“20. Yılında TÜDEV ( Türk Devlet ve Toplulukları, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfı) ve Geleceği” Konulu İstişare Toplantısı İzlenimleri

 

“Kürtler ne kadar Türk ise ben o kadar Türk’üm

Türkler ne kadar Kürt ise ben o kadar Kürd’üm” Alpaslan Türkeş

Dr. Yaşar Kalafat

GİRİŞ:
Biz, yazımızda 15 Haziran 2013 günü Ankara’da yapılan TÜDEV toplantında yapılan konuşmalardan hareketle aldığımız notlar ve toplantıda yapmış olduğumuz konuşmanın üzerinde duracağız.

Metin:

“Bu toplantıda, alanımız olması münasebetiyle, geçmiş toplantılarda tartışılmış, farklı bir bölümde ele alınması gibi bir boyutu ile de kısmen karara bağlanılmış olan halkbilimi konusunda kısa bir özetleme yapmak, bununla bağlantılı olarak da kimlik konusu üzerinde durumdan görev çıkararak durmak istiyoruz.

Milli kimlik konusunun içeriği bilindiği gibi özellikle son birkaç yıl içerisinde mahiyet değişikliğine uğramış, uğratılmıştır. Üzerinde çalışılmakta olan yeni anayasa ve yerel yönetimler mevzuatı ile bu değişiklik hukuki bir özellik kazanmış olacaktır. Farklılık da gösterebilen yerel kültürlerin Türk milli kimliğine eş veya alternatif olarak geliştirilmeğe başlanılan bu dönemde Kürtçülük çalışmaları, beraberinde Kürdolojiyi de kültür hayatımıza sokmaya başlamışken, doğal olarak Türkoloji’nin yapı taşlarından olan Türk halk bilimi gibi Kürt halk bilimi de faaliyet alanına geçirilmeğe başlanılmıştır. Bu cümleden olarak Güneydoğu Anadolu’dan derlenilmiş efsanelerden bölge çocukları için masal kitapları üretilmiş, bölge halk şiiri için özel çalışmalar başlatılmış, bölge dillerinden üretilmiş geçmişin mevlitleri, okunur-dinlenir olmuşlar ve geçmişin bölge dillerinden şiirler üretmiş tasavvuf şairleri, belirli bir kesimin özel kültürünü inceleme adına programlar oluşturulmaya başlanılmıştır. Bu gelişmenin kurumlaşma emareleri Kürdoloji Enstitüleri, Kürtçe lisans programları ve benzeri gibi tespitlerde gözlenebilmektedir. Bu noktada Türklük bilimi, faaliyet kapsamının, tekrar belirlenmek veya netleştirilmek durumundadır. Bu nokta Türklüğün tanımı ile yakından ilgili bir husustur. Türk milleti etnik milliyetçilik tehdidine muhatap edilmiş iken, Türk kültür milletçiliği veya Türklük anlayışı Türk etnisitesi anlamı ile özdeşleştirilme tehdidi altındadır.

Konuyla bağlantılı olarak açıklamak gerekir ise, “Türklük Kürtlüğü de kapsayacak veya kapsıyor ise Kürdoloji adına atılacak her adımın sahiplenilmesi gerekecektir”. Bunun anlamı Kürt halk bilimi, Türk halk biliminin bir cüzüdür. Kürt dilli halkın Türklüğün ve onun kültürünün dili dâhil Türklüğün dışında tutulmak istenilmesi tartışılma konusudur. Durum bu ise, bu gelişme, Anadolu Türk halk kültürünü, ‘ana dili Türkçe olanlara ait kısmı’ ve ‘ana dili farklı olanlara ait kısmı’ şeklinde bölecektir. Sosyal bünyenin gebe olduğu bu yapılanma Ortadoğu’ya, Balkanlar’a ve Kafkasya’ya doğru uzayarak Türk kültür coğrafyasının bütünlüğünü tehdit edecektir. Türk milletinin Türkiye Cumhuriyetini kuran halk Anadolu Türk kültürünün de bu halkın kültürü olduğu esaslandırması hükümsüz kılınmış olunacaktır.

