Irak’taki Gelişmeler-Beyin Fırtınası/21.Yüzyıl Araştırma Enstitüsü/7 Mart 2007 Ankara

Irak’taki gelişmeler; Emperyalizmin bölgedeki tezahür şekli karşısında Türkiyenin tavrı meselesi midir, Kürt Meselesi midir, Türkmen meselesi midir, terör meselesi midir, yoksa Türkiye’deki bazı hayati hücrelerin dumura uğrası, daha doğrusu uğratılmış olması meselesi midir, Türkiye’de hayatı merkezlere bazı sızmaların olabileceği meselesi midir? Türkiye ilkin bunun adını koyabilmelidir. Bazen odur bazen ötekidir, veya hepsidir şeklindeki bir açıklama, teşhiste basiretsizliği, giderek politikada iradesizliği doğurur ki, yaşanılmakta veya daha doğrusu yaşatılmakta olan da bize göre budur.

Bütün bu tezlerin ortak noktası kimliktir. Olayın izahı, kimliğin tanımında olduğu gibi, çözümü de kimlik algılayışındadır. Türkiye’de, devletin resmi kadrosundaki beyinler ve destek gördüğü aydınları ile, yarım yüzyıldır, Ulus Devlet projesine karşı olduğunu ileri sürdüğü ve karşısına aldığı teorisyenlerle, stratejistlerle, drijanlarla aşık atamamış veya atamaz hale getirilmiştir. Devlete karşı olduğu ileri sürülen kesimlerin, arayış ve telkinlerine karşı, teorik açılımda bulunamamıştır. Yaptığım açıklamanın konumuzla bağıntısına gelince, ciddi teorisyensizlik çeken Türkiye, doğal olarak strateji de oluşturamamakta, rüzgârın yönüne ve şiddetine göre savrulurken, tutunmaya çalışmaktadır. Bunun bir sonucu olarak, Türkiye’nin gerçeklerini, sadece geçmişteki devlet brifinglerinden edinilmiş bilgilerden hareketle takip edeceğini sananlara gündem oluşturulmaktadır. Meydan, okumadan alim olan bir tür çağdaş ümmilere kalmaktadır.

Mesele, merkezi veya bölgesel idarede değil, merkezden veya bölgeden ülkeyi, gerçekleri ile tanıyarak idare edebilme yeteneğindedir. Merkezden hareketle, başarılı olunmadığı itiraf edilirken, başarısızlığın nedenini bilememek, yeni başarısızlıkların devam etmesini anlayamamayı doğurur ki, ülkemizde yaşanılan durum budur. Binlerce memleket evladının kanının bedeli, gerçeği öğrenebilmek için, on-yirmi yıl daha gecmesinin gerektiği mi olmalı. Türkiye’deki bazı beyinler, görüş farklılığının, Türkiyenin yönetimine de yansıması istenilen, tek milliyetlilik ile, çok milliyetlilik arasında olduğunu anlayamayacak kadar, ömürlerini boşa geçirmiş olmalılar. Hareketin; “doğuya fabrika yok mu?” diye başlayıp, “doğunun ihmal ediliş sebebinin, farklı milliyetten kaynaklandığına ve oradan da, hakkımı, mevzuatla tescil edip vermesen, almasını bilirim” noktasına geldiğini anlayabilmek için, önemli yerlerde, önemli pozisyonlarda bulunmayı gerektirmediği açıktır.

Hiç bir idare, iktidara geliş şekli ne olursa olsun, milletin sağladığı bütün imkânları kullanmasına rağmen, Yurdun bölünmez bütünlüğü konusunda, başarısızlığını anlatırken, “gerçeği yıllar sonra öğrenebildim” diyemez. Zira iktidara talip olmak, gelmek, “sorunları ve çözüm yollarını biliyorum” demektir. Türkiye’de, kimse zorla da iktidara getirilmemektedir. Hem, “kardeşçe yaşarsak sorun kalmaz” diyeceksiniz, hem de, “Cumhurbaşkanı olmak dahil, ülkenin bütün imkanlarını paylaşıyoruz” diyebileceksiniz. Bu noktada, sizin kardeşçe yaşamadan anladığınız ile muhatabınızın anladığının farklı olduğu anlamı çıkar ki, sizin, muhatabınızı anlamadığınız, yani, bu ifadenizden, sizin meseleyi kavrayamadığınız anlaşılır. “Kardeşçe yaşarsak sorun kalmaz” demek, bir dönem kardeşçe yaşanmadığının anlatımıdır. Merkezden veya bölgeden yönetilmedeki kardeşlik bazı nedir? Muhatabınız, geciken ödeneklerin veya atamaların gecikme süresinden yakınmıyor, Muhatabınız; yaşadığım topraklar, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ile senin değil benimdir. Benim irademle, benim bölgemde, benim adıma kullanılacaklar, sen, bana ait olan alanda, senin ve benim adıma irade kullanıyorsun. Merkezi yapılanmada, ben, yönetimde bulunsam dahi, inisiyatif senin elinde oluyor, ben, senin tabiin olarak var oluyorum, bu benim istediğim değil” diyor. Bunu söylerken, kültürel, giderek milli kimlik farklılığına dayalı yapılanma hedefini, bir stratejiye oturtuyor. Bu strateji, birlikte yaşayan halklardan bir kısmının, tam bağımsızlık sürecinin bir safhasıdır. Bunu anlayamamak, bize göre, safha safha ülkenin parçalanmasına seyirci kalmak demektir.

