EMPERYALİZM BAĞLAMINDA TANINMAK-TANIMAK VE BİRLİKTELİĞİ KORUYABİLMEK          TÜRKOLOGUN SORUMLULULUK ALANI

Yaşar Kalafat[1]

GİRİŞ:

Bu çalışmada, tanımak ve tanınmak siyesi anlamda olmayıp tanış olma, tanışabilme anlamındadır. Bu noktada Lazan kapsamına giren Ermeni, Rum ve Yahudi toplumlarının hukuken tanınmışlıkları kastedilmemektedir. Emperyalizm ise dış siyasi sömürü anlamında kullanılmış olup, halkların birlikteliği üzerindeki doğrudan ve dolaylı etkisi üzerinde durulmuştur.

Konunun ele alınışında üzerinde durulan görüş içerikli, bildirideki teze ışık tutabilecek nokta tespitlerden yola çıkılmış giderek sonuca varılma yöntemi izlenilmiştir.

Türklük Bilimi çalışma alanı kapsamına giren öğle bir disiplin veya alt disiplin yoktur ki milli bekayı doğrudan ilgilendirmiyor olsun. Türkolog’un görevi milli vahdet konusunda sadece tehdidi tespit değil etmek karşı fikir ve dokuman üretmek değil, o alanda çalıma yapmak durumunda olan her seviyedeki bürokrat ve teknokrata da ihtiyaç duyulan evsafı kazandırmaktır.

Türkolog derken Türk etnik kesiminin Türklük bilimcisinden değil Türk milletinin Türklük bilimcisinden bahsetmiş oluyorum. Bu anlamda Türkolog’un Türkçe ana dilli olması şartının aranmayacağı açıktır. Türkolog, sadece asli ve devamlı görevi olan Türklük bilgisinin araştırılıp müfredat gereği ilgili öğrenciye bilgi aktarmakla görevini sınırlayamaz. Her meslekten mensuplara Türklük biliminin içerik ve amacı ile donatmak durumundadır.

METİN:

-1966–67 yıllarında geçici görevle çalıştığım otelin lobisini Türk büyüklerinin büyültülmüş resimleri ile donatmıştım. Bir gün otelin mevsimlik müşterilerinden Doğu Karadenizli bir hemşerim resimlere bakıp homurdandı. Özellikle Atatürk ve Ziya Gökalp’ın resminden hiç hoşnut değildi, onları kaldırmamı istiyordu. Bir anlam verememiştim, bunlar Türk büyükleri idi. Bunların doğuda çok kan döktüklerini söylüyor Şeyh Sait İsyanı’na gönderme yapıyordu. Karadenizli müşterimizin doğu isyanına arka çıkışındaki bağlantıyı anlayabilmem için aradan 25 yıl geçmesi ve benim doktora tezim münasebeti ile Türkiye’deki Nakşibendî ve Kadiri inanç coğrafyasını öğrenmem gerekecekti. Doğu’da doğmuş doğuda yüksek tahsil dâhil eğitim almış ve askerliğini keza doğuda yapmış ve yarım asır doğunun birçok yerinde farklı seviyelerde memuriyetlerde bulunmuş olmak doğuyu tanıma yetmemişti.

Eğitim alan gence ülkesini tanıtırken yüzölçümünü veya kilometre kareye düşen insan sayısını öğretmiş olmak yetmiyordu. İnkılâplara gösterilen tepkinlin aşılması sonucu sosyal bünyedeki tahribatın da öğretilmesi gerekiyordu. Yasaklanarak kaldırılan tarikat türü sosyal yapılanmaların ana dili farklılığını aşabilen sınırlarının olduğu da bilinip bildirilmesi gerekiyordu. İlkelerin ve prensiplerin ezber edilmesi yetmiyordu. Tanıyıp tanıtma o zaman ikmal edilmiş olabilirdi. Cumhuriyet Dönemi tarihçisi o zaman olunabiliyordu.