Türk Devlet ve Toplulukları tanımlaması bugüne kadar Kafkas halklarından Çerkez, Çeçen, Lezgi, Abaz ve Balkan Türk kültür coğrafyası halklarından Torbeş, Pomak, Boşnak gibi halkları da kapsıyordu. Hal bu olunca TÜDEV bu gelişmeden hareketle coğrafî kapsamını yeniden tanımlamak veya ve eski duruluşuna izah getirerek sahip çıkmak durumundadır.

Bir kısım faaliyet alanlarını TİKA’ya bırakan TÜDEV’in faaliyet alanında Yunus Emre Vakfı, Soydaş ve Akraba Topluluklar Başkanlığı gibi devlet kuruluşları faaliyet göstermektedirler. Bu gelişme TÜDEV’in hedeflerinin devlet kuruluşlarınca gerçekleştirmesi olayından oldukça farklıdır. Zira bu kuruluşlarca Türklüğe yüklenen anlam oldukça değişiktir. TÜDEV bu gelişme karşısında yeni yerini tanımlamak durumundadır. Birlikte yaşanılan halklardan ana dilleri Türkçe olamayanlar akraba ve ana dilleri Türkçe olanlar mı soydaştırlar. Diğer akrabalık bağlarından mesela halk kültürü akrabalık bağı, dil akrabalığından daha mı zayıf bir bağdır. Bu yaklaşımı esas alır isek, Türkiye’deki akraba topluluklardan ana dilinin Türkçe olmadığı resmen kabul görmüş olan Kürtlerin, Türkiye dışındaki soydaşları Türklüğün akrabaları mıdırlar? Akraba akrabanın ak ve kara gününde yanında olmak durumundadır. Suriye Kürtlerinin silahlı mücadele örgütü PYD, Irak Kürtlerinin benzer kuruluşları olan PYD veya İran’ın PJAK’ı hangi anlamda nereye kadar bir Türk örgütüdürler. Türkiye’deki ana dili Kürtçe olan Türker’in seçilmiş siyasileri kendilerini Türk siyasisi olarak yansıtmadıklarını gösteren örnekler vardır. Bunlar kendilerini, Ortadoğu’nun diğer Kürt dilli halkı ile dayanışma içerisinde Türklüğe karşı örgütlenmiş yapılanmalar olarak açıklarlarken “arabalık” tanımlamasının daha anlaşılır hale getirilmesi gerekecektir.

Bizi, özellikle bu yazımız itibariyle ilgilen öncelikli husus, halk kültürü akrabalığıdır. Anadili Kürtçe olan ve olmayan Türkler asındaki bu akrabalıktır. Bu gerçeğin göz ardı edilmesi, etnik milliyetçilik adına, ortak kültürün bölünmeye kalkılarak yok edilmesidir.  Böylesi bir istemle sahne alan hiçbir siyasi veya ilmî yapılanma bizden alkış alamaz.

1960-1970’li yılları arasında Türk milliyetçiliği, gerçeğine uygun olarak “millet perverlik” anlamında kullanılırken, 1935–1945 doğumlular milliyetçi dergiler, romanlar okur, konferanslar dinleyerek beslenirdi. Derken, denildi ki “her fikri düşünsel hareketin bir siyasi yapılanması da olmalı” Böylece partileşmek, milliyetçi yapılanmanın belki araç belki vasıtalarındandı. Giderek bilhassa 1990’lı yıllardan sonra milliyetçi kimlikli siyasi partilerde yer almak bu partileri daha yalın bir ifade ile bu fikriyatı vasat, vasıta, olarak kullanma anlamına gelmeye başladı. Siyasî fikir camiası ile akademik veya değil fikir adamlarının bu tür bir ortaklıkları şüphesiz öncelikle onların meselesidir. Ancak ortak halk kültürünü, siyaset malzemesi yaparak tüketmek, anadili ne olursa olsun doğmamış sabilerin geleceğini yok etmek demektir ki, Allah bunu affetmeyecektir.

Türk milliyetçiliğinin etnik milliyetçiliğe sürüklenmek istenilmesi tahdidi konusuna gelince, birçok ortamda paylaştığımız birkaç örnekten hareketle sonuca gitmeğe çalışabilirim. Diyarbakır Valiliği son 10–12 yıl içerisinde “Başlangıçtan Oğuzlara Kadar Diyarbakır”, “Oğuzlardan Cumhuriyete Kadar Diyarbakır” ve “Cumhuriyetten Günümüze Kadar Diyarbakır” gibi bir seri kültür şöleni yaptı. Bunlara katılanlar, Azerbaycan, İran ve Türkiye’den anadili Türkçe olan ve bildiri konularını bu dilli toplumun geçmişinden seçmiş kimselerdi. Bunların beherinden kısa süreler sonra Diyarbakır Belediye Başkanlığı afişleri ve davetiyeleri de Kürtçe olan kültür şölenleri yaptı. Bildiri sahiplerinin ana dilleri Kürtçe ve konuları da adeta bu dilli halkın kültürleri ile ilgili idi.