Türkiyenin Kürt meselesi, terör meselesi, Türkmen meselesi bir bütünün parçaları olup, emperyalist batının, mazisi asgari 100 yıllık geçmişe dayanan, bir dönem için rafa kaldırılmış olduğu sanılan projesinin parçalarıdır. Türkiye’de yönetici durumunda bulunan siyasi veya üst düzey bürokrat aydın, bu noktada hafıza kaybı yaşamış veya olayların yakın dönemde yaşanan kısmının, geçmişi ile bağlantısını kurabilme basiretini bir şekilde gösterememiştir. Başka bir ifade ile Türkiye, paradigması olan güçlerle paradigmasız savaşır duruma sokulmuştur.

Türkiye, SSCB ve onun temsil ettiği siyasi-ekonomik yapılanma karşıtı olan, Batı Blok’unun içinde yer almanın rehavetine girmiş veya sokulmuştur.           Türkiye, ABD-İsrail ittifakının yanında yer almak ile, Orta doğudaki gelişmelerin hep dışında kalacağını düşünmüş, siyasi geleceğini bu ikiliye bağlamıştır. Ta ki, bu ikili ittifak için egemenlik ve doyumsuzluk sınırları yeniden belirlenince, Türkiye tehdidin kendi kapısına dayandığını ve kimliğini oluşturan kültür genlerinin, bölge halkları olan, komşularınınkinden farklı olmadığını anlamıştır. Bu kimlik,  bütün kültürel öğeleri ile süper güç egemenliğinin karşısında, tesirsiz hale getirilmesi gereken bir engeldi. Fars engeli Arap engeli gibi, Türklükte bir engeldi. Bunun içindir ki, kültür coğrafyamız; Arap-Kürt ve Şii-Sünni ayrışmasına tabi tutuldu. Bunun içindir ki, Türkiye’de ve Türkiye için bunun hazırlıkları yapılıyor. Bunun içindir ki, Küresel ittifakın karşısındaki Fars engelinin aşılması için, aynı kültür strateji uygulanmaktadır. Bu, işin genel karakterli bir boyutudur.

Diğer boyut ise,  özelde kimliktir. Türk aydını, Türk kültür coğrafyasının batıdaki, yani yakın çevresi ile Orta doğudaki diğer ülkelerin aydınları gibi, kimlik çarpıtması yaşamıştır. Türk kültürlü halklar, bazen ana dili, bazen inanç ve benzeri farklılıklardan hareketle kültür bölünmesi yaşamışlar veya yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Bizi öncelikle ilgilendiren kısmı ile, Anadolu’daki gelişmelerdir ki, bu gelişmeler  kimlik faklılaşması arayışına yansıyacaktı, nitekim öyle de oldu.

Bu dönemde, çok kere bilinçsizlikten kaynaklanan ve Türk kültürlü halkların kültür geleneğinde olmayan, Türk kültür milliyetçiliğinin yanlış yorumlanması olgusu; derinleştirildi, pekiştirildi, bir şekilde adeta, etnik bölücülüğün üzerine oturtulduğu teorik kaidenin, yani, kültürel kimliğin verileri itibariyle, ayniliğine değil, ayrılığına hizmet edildi.

Bir ara, anlamsız bir şekilde, birlikte yaşayan halklardan ana dili Türkçe olmayanların, anadillerine yasaklama konulurken, onların; kültürsüzlüğü, kültürlerinin olmadığı savunulup, Türk kültür coğrafyasının, Türk kültürlü ve fakat farklı anadilli diğer halkları, yok sayılma gafletine düşüldü.

