına yol açar ve tedavisi için yakalanan ‘ruhun salıverilmesi’ gerekir. Bunun için saç teli ile ocağın üstüne kaşık asılır.Kalem Çalmak’ suretiyle hapsedilen ruhun azadı sağlanır. Ölen bir kimsenin bilhassa yakınlarının ruhları ile temaslarının sürdüğü inancı Türk kültür coğrafyasında çok yaygındır. Mesela rüyasında ölmüş yakının gören kimse, onların ruhları için hayır işler sadaka verir geçmişlerinin ruhu için Cuma akşamları Kur’an-ı Kerim okutur.

 

Bu tür kültür elçiliğinin armağanları, Türk kültürlü halklar arasında ileride yapılması planlanacak olan ortak indeksler için de malzeme birikimini sağlamaktadır. Baykuş, Azerbaycan Türk kültür coğrafyasında da ölümü, yası, gamı yıkılmışlığı simgeliyor. Ve doğal olarak aynı mesajı veriyor. Ozan İbrahim’in,

 

“Toqan Köntöy bahar tahtdan ayağa

Bilirik düşmendi bayquş ışıga”

 

Miskin Abdal’ın,

 

“Miskin Abdal besdir daha bu geder

Bülbül nağme deger, bayquşlar öter”

 

“Öz eline düşmen kesin ahır günü kütahtı

Qedir Mövlam uzak eyle bayquştan”

 

Âşık Mahmut’un

 

“Bayquşın Gülşen bağında

Dolaşan Sarı görmüşem”

 

Hacı Eliş Ağa’nın,

 

“Harabe yerlerde bayqu olmasa

Arif olan bu metlebi bilmese”, şiirlerinde olduğu gibi

 

Göyşe Hakk şiirinde ciddi bir sıla-i rahim, vatan duygusu teması vardır.

 

Âşık Ali’nin,

 

“Ne qeder dolandım Turan Elini

Yene öz toprağım yadıma düştü

Sarıner yaylağı, Göyçe mahalı

Öz gözel oylağım yadıma düştü”

 

Hacı Eliş Ağa’nın

 

“Ayrı düştüm vetenimden elimden

Düşen ağlar, veten ağlar, el ağlar”

 

Şair Aydın’ın,

 

“Kim ki, fitne qurdu, tökdü nahag qan

Ona devlet verdin hey yorulmadan,

Kim ki, veten üçün ketçi canından,

Onu bu dünyada sen aç eyledin”

 

Aşık Mahmut’un,

 

Şükr olsun Huda’nın Haqqı sayına

Âşık Mahmut gelip ele qavuştun”

 

Miskin Abdal’ın,

 

“Qurbet elde Miskin Abdal şad olmaz

Gözlerinde keder yaşı dolanır”

 

Bu sıla duygusu sırla karışmış, sır içerikli bir özlemdir. Miskin Abdal’ın,

 

“Veten deyip ağlayanım

Gözyaşları ele döner

Ahıp geder gece-gündüz

Bir mekânda göle döner”

 

“Mayasıdır Haqdan helal

Her kelimesi sirli sual

Qurbet elden Miskin Abdal

Bir gün olar ele döner”

 

“Hebib özü terif edir külli-vilayet seni

Zahirde tevelüdsen, sırri- sübha, Ya Eli”

 

Ozan Haydar’ın

 

“Derd ehlidir menin pirim

Sırrın bildirmeye gelmez”

 

Eserde yer alan ve Türk kültürlü halklarda kült oluşturacak kadar çok rastlanan bir obje de Geyik veya meraldir. Göyçeli Miskin Abdal’ın 4 kerametinden birisi bir parça yoğurt ve ekmekle Şah İsmail’in bütün ordusunu doyurmuş olması, diğeri kuru dalı attığı yerde yeşermiş olması ve geyikleri bahçesinde sağabilmesidir. Ayrıca kumral kuzuyu ateşe atıp yanmadan çıkmasını sağlamıştır. Bahsi geçen kumral kuzu, muhtemelen kınalı kuzudur Bu kerametlerin her dördünü de Anadolu ulularından tanıyoruz. Bir şiirinde Miskin Abdal,

 

Şişpillekten dağların şah dağıdır.

Maralları neçe başı dolanar.