-Bu süre zarfında Muş’ta da 1 yıl çalışmış bütün köylerinde ekmek yemiş su içmiştim. Muş’taki görevimden ayrılmama yakın Teknik Ziraat Müdürlüğüne muhtemelen Balıkesir’den emekliğine çok az kalmış aslen Muşlu olan bir tenkiyen atanmıştı. Bu meslektaşım büyük bir aşiretin Şeyh Sait İsyanı münasebetiyle sürgün görmüş bir ferdi idi. Diğer Muşlu meslektaşlar ondan çekiniyor ve beni de ondan sakınıyorlardı.

Günlerden bir gün bu meslektaşım bana bir test yaptı. Onun direksiyonuna geçtiği dairenin jeepi ile yolu olmayan bir dağ köyüne dere tepe aşıp gittik. Tepede jeepin frenlerini boşalttı. Çok kere bir tekerimiz havada o şekilde tepeleri indik. Onun gözleri yolda değil benim korktuğumu görmek için sürekli benim üzerimde idi. O zaman neden bunu yaptığını, neyi ispat etmek istediğini neyi görmeği arzuladığını anlayamamıştım. Doktoram münasebeti ile edindiğim bilgilerle biraz perdeyi aralayabildim.

Ülke gerçeğini yakın geçmişi ile yansıtırken ülkedeki iç çalkantıları, başkaldırmaları sebepleri ve sonuçları ile anlatmış olmak yetmemektedir. Yaşanmış yangınların ne tür küller bıraktığının bilinmesi ve sadece polisiye gözde değil sosyal siyaset ve sosyo psikolojik açıdan da izlenilmesi gerebilmektedir. Bu görev bölgede hizmet alacak olan zooteknistin ise o mühendise Türkiyat kaftanı giydirebilmek Türkolog un görev alanı olmalıdır. Muş’ta görev almış bir hayvan Islahı Mütehassısı’nın Kürtçe de bilerek görev alabilmesi bize göre daha donanımlı olmasını sağlar. Birlikte yaşayan halkların istemeleri halinde ilgili dilleri öğrenebilmeleri imkânının sağlanılması onları daha donanımlı yapabilir kanaatindeyiz.

Halkbilim alanı ile ilgili çalışmalar yapmaya başladıktan sonra şunu anladım ki, dönemin aydını, insanını kültürü ile tanıyabilmiş olsalardı, anlatımlarda halk kültürü bilinci ile empati kurulabilse idi, Anadolu kırsalı devrimlere bu derece tepkili davranmadan gelişmelere ayak uydurabilirdi. Anadolu halk inançlarını hassasiyetleri ile bildikleri için İngiliz propagandası bir hayli etkili olmuştu.

Bu olay münasebeti ile yapılan psikolojik ayrışmaya göre, kalın hatları ile İslam’a rağmen kadına toplumda yer veren, tesettürü hiçe sayan, dini kıyafete ve genel dini hayata kurumları ile karşı çıkan kesim Anadolu’nun Türk dilli halkı idi. İhtilaf Türk dillilerin yaptığı inkılâplardan yana olanlarla ana dili Türkçe olmayanlar arasında idi.

Aynı psikolojik savaş günümüzde de farklı bir formatta da olsa aynı sinilikle yürütülmektedir. Tv dizileri destekli telkin hareketine göre, feodal bütün sosyal ilkellikler töreyi oluştururlar. Törenin hâkim olduğu coğrafya doğu ve güneydoğu Anadolu’dur. Burada yaşayan halkın büyük bir bölümünün ana dilleri Kürtçedir. Çağdaş olma adına töreye karşı verilen mücadelede kadın erkek ilişkilerinde sınırsız bir serbesti vardır. Evlilik dışı ilişki ve evli olunmasına rağmen işyeri ve aile yakıları ile yasak aşk doğaldır. Bu hayat tarzı töreye karşı olan anadili Türkçe olan kesimin tarzıdır.

Dizilere senaryo yazanlar anadili Türkçe veya Kürtçe olan sade vatandaş değil. Bu tür yapımların her safhasında görev alanlar Türklük biliminin alanlarından kimselerdir. Öyle olmalıdır. Demokratik ülkelerde sanat da mensupları tarafından denetlenirken, denetsizliğin noksanlarını göremeyen güvenlik görevlilerine Türkoloji misyonu verilmediği söylenebilecektir.