Türk kültür tefekkürü, ciddi bir kıskaç altına alındı. Bir tarafta ayrışmaya planlı bir şekilde hız verilirken, bu amaçla dünyanın muhtelif yerlerinde enstitüler kurulup akademik çalışmalar yapılırken, diğer tarafta, hedefi belirlenilememiş, sık sık yön değişen, başlatılmamış çalışmaları devamlı akamete uğratılan tutumlar sürerken; demokratik, gerçekçi, iç ve dış dinamikleri yok saymayan, bütünleşmeyi sağlayacak, akademik kuruluş ihtiyacı hala devam etmektedir. Türkiye’de bu alanda faaliyet göstermek isteyen, zaman zaman gayret göstermeğe çalışan, idealist kadrolar planlı bir şekilde adeta imha edildiler. Bu hal Türkiye’yi; adeta söyleyecek bir sözü olamayan, yapılacak saygın açıklaması bulunmayan,  uygulamalarındaki açıklamalarını, sadece inzibati güçlerle, güvenlik meselesi olarak yapabilen bir ülke durumuna düşürdü. Bu ikinci boyuttur.

Türkiye’de adeta, mesul durumda bulunanlar, mesuliyetlerini bürokratik görevlerinde veya siyasi iktidarda oldukları dönemle sınırlamaktadır. Muhalefetteki her siyasi parti veya emekli olmuş üst seviyeli bürokrat, dönemine veya kendisine eleştiri getirmeksizin, “horoz öldü gözü çöplükte kaldı” misali, geçmişteki pozisyondan kaynaklanan prestijini kullanarak, hafızası planlı bir şekilde törpülenmiş millete, veryansın etmektedir.

Avrupa’da öyle bir ülke yoktur ki, o ülkenin dili ile ve Kırmanca bir arada kullanılarak “Kürdistan İnfo”  isimli sürekli yayın organı onlarca yıl çıkmamış olsun. Buna karşılık Avrupa’nın hiçbir ülkesi yoktur ki, o ülkede Kürtçü tezlere, o ülkenin dili ile ulus devletin üniter yapısını anlatan bir açıklama getirilmiş olsun.

Avrupa’da öyle bir ülke yoktur ki, o ülkedeki her seviyedeki resmi Türk temsilcilikleri, defalarca saldırıya uğramış, işgal edilmiş veya edilmeğe kalkılmış olmasınlar.

Hal bu olunca, Avrupalıdan, onun siyasi şartlanmışlığının değişmeyeceği gerçeği bir yana, ekilmeyen tohumun hasadı beklenmemeli idi. Türkiye her türlü fikri, siyasi ve kültürel faaliyetin karşısına, kanunlar veya güvenlik güçleri ile çıkmaya çalışırken, Türkiye,  Avrupa Birliği’nin kapılarına dayandıktan sonra, “bu benim iç meselemdir.” , “Bu milli meselemdir.” Söylemi de geçerliliğini yitirmiştir. Türk aydını, her seviyeden ve herkesimden öz eleştiriden geçmedikten sonra, yeni sağlıklı stratejiler geliştiremeyecek ve birlikte yaşama arzusu inisiyatif kazanamayacaktır.  Bu üçüncü husustur.

Türk sorumlusu, olayları okuyamıyor okuyabilenleri de okumuyor. Okuyamadığının acı sonucunu da halkı ile paylaşmıyor. Dezenforme edilmiş bilgi ile, beslenmek zorunda bırakılıyor. Mefkuresiz, misyon olamayacağı gibi, istihbarat talep eden makamın, talebi karşılayacak olan kurumdan, duruma daha hakim olması gerekir. Maksadına matuf istihbarat, maksadı doğrultusunda kullanılamıyor ise, çarkın dişlileri yeniden ayarlanmalıdır.