Guldur-qocaq bu yerlerde yağıdı

Fürset güder dağı-daşı dolanar” derken “başına dolanma” inanç koduna vurgu yapıyor ki, dağ kültüne dair Ağrı dağı ile örnekleri görebilirken çeşme başında da dolanılmaktadır. Âşık Ali’nin, ‘Eşit erzi-halım sen Ağrı dağı’ ve ‘Bastın Ahurani Pir Ağrı Dağı’ mısralarında bunun örneklerini görmekteyiz ki, tespitler dağ, su ve taş kültleri ile ilgilidirler. Âşık Elesker’in ise, ‘

 

‘Ahşam-sabah, çeşme senin başında,

Bilirsen mi nece canlar dolanır!

Adım Eleskerdi Göyçe mahalım,

Dolanım başına, gadanı alım’ demektedir.

 

Dolanma inancının derinliklerinde dolanan ile dolanılan arasında bir mistik iletişimin olması vardır. Biz daha evvel pir etrafında, hasta etrafında, ateş etrafında dolanıldığını tespit edip yorumlamaya çalışmıştık. Bu kere dağın ve suyun da başında dolanıldığını tespiti ile karşılamış oluyoruz. Dağ ve diğer yer iyelerinin Göyçe şiirinde yer alması yadırganmamalı zira inanç katmanlaşması diğer iyelerin de şiire yansını sağlamıştır. Aşık Musa’nın bir şiirinde yere göye yemin edilmektedir.

 

‘Ant verirem erşe kürse, asmana’

 

Hakk ve halk âşıklarının şiirlerinde olmazsa olması temalardan birisi de felektir. Felek dert verir, feleğin kahrına katlanılır, çarkı felek merhamete gelir, felek gurbet ele atar, kahpe feleğe kahredilir, felek kişiyi bağa bağban eder ve binlerce örnek bulunabilir. Nitekim Göyçe âşıklarından kitaba yansımış örneklerde;

 

‘Felek veren dert budu mu?’

 

‘Feleğin kahrına döz’

 

‘Rehme geler çarkı-felek

 

‘Felek attı gurbet ele’

 

‘Üzün kara olsun ay çarkı-felek’

 

‘Felek meni bağa bağban eyledi’

 

Bizim çalışmalarımızla üzerinde durmaya özen gösterdiğimiz halk kültüründeki dilin ortaklığı konusuna dair eser bol örneğe sahiptir. Halk kültürü dili halkın ana dilinin frklılığına rağmen halk kültürü dili ortaktır. Bu tamamen vücut dili değildir. Vücut dilinin aynı kültür coğrafyasında ortak tezahürüdür. Aşık Ali’den bir örnek almak istiyoruz;

 

‘Bir nişan istedim gülyüzlü yardan

Dirseğin gösterdi –alısan, dedi’

 

‘Dedim; Aygız el uzadım butama,

Özünü nüfuzdan salısan? Dedi’

 

Göyçe tasavvuf edebiyatı örnekleri verilirken, doğal olarak buta, ad verme ve benzeri konurla dair de örneklemeler yapılmaktadır. Biz bu tür tespitlerin halk sofizmi bakımından kısaca değinip, ele alınmalarına çalışcağız

 

Buta’yı, kitabi dinlerin ayetleri sınırlama yaparak, yalın gözle görülebilir bir obje olarak anlamaya kalkmak, pek sağlıklı bir anlama ve anlatma olmayacaktır. Buta, manevi aşkın maddi anlatımdaki bir simgesidir. Elma veya ilahi aşk şarabı olarak bu iksirin tanımlanması,  onun, ilahi aşkın cisimlendirilmesi olarak ifade edilebilir. Bu aşığın aşkını anlatımında ve onun âşık olduğunun tezahürüne vasıta olan bir unsurdur. Aşığa gelmiş aşk vahisidir. Aşk, buta gibi aşk iksiri ile muhatap olmayanların da nasibinde vardır. Bunlarda aşkın tezahürü farklıdır. Ayrıca bunlar çok kere aşk yaşadıklarını bilmeyebiliyorlardı.  Öyle ki, birçok aşkın görülebilmesi,  muhakkak sazla sözle olmadığı gibi fırça veya çekiçle de olmayabilir.

 

Bu, böyle idi ve böyledir. Zira aşk sadece Muhammedi İslam’a mensup olanlara mahsus değildi. Aşk başlangıçtan beri vardı ve âşık olmak için muhakkak Âdem evladı olmak da gerekmiyordu.

 

Buta’nın Hakk aşığındaki tezahürü, aşığın kalp gözünü açıyor, butadan nasip alan için sır perdesi açılmış oluyor. Sır ortadan kalkmış kişi için muma da muamma sınırı a kalmıyor. Gösterilebilen marifetlerin çeşitliliği, bu statüye ulaşabilmiş olmakla izah edilebilir. Saz çalabilmeye gelince, bize göre bu hal aşkın terennüm şeklidir. İlahi terennüm telli sazla da olabilir nefesli olanla da olabilir. Doğaldır ki, bu mertebeye gelebilmenin de, bir mahiyeti, geçilmesi gereken sürecekleri, katlanımları olacaktı.