Muşlu yıllarım bana hep dinlediğim Ermeni mezalimi içerikli hatıraları hatırlatır. Halk o yıllarda Ermeni lafzı geçecekken ilkin “hâşâ huzurdan” derdi. Ermeni ayaklanmaları ve katliamları Doğu Anadolu’dan başlamış ve ilk ve büyük acıları anadili Kürtçe olan Türkler yaşamışlardır. 2000’li yıllardan sonra Muş’a birkaç defa daha gittim. Propaganda o derece yoğun ve başarılı yapılmıştı ki yeni nesilden Muşluların büyük çoğunluğu Ermeni tezlerine sahip çıkar olmuşlardı.

-12 Eylül’de devlet gençlik olaylarına teşhis koyarken Türkiye’de yabancı ideolojilere yer verilirken milli kültürü anlatan sade yayınların olmadığı teşhisini de koymuş, Türk kültür tarihinin takvim türü yayınlarla evlere kadar sokulmasının yararına karar vermişti. Buradan hareketle üretilen çalışmalardan birisi de “Türk Devletleri Takvimi” idi. Takvimin bitirilişi Atatürk’ün 100. Doğum yılına tekabül etmişti. Takvimin erat gazinolarına girmesi de düşünülmüştü. Bir grup genç subay arkadaşın “Biz Türkiye Cumhuriyeti’nden başka Türk devleti tanımıyoruz” gerekçesi ile kısa da sürse takvime tepki gösterdiklerini hatırlıyoruz.

Türk tarihi Cumhuriyet dönemi evveli safhaları ile bilmek Cumhuriyet dönemi Türk Tarihi’ni gerektiği gibi bilmek için bir zarurettir. Bu noksanlığı görüp ikmal cihetine gidilmesini sağlamanın yollarını aramak bize göre sınıf subayı kadar Türkoloğun da görev alanına girer. Sınıf subayı o şuurda değil ise onun geçtiği müfredata müdahil olmanın görevin bir parçası olduğu şuuruna sahip olunmalıdır.

– 12 Eylül’le başlayan süreçte halkı konferanslarla yıkıcı bölücü hareketlere karşı uyarma konferansları da başlamıştı. Ekipler oluşturulmuş yurt sathında “aydınlatma konferansları” düzenleniyordu. Ağrıdaki bir konferanstan konuşmacı dönen genç bir subay arkadaşım “bana hayretle intibalarını anlatıyordu. “Programa göre ilkin komünist terörü anlattık salon tıklım tıklım dolu idi ve alkıştan yıkılıyordu. Sonra irtica konuları anlatınca salon adeta tamamen boşandı ve kalanları da suratı çok asıldı. Anlayamadık” diyordu.

Bir ülkenin aydını ülkenin inanç coğrafyandan bihaber ise pot kırmaktan kendisini sakınamaz. Dinler Tarihi, Mezhepler Tarihi, Din sosyolojisi, Din psikolojisi gibi disiplinler Türklük bilimi alanı dışında tutulur ise, o donanımla donatılmamış görevli baltayı taşa vurmaktan kendini sakınamaz.

Tunceli’de yapılmış bir sempozyumdan sonra organizasyon bizi civar ilçelere geziye götürdü. Bir Açıkhava kahvesinde yaşıtlarımla sohbete başladık. Nevruzun o civarda nasıl kutlandığını sordum. Çayı ikram eden kulağıma eğildi ve “Ne Nevruzu ne hali beyefendi. Nevruzu ateşperestler kutlar, biz yaşlılar gençlerin hışmından çekiniyor sesimizi çıkarmıyoruz” dedi. Ağrı’da bir sempozyum sonucu benim kuşağımdan esnafın sohbetine şahit oldum, esnaftan birisi müşterisine “Zerdüşti isteyenler İran’a gitsinler burası elhamdülillah Müslüman ülkesidir.” Diyordu. Ülkenin Kürt dilli ve Türk dilli aydını ise Nevruzun milli kimliği üzerinde kavga ediyordu.