Türkiye adeta, halkının bilmediği bir kadere doğru, milli olmayan birileri ile birlikte, kaçınılmaz bir sonuçmuşçasına sürükleniyor. Türkiye’de, Ankara sürecinde Irak Kürtleri, Türkmenleri ve ilgili batılılarla ile birlikte toplantılar başlamışken, Londra ve Washington süreçlerinde, Türkmenlerle birlikte Türkiye’de süreçten dışlanmıştır. ABD bu tutumu ile Kürt-Türkmen ayrışmasını hedeflemiş, 36 Paralel uygulaması ile, ABD, Kürt yapılanmayı koruması altına alarak oluştururken, ülkenin Türkmen’ini iki bölgeye ayırtıyor, bir kısmını Saddam’ın ve bir kısmını da Kürt yapılanmanın kaderine terk etmiş oluyordu. Türkiye Saddam’dan kaçan 500–550 bin bölge halkına 1–1,5 yıl kucağını acarken, Barzani – Talabani ihtilafını giderirken, bölgeden anadili veya inanç farkı gözetmeyerek hiçbir yardımını esirgemez iken, milli irade sergilediğini belirtiyordu. Bunu yaparken, bölge halklarının kardeşliği gerçeğinden yola çıktığını açıklıyordu. Bu desteğin temelinde, “anti demokratik yapılanmaların, terörün karşısında olunduğu” görüşünün bulunduğunu açıklanıyordu. Günümüzde kuzey Irak yapılanması, ABD destekli PKK yı da kapsamına almaktadır. ABD ve Kuzey Irak yapılanması, sadece Irak Kürtlerinden değil, adeta planlı Pan-Kürkdist bir yapılanmadan bahsederken, Türk yöneticisi, KDP’ nin, Irak’da olduğu gibi, Türkiye de, Suriye’de ve İran’da da yapılanmalarının olduğunu bilmiyor mu idi? Veya KYB ve KDP ile PKK’ nin aynı hedef için, farklı yöntemlerle yürüdüklerini, amacın farklı olmadığını bilmiyor olamazdı. APO’ ya “terörist başı deyip”, PKK nin yeni eylemleri için “Operasyon başlatılmış, kanları yerde kalmayacak” demek kadar, çelişkili ifadelerle halkın karşısına çıkmayı anlamak zordur. Böylece denilebilir ki, Türkiye’de yönetimler, çıkardıkları ve uyguladıkları mevzuatlarla, ya çok yakın geleceği görememişler veya kullanılan iradenin milli olduğunu, tartışılır hale getirilmiştir. Bu dördüncü husustur.

Bir başka noktayı nazardan, tekrar kültürel kimlikten hareketle konuyu ele alınca, görünen manzara şudur. Türkiyenin bir kısım siyasi,  bir kısım akademisyen ve bir kısım bürokrat aydını, çelişkili, tabanı olmayan, gerçeğe uymayan, devamlılığı bulunmayan kimlik algılayışı ile Türkiye’yi çıkmaza sokmuş veya Türkiye’nin çıkmaza girmesinde katkıda bulunmuşlardır. Bu gün gelinen noktada, bu tespitin, konunun uluslar arası ortamda zemin bulmasında, bu husus çok önemlidir.

Bir kısım Türk aydınına göre, “anadili kırmanca olan halk da Türk soyludur”. Bir kısım Türk aydınına göre ise, “Kırmançlar Türk soylu olmasalar dahi, Türklüğün tarih, kültür vesaire itibariyle asli unsurudurlar.” Diğer bir kısım Türk aydınına göre ise, “Kırmançlar ile Türklerin hiçbir organik bağları olmasa dahi, tarih boyunca üretilen birçok kültürel üründe olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyetini birlikte kurmuşlardır.

Kaderi ve kederi paylaşmışlar ve paylaşacaklardır.” Bu yaklaşım tarzlarının hepsinde kendilerince gerçek payı vardır ve ortak tarafları mevcuttur.

Buradan hareketle, Irak’da Türkmenler gibi Kırmançlar da vardır. Irak Türkmenlerinin Anadolu’nun anadili Türkçe olanları kadar, Irak Kırmançları da, en azından Anadolu’nun anadili Kırmanca olanlarının bir parçasıdırlar. Netice olarak Irak Türkmenliği ve Kırmanç lığı Genel anlamda Türklüğün bu arada, Anadolu Türklüğünün bir parçasıdır. Türkiye Türklüğünün sadece anadili Türkçe olanlardan meydana gelmediği açıktır. Bu noktada, Irak Kürtlüğü, Irak Türkmenliği kadar, mesela 10.000 öğrenci projesinin bir parçası veya Türk Devletleri Toplulukları’nın bir parçasıdır. Bu gerçek, Kürtleri gerçeğine uygun algılamayı gerektirir. Irak’ın veya Kültür coğrafyamızın başka bir yerindeki Kırmançları dışlamak, Türk kültürlü bir kesim halkı dışlamak anlamına gelir ki, bu hal, Türk kültürlü halkların birlikte geliştirmiş oldukları, birlikte yaşama kültür geleneğine aykırı olduğu gibi, bugün itibariyle de, ne bölgenin Türk dilli, ve ne de, Kürt dilli haklarının yararına değil, emperyalizmin çıkarlarına uygundur. Türkiye Irak’daki Türkmen için istediği demokratik kültürel hakları, Türkiye’deki Kürtlere vermek suretiyle, her türlü ırkçı ve emperyalist gelişmeler karşısında inisiyatifi ele alabilirdi. Türkiye ve Irak’da demokratikleşmede ortak akılı geliştirmek,  ortak milli kimliği paylaşmayı sağlayabilirdi. Bu örnek Irak’a da yansıyacağı için, bölgede emperyalizm ve onun uzantısı değil, bölge halklarının demokratik zihniyeti hâkim olmasını sağlayacaktı.