1997–98 erde Erbil KYB’nin yönetiminde idi. Eğitim dilinin Soranice olduğu bu dönem IKDP ile ihtilaflı oldukları dönemdi. Tetkik ekibimiz her iki yönetimin de polit büro teorisyenleri ile görüşmeler yapıyorduk, onlardan, bizi yönlendiren oradaki kolejlerimiz adına Türk Erkek Lisesi’nin yanında bir de Türk Kız Lisesi’nin kurulmasını istiyorduk. Bize özetle şu cevabı veriyorlardı; “Türkiye’de Türk-Kürt kardeşliğinden hatta köken birliğinden bahsediyorsunuz. Biz Çeçenlerden, Boşnaklardan daha mı uzak akrabalarınız TÜDEV toplantılarına Kızılderilileri dahi çağırıyorsunuz biz istememize rağmen, bu etkinliğinize davet alamıyoruz Hacettepe Üniversiteniz 2 fizik profesörü görevlendirme sözü vermişti hala bir ses çıkmadı. Akrabalar arasında ayrılık gayrilik yapılmasın biz, size Erbil’de Türk üniversitesi kurdururuz” diyorlardı.

Günümüz Türkiye’sinde Kürtçe lisans programları açılmıştır. Anadili Kürtçe olan bölge ülkelerinden gençler de buralarda eğitim alabilmektedirler. İfade edildiğine göre Türkiye’deki Kürdoloji Enstitülerinde anadili Kürtçe olan bölge halklarından uzmanlar dersler vermektedirler. Bu açıklamamızın, bu irdeleme yazısında yer almasının, bir tehdit duyurusu yapma isteği ile ilgili yoktur. Anlatmak istediğimiz husus, özetle Türkiye’deki kimlik merkezli yapılanma ve arayışlar kapsamında, birlikte yaşanılan halkları yoktur. Onlar, dışlandıkları nispette, birlikte yaşanılan halkların Türklük dışında yapılanmaları doğal sonuç olacaktır. Başka bir ifade ile Türk Devlet ve Toplulukları Anadolu etnisitesindeki etnik-romantik gelişmeleri yok sayması halinde, çok geçmeden “Kürt Devletleri ve Toplulukları Kurultayları” başlayabilecektir. Nitekim kültürel alanda böylesi organik bağlantılı resmi bir organizasyona henüz şahit olunmamış olmakla beraber, siyasi anlamda benzeri örnekler gösterilebilmiştir.  Böylesi bir gelişme, birlikte yaşayan halkların hayrına olur mu? Bizce, kesinlikle olmaz, zira, emperyalizmin hedefleri arasında, halkları etnik milliyetçilik köprüsünden geçirerek ihtilafa düşürmek suretiyle çıkarlarına faaliyet alanı açmak vardır.”

Konuşmamızda yer verdiğimiz ikinci husus, “Halk bilimi çalışmalarının gelecekteki kurultay yapılanmalarında ayrı bölümler olarak yapılandırılması gerekir. Zira halkbilimin sağlayıcı özellikleri arasında; Halkların tanış olmalarının sağlanılması, başkalaşmanın önlenilmesi, ortak dilin geliştirilmesi, kendini tanıma imkânının verilmesi gibi fevkalade önemli özellikler vardır.” Şeklinde idi.