Basına “Mele Kanunu” diye yansıyan medrese mezunu din adamlarının yaşının geçmiş olmasına ve devlet memuriyeti olmasına rağmen kadroya alınmaları çok yadırganmıştı. Biz de şahsen yadırgamıştık. Ta ki Batmanlı hasan Emi’yi tanıyıncaya kadar. Hasan emi 82 yaşında ve emekli bir zat ve cami cemaatinden Şafi inançlı ana dili Kürtçe olan ve cep telefonun ekran resmi Türk bayrağı olan bir arkadaşımdı. İmam Hatip Okulu mezunu imamları yeterli bulmuyordu. Her namaz çıkışımızda bir tespitinin sohbetini yapıyorduk. Onun açıklamalarının bir kısmı bana ‘Mela Kanunu’nun haklı yönleri de olabileceğini düşündürdü.

Fakültelerde İslamî fikir üretenler ile halk arasında yaşayan İslamî hayat arasındaki farkı göremeyen gözlere Türklük bilimci gerekli gözlüğü takabilmelidir. Caminin içi dışına ve dışı da içine küs hale gelmiş ise getirilmiş ise, ülkenin doğusu batısına batısı doğuna aydın seviyesinde sırt çevirmiş çevirtiş hale sokulup kopmuş ise, ilkin tanışıklığın yeniden inşası gerekmez mi?

Mesele sadece Türklük bilimi alanına ilgili disiplinlerden hepsinin alınmamış olması meselesi delildir. Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Tarihi Türkoloji’nin başlangıçtan beri hep merkezinde olmuşlardır. Kürtçe ile televizyon yayını yapılması veya Kürtçe eğitim konusunda bu alandan hangi kurum görüş bildirmiştir.

12 Eylül ile başlayan süreçte devletin üst seviyeden yöneticileri ilgili bürokrattan Kürt dili konusunda görüş isterken her keresinde Paris Kürdoloji Enstitüsü’nün teşhisi ile karşılaşılıyordu. Türkiye’de Türkçenin konumu konusunda ilgili kurumun açıklamış olduğu bir görüş hatırlanmamaktadır. Atatürk’ün bu kuruma bıraktığı miras mensuplarını çarpmaz mı?

Türkolojinin faaliyet alanının kapsamına siyasi oryantalizmin mesai verdiği sahalar girmiyor ise, giremiyor ise Türkiye Türklük bilimcileri emperyalime yeterince yakından bakamıyorlar demektir.

-Ermeni terörü gemi azıya almış diplomatlarımızın din görevlilerimizin her gün bir şehit haberi geliyordu. Dünya kamuoyuna mağduriyetimiz anlatılamıyordu. Yurt içinde de yakın geçmişte yaşanılanların bilinmediği kanaati doğdu. Her kademede farklı vasatlarda gerçeğimizin anlatımına geçilmişti. Erzurum’da gelen bir gazete bir din görevlisinin halkı Ermeni katliamına karşı nasıl fedakârca örgütlemeye çalıştığını anlatan biz dizi yazı neşredilmişti. Yazıların kitaba dönüştürülme safhasında “gericiliğe pirim verme” anlamına geleceği için bu dokumana ve fikre gösterilen tepkiye hayretle şahit olmuştuk.

-Kitap piyasası etnik bölücü yayınlarla dolmuştu. Objektif yayın yapmak isteyenler çalışmalarını istinat ettirebilecekleri monografi içerikli çalışmalara ihtiyaç duyuyorlardı. Varto Tarihi isimli kitap bunlardan birisi idi. Hasankale’ye gönderilmiş bu kitabın aldığı tepki ilginçti. Kitapta Şeyh Sait İsyanına karşı çıkan aşiretlerin alevi oldukları noktasından hareketle “Bu kitabı siz Kızılbaşlara gönderin” deniliyordu

1984 lerde Tunceli’nde bir bilgi şöleni yapıldı. Şükrü Elçin, Dedem Korkut hikâyelerini hatırlatan bazı tespitlere şahit olmuştu. Yanılmıyorsan T.Gülensoy’un bildirisinde bu konuyla ilgili izler vardı.