 

Buta’da, nasipli aşığın aşkını sürdürebilmesinde düzey iksirin güç farklılığında mıdır? Gücü ilahi aşkın kaynağı belirlerken, Hakk âşıkları arasındaki aşk düzeyi farkı alınan nasibin türü ve miktarı ile izah edilebiliyor olmalı. Bu fark belirlenirken ölçü nedir diye sorulmamalı. Takdir edenin takdir ölçüleri de bir noktada sırdır. Çekilecek olan aşk çilesinin büyüklüğü butadan evvel, ta elestten belirlenmiş olmalı. Butaya talip kişi, bu imtihanı verebileceğini, misafiri olunan bu âleme gelmeden belirlenmiş olmalı. Buta ile edinilen farklılığın düzeyini belirleyen de veren de alan da Allah’tır.

 

Buta konusunu tartışırken rahmetli E.Elçibey’i anmamak benim için mümkün değildir. O’nun izahında butadaki remzi şekil, hâkimiyeti temsil ediyordu. Bize göre hâkim olunacak alan, gönüldü. Kişi kendi gönlüne karşı nefsi ile sorumlu idi ve gönüllere hükmedebilmek onlara girebilmekle mümkündü. Buta sahibi kişioğlu gönül fatihi idi. Diğer fetihler buna bağlı idiler. Gönül gözü açık kişinin gönül yıkması beklenemezdi. Sırlar gönüllerde oluyordu. Buta motifinde ‘arkaik semantik figürlerin bulunması’ doğaldır. Yer ve gök onlarda bulunanlarla birlikte hep Tek Olan’ın yansıması olarak var olmuşlardır. Bu algılamada zaman ve mekân doğal olarak faktör olamazlar. Buta, bir nefs öldürme olayı ise, tabii ki, ölme ve yeniden var olmayı bu noktada anlatmış olabilir. Buta içen kişi, bir âlemi kapatıp yeni bir âleme doğmuştur. Diğer tarafta, buta için düşünülen şekil aynı zamanda kandaki al yuvarlakları, spermi, ana rahmindeki ceninin duruşunu, küp içinde defnedilen ölünün duruş pozisyonunu andırmaktadır.

 

Destanlarımızda geçen ad koyma/ad verme ile ilgili bilgilerde, kahramana verilen manevi adla onun yenilmezliği sağlanmış olur. Ad veren ad verdiği kimsenin sırtını sıvazlar. Bize göre bu bir nevi el vermeişlemidir. Ad verenler arasında çok kere Hz. Hızır’a da rastlanır. Ad merasimi, ad kazanma başarısının sonunda yapılır. H. İsmailov kitabında bunun çeşitli örneklerini vermektedir. Bize ad kazanmak buta almak türünden bir nasip işi olarak algılanabilir. Hakk kahramanı ve Hakk aşığının ortak yanları, özel ilahi lütfe mazhar olmaları, bu lütfe layık bulunmaları İlahi bir görev yüklenmiş olmaları mıdır? Ulaşılması istenilen sevgilinin gönlünün fethi ile kalelerin fethinin ortak paydaları, ilahi bir hedefe yönelmiş, yönlendirilmiş olmaları mıdır? Fethine çıkılan kalenin insanlarının gönlü fethedilmemiş ise, o fetih midir? FetihlerdekiTahta Kılıç’ın kimliğini bauda mı aramalı.

 

Türk kültür dünyamızdaki kültür üreten kesimler ana dili farklılıkları dâhil, ister Sünni Hanefi ve ister Şii Caferi veya Kızılbaş inançlı olsunlar, tevhide aykırı olunmadığı sürece bizim için ihtilafa kapalı olunduğu anlamına gelir ve kültür stratejimiz itibariyle makbuldür. Bizim her türlü yerel farklılıklar üzerinde tuttuğumuz Türk kültürlü halkların birliktelikleri anlayışı, aramaya anlamaya ve anlatmaya kapalı olamaz. İnançları farklı yaratan ve onları değişik özelliklerle donatan mutlak iradeye muhalefet edilemez. Bizim halk kültüründen hareketle anladığımız ve anlatmaya çalıştığımız, yapay özellik farkı yaratılmak suretiyle, aynı kültür coğrafyası halklarının ihtilafa düşürülmeleri karşısında, ayrılıkları azaltıp aynılıkları artırma noktasında kültürel birliğe taban oluşturmaktır.