Kurultayda aldığımız notlarla ilgili hususlara gelince;

Kurultay duyurusu yapılan davetliler için hazırlanmış bir faaliyet dosyası yapılabilir ve bu dosyada TÜDEV’in hangi ihtiyacın karşılanması amacı ile kurulduğu, hangi mesafelerin alınabildiği, alınamayan mesafelerin alınamayış nedenleri, yeni yönetim döneminde hangi imkanların hangi hedeflere yöneltilmesi düşünüldüğü, 1-2 sahife ile anlatılabilir ve dosya katılımcılara verilen “Bilgi Formu” nun daha isabetli doldurulmasını sağlayabilirdi. Bu dosyada TÜDEV’in kuruluş dönemindeki dünya ve Türkiye’deki siyasi yapılanma ve günümüzdeki yapılanmanın ne olduğuna değinilebilirdi. Bu ihtiyaç eski başkan Abdulhaluk Çay’ın irticalen hatırladıklarını anlatması ve yeni başkan Yıldırım Tuğrul Türkeş’in vesile oldukça yaptıkları ara açıklamalarıyla karşılanmaya çalışıldı. Katılımcıların istişare için dahi olsa bir ön hazırlıkları yoktu. Kısa konuşmalar yapıldıkça salon boşalmaya başlandı. Kurultay Divanı, konuşmaları kayıtla tespit edebilirken, onlardan da yapılmış bir ön hazırlık dinleyemedik. Konuşmalarda esas alınan hususlar, nezaket çerçevesinde bir iki anı tekrarlama şeklinde idiler. Mesela biz şahsen Bakü’de yapılan son Kurultay’ın bir özeleştirisini dinlemek isterdik. Türkiye’den katılanlar resimli özgeçmişleri ile birlikte bildiri metinlerini dosya oluşturma şart ile kabul görmüştük. Saatinde başlamayan ve 5–10 dakika ile sınırlanmış konuşmalar, bir sıra dâhilinde olacak iken, program dışı konuşma yapan ilk iki kişiden birisi 45 diğeri 40 dakika metin koyup hemen salondan ayrılmışlar daha sonra oturumlara tiyatroya gidileceğinden bahisle ara verilmiş oraya da gidilememişti. Bildiri sahiplerine bildirilerin kitaba gireceği bildirilmiş, yapılan hazırlıklar Kurultay kitabına girememişken, konkreye katılmış kimselerin sonradan yaptıkları hazırlıklarla dolan kurultay kitaplarından dahi bildiri ile katılanlar edinememiştir. Böylesi önemli bir aksaklık yeni kurultayların selameti adına yok sayılamamalı idi.

Bütün bunlara rağmen her iki Türk devletinin başçıları kurultayın hedefleri itibariyle fevkalade öneme haiz konuşmalar yapmışlardır.

Y.Tuğrul Türkeş’in konuşmasında Vakfın yeni bir binasına, araştırma merkezine, elektronik makine parkına sahip kütüphanesine dair müjdeler vardı.

Diğer konuşmalarda kurultayların devlet aygıtı tarafından ilgi gördüğü nispette ve hallerde kurultayların devamlılık ve yararlılığından söz edilebileceği belirtildi. Bize göre Cumhurbaşkanı, başbakan, Meclis Başkanı, Muhalefet Parti Başkanının sahne alıp kendilerine verilen rolü örste demir dövmek dâhil üstlendikleri bir kurultayın devamlılığında aksamalar oldu ise, kurultaya koşulanların da özeleştiri yapmaları gerekir. Nitekim kurultay konuşmalarında özeleştirisizlik ve örgütsüzlüğün verim alınamayışının özünde engel oluşturduğu da vurgulandı. Türk milliyetçiliği adeta öz eleştirisiz bir yapılanma durumundadır.

Birisi hariç tümüne katıldığımız kurultayların Türk dünyasında büyük ufuklar açtığı bir gerçektir. Neticelendirilemeyen projelerde aksaklığı siyasilerde aramak sadece mazeret yaratmaktır. Ortak Türk Tarihi hazırlanması projesi için her türlü iradeyi sergileyebilen devlet aygıtına rağmen aylarca süren müteaddit toplantılardan sonra ilgili dosyaların kaybolmasının kusurunu Türklük biliminin mensupları aralarında aramalıdırlar.

Yapılan konuşmalardan ‘TÜDEV’in Türk dünyası düşünce merkezleri koordine merkezi kimliği kazandırılması’ fikri bizim de katıldığımız bir görüştür. Kuruluş moral merkezi rolünü artık geride bırakmalıdır. Bu görevi günümüzde üstlenen devlete ait olan ve olmayan çeşitli kuruluşlar farklı vasatlarda yürütmektedirler.