Türk kültürünün canlılığına ve canlılığının sürmesine inanırız. Dede Korkut Hikâyelerinin sözlü kültürde yaşayan örneklerinin tespitinin öneminin de farkındayız. Dede Korkut Kültür coğrafyasında “Yukarı Eller”, “Aşağı Eller”, “Taş Oğuz”, “İç Oğuz” diye adlandırılan coğrafî bölümlerinde Anadili Kürtçe olan Türklerin de yaşadıklarını ve sözlü kültürlerini Kürtçe terennüm ettiklerini de biliriz. Biliriz de ne Kürtçe bilen Türkoloğumuz ve ne de bilmeyenler bu vasatta Türk kültürünün canlılığını tespit ve takip etmeği düşünmeyiz. Hatırlanmayarak tanışıklık sürer mi?

-2013 yılında Akçaabat’ta bir sempozyuma katıldık Trabzon’un doğusunda ve batısında her birkaç kilometrede bir üst geçit ve üst geçitlere verilmiş büyük harfle yazılmış şehit isimlerini okuduk. Yozgat’a Tokat’a Çorum’a köylük kesime bir seyahat yapın mezarlıklar gelincik tarlası gibi şehit mezarlarındaki albayrakla bezenmiş. Ağustos ayı televizyon haberlerinde güneydoğuda PKK Şehitliği adı altında bir mezarlık oluşturulmuş.

-Analar ağlarlar anlarla birlikte eşler kardeşler de ağlarlar Yas meclisinde ağıtlar okunur. Çocuklar bu ağıtlarla büyürler. Onlar büyürlerken kinleri, nefretleri, düşmanlıkları da büyür. Yas meclisine katılan uzak yakın çevre onların acılarının adeta canlı şahitleridirler. Her yeni yas mevsimi münasebeti ölme-öldürme sebebi sıradan da olsa küllenen ateşler canlılıklarını sürdürürler, birlikte yaşamanın önünde duvar oluşturur engel teşkil ederler, empatinin/duygudaşlığın yolunu keserler ve çözülmenin yolunu açarlar. Okunan ağıtlar ister Kürtçe ve ister ise Türkçe olsun ağıtların yas meclislerindeki rolü budur. “Cenaze giden kendi ölüsüne ağlar” diye özlü bir söz vardır. Ölenlere birlikte ağlamanın yolunu ve bulmak ve bu yol göstericiyi tespit edebilmek gerekir.

Dilini bilmediğiniz yaslının acısın paylaşamazsınız. Dövünmek, gözyaşı vücut dilinin parçalarıdırlar, ancak ağıta ortak dille katılırsanız duygu selinin samimi bir parçası olursunuz. O anda etnik imliğini aşar ana olursunuz, bacı olursunuz kısa insan yani Türk olursunuz. Daha doğru bir ifade ile gerçek Türklükte buluşursunuz.

Bunun içindir ki, güvenlik kuvvetlerince öldürülen her örgütlü öldürülmeden evvel ve sonra onun ailesi ile görüşülüp çatışmanın kaçınılmazlığı aileye anlatılması, işlenen suçun suç olduğu hükmünün altında sadece bir etnik kesimin imzasının bulunmadığı anlatılmalı meselenin etnik ihtilaf olarak yansıtılmasının yanlışlığına vurgu yapılabilmesi gerekir. Silahlı mücadele yolunu seçen her gencin hatasında bu ülkenin her ferdinin az çok vebalimiz vardır. Teröriste olsa çatışmada öldürülmesi gerekse de o genç bizim gencimizdir. Bu izah şekli kanunlarla görevlendirildiği için vazifesini yapan resmi vazifeli ile onun eş tutulduğu anlamına gelmemesine rağmen, yanılmış ta olsa onlar da bizim “yanılmışlarımız” dırlar.