Önemle katıldığımız diğer bir konuda “Türk milliyetçiliğinin Türkiye başlığı altında inşa edilmeli” hususu ile “teorik bakış açısının olmayışı” hususudur. Bize bu konu başlıklarından birincisinin düşündürdüğü, üzerinde yaşadığımız Türkiye’nin var olma damarlarının kesilmesine ilgisiz kalarak dünya Türklüğü ile ilgilenmeye kalkmak, evvela Türklüğü obje olarak anlamlandıramamakmaktır. Saniyen madden imkânsızdır ve hemen ilave etmeli, çelişkili ve akademik akıla aykırıdır. Türkiye’deki etnik-milliyetçi yapılmayanın oluşturduğu tehdidi yok saymak bunun için bize göre körlüktür.

Bu noktada, meselenin merkezinde kimlik otururken, karşımıza tekrar hangi kimlik çıkmaktadır. Stratejisiz kuruluş olamayacağı gibi, kuruluş veya faaliyet hedefinde doğrudan veya dolaylı ‘kimlik’ olmayan kuruluş da olamaz. Kimliği belirleyen kültürdür. Söz konusu Türk dünyası olunca; “Türklük” ve “Kültür” stratejik obje olarak öncelik almış olacaktır.

Konuşmacılardan A.Sezgin iki tespit aktardılar. Sultan Reşat bir grup aydını çağırır hepsinden ayrı ayrı Türkün tanımı ister. Bir cevap alamayınca “Türk olmayanlar imparatorluktan ayrıldılar kalan bizler Türkleriz ve bizlerde kendi tanımımızı yapamıyoruz” der. İkinci açıklamasında ise Kerimov ile ilgili bir anlatıyı nakletti. Özbekistan’a ana vatan ve Özbeklere kardeş diyen bir Türkiye Türküne, sizler Kazaklara da kardeş Kırgızlara da kardeş ve Kazakistan ile Kırgızistan’a da ana vatan” diyorsunuz. Siz Kazak, Kırgız, Özbeklerden kimin kardeşisiniz ve sizin ana yurdunuz bu ülkelerden hangisidir. Der. Türkiye Türkçüsünün Türklük anlayışını neden dış Türkler gerçekçi ve geçerli bulmuyorlar üzerinde durulmalıdır. Bir konuşmacının belirttikleri gibi “Biz Türk dünyasını tanımıyoruz ve bunun farkında da değiliz Türkiye dışındaki Türkler bunun farkındalar. Bizimle görüşürken, gerçeği değil onlardan duymak istediklerimizi söylüyorlar.”

Bizim, halkbilimin ayrı bölümlerde ele alınması fikrimiz, bazı konuşmalarda Türk dünyasının değişik kesimlerinin farklı projelerde ele alınması şeklinde dile getirildi ki Inter aktif bir çalışma sistemi de geliştirilip uygulamaya konulabilir. “Türk milli düşüncesinin sözcülüğünü yaparken farklı coğrafya ve farklı dönemlerdeki gelişmelerin bilinmesi” gerçeği de böylece ele alınabilmiş olunur.

Bizim Anadolu Türklüğü içerisinde farklı görünümlerle boy vermeğe başladığından bahisle çözüm aranması gerektiğine değindiğimiz etnik milliyetçilik konusuna “Gençliye yeni bir ülkü vermek” şeklinde dile getirilen tespitin kapsamında düşünülebilir. Bu düşünceyi küreselleşme gerçeğinden bağımsız ele almak mümkün değildir. Diğer taraftan Türkiye dışında yeni akrabalar edinilirken, Türkiye’deki akrabalarla düşman kılınmamıza seyirci de kalınarak yalnızlaşılmamalı. Başka bir ifade ile konuşmalarda da belirtildiği gibi, belki de “Türk milliyetçiliğinin yeniden tanımlanması” dönemindeyiz. “İdeal insan tipi” Türk milliyetçisi ilişkisi kurulabilmelidir.

SONUÇ:

Yeni döneminde TÜDEV bize göre Türklüğün yeni tanımı ile işe başlamalıdır. Türklük tanımını kültür, halk kültüründen hareketle belirlemelidir. Çalışmaları hangi bölümde olursa olsun Stratejik içerikli olmalıdır. İç politika söz konu olunca partiler üstü kimliğinin olduğu gerçeğini ihmal etmemelidir. Daha ziyade düşünce kuruluşları koordine merkezi kimliği taşıyabilmelidir.