Anadili Türkçe olan ve ana dili Kürtçe olan analar ağlıyorlar ise ve her iki kesimden analar ağlamanın karşılıklı acısını paylaşıyorlar ise ağlatmaya sebep olanın bulunması gerekir. Halklar o zaman travmadan çıkabilirler. Türkiye boy gösteren siyasi oryantalizmin danışmanlarının yaptırdığı gibi kabuk bağlayan yaraları kanatarak, küllenmiş ateşleri yeniden körükleyerek, eylemlerin kapanmaz yaralar oluşturmalarına yol açarak değil. Büyük devletler birlikte yaşanılan halklar arasındaki sosyal incinmelerden onulmaz yaralar alarak değil ortak acıları paylaşarak çıkması bilen devletlerdir. Anadili farklılığına bakılmaksızın sorgulanması gereken husus şudur; emperyalizmin bölgene ne işi vardı. Çıkarlarını sağlam kazığa bağlayan Süper güç bölgede kaç ananın kaç eşin ve kaç yavrunun ağlaması yol açmıştır ve açmaktadır. Ana dili ne olursa olsun ağıtlarda kargış edilecek kesim bu kesimdir. Bunun farkında olunduğu anda hangi kesimden olursa olsun ölümler sömürünün şehit, yetim, dul, sakat bıraktıkları kimselerdir.

Millet olarak ortak ağıtlarımızı yazmak durumundayız. Yaşanan acıların çözülmemize değil kenetlenmemize yol açabilmelerini sağlamak durumundayız. Sarıkamış Destanında olduğu gibi farklı ana dilden, ortak düşmana karşı ortak destan yazılabilmeli. O zaman kanı dökülenlerin, ocağı yıkılanların kalanlara hakkı helal olur.

Ortak ağıtlarla müşterek geleceğin yeniden inşası bir yana, bir tevhit dinî İslam’a da kavmiyetçilikten hareketle ikilik sokmaya müsait hale gelmişiz, getirilmişiz durum tespiti yapabilmekten de yoksunuz.

Ülkenin Ahmet Yesevî’si yok Yunus ermesi var mı o da yok. Meselenin kullanılan temalar ve şiir tarzı olarak onları izlemek olmadığını meselenin bir metot meselesi olduğunu, ihtiyaç duyulan metodun ne mene olacağını bilen de yok. Hat da, hattımızı aşmış olmayalım sıkıntının metotsuzluktan kaynaklandığını bilen de yok. Toplumumuzun fotoğrafını çekebilen de yok buna duyulan ihtiyaca inanan da yok. Anlatılanlardan anlatılmak istenileni anlayan da yok. Hal bu olunca yeni erlere giydirilecek kaftanın biçimini dikimini belirleyip yapacak da yok. Başka bir ifade ile Yahya kemal’in dediği gibi

“Abâ var, post var, meydanda er yok;

Horasan erlerinden bir haber yok

Uzun yollarda durdum hiç eser yok

Diyâr-ı Rum’a gelmiş evliyadan”

SONUÇ:

Bize göre çağdaş Horasan Postu’na oturacak sultan Türklük bilimi vasatından olmalıdır. Bu anlamda Türklük Horasan Erliğinin Türklük anlayışını taşıyabilmeli. Dönemin görevlileri fırıncı, bostancı, terzi, mumcu donunda olabilirlerken dönemimizin erleri dilbilimci, sosyolog, tarihçi, teolog vb her alandan olabilmeliler. Düşüncelerini, yaşam biçimlerine yansıtabilmeliler. Kavmiyetçilik değil, milletseverlik görüşünü yaşamlarına yansıtarak örnekleyebilmeliler. Yazılı ve sözlü eserlerinin yanı sıra asker, diplomat, eğitimci, siyasetçi, esnaf her kesimden ve her meslekten öğrencilerine bu yeni donu giydirerek kuşak bağlamalarını sağlayabilmeliler.

 

 

[1] Dr., Türk Halkbilim Araştırma Kültür ve Strateji Merkezi, www.yasarkalaft.info