Türkiye, Türkiyenin meselelerini, Türkiyenin çevresinden hareketle çözüme kavuşturmak istiyor ise, çevresi ile birlikte hareket edebileceği veya etkinliklerinde çevresini de harekete geçirebileceği bir kimlik anlayışı ve demokratik anlayış geliştirebilmedir.

Bu noktada “Kürt devleti kurdurmayız”, “Kürt devletinin kurulmasını harp sebebi sayarız”, “Kürt devletinin kurulması Türkiyenin bölünmesine yol açar” gibi ifadeler, bize göre ya bilinçsiz söylenilmiş sözler veya provokasyondurlar. Türkiye, Türk dilli halkların kurdukları devletlerden mutluluk duyarken, Ana dili Türkçe olmayan, Türk kültür coğrafyasının, aynı kültürü siyasi sınır ayniliği ve ayrılığı ile paylaştığımız bir halkından neden esirgemiş olsun.  Türkiyenin, yakın çevresinden uluslaşma mücadelesi veren veya verecek olan diğer halklar, bizi bu derece rahatsız etmezlerken, Kürtlere karşı planlı yaratılmakta olan, bu Kürt husumeti tahriki, nereden gelmekte ve kimin işine yaramaktadır. Türkiye’den, Kürtler karşıtı, yerli yersiz ve sınırsız sorumsuz beyanatlardır ki, birçok kişi farkında olmasalar da,  Türk dilli ve Kürt dilli Türklerin kardeşliğine, Kürtleri inciterek zarar veriyor. Bize göre; birlikte yaşayan bütün halkların kültürel haklarına saygılı davranarak, kültürler arası varsa ayrılık, azaltarak ve varsa aynilik artırarak, yapılacak engelleme girişimlerinde bulunan emperyalist kültür stratejileri ile günümüzde, liderler seviyesinde Kürtlük ve Türkmenlik adına beyanat düellosuna sokulmuş olmak, aynı büyük psikolojik harekâtın parçalarıdırlar ve bu tür söylemler, bölgenin birlikte yaşayan halklarının çıkarına değillerdir. Kürt uluslaşma hareketinin, bölgesel bir gelişme sergileyerek, bölge ulus devletlerinin, üniter bütünlüğünü tehdit etme niteliği taşıyor ise, Kürt uluslaşmasının önünü kesmeden, bölge ulus devletlerine tehdit oluşturmayacağı paradigmalar geliştirebilmeli ve projeler üzerinde durulabilmelidir ki, bize göre bu, hem bölge halkları aralarında ve hem de, ehemmiyetle, bölge dışı antiemperyalist tavırlar ve demokratik katılımcı bir yapılanmadan geçer. Bu beşinci husustur.

Özetlenerek denilebilir ki, Biz, şahsen Kürt devletinin kurulmasına karşıyız. Bu karşı oluşumuz, Kürtler devlet sahibi olmasın veya Kürtlere devlet yakışmaz anlamında değildir. Bizim gerekçemiz, emperyalizmin Kürt devleti stratejisi ile bağlantısındadır. Biz Kürtlerin olduğu kadar, Türkmenlerin de devlet kurmalarına karşıyız. Bu Türkmenlerin veya Kürtmenlerin bütün demokratik haklarını yaşamalarına karşı olduğumuz anlamına gelmemeli. Karşı oluşumuzun sebebi, bölge halklarının, demografik konumlarının, stratejik çıkar vasıtası yapılması sonucu, gelişecek olaylar, sadece Irak’la kalmaz ve sanıldığından çok geniş bir bölgede ve çok sayıda halk kesiminin, onlarca yıl kanının dökülmesine yol açar. Bu gün, Kürt dünyası diye sunulan harita paftaları, inançtan ve yerel dillerden ve benzeri nedenlerden dolayı tekrar takrar bölünür. Orta doğuda petrol kalmayınca, bölge Afrika çöllerine dönüşünce olan bölge halklarına olur ve bölge halkları arasına barış, belki de hiç sağlanılamaz.

Bunun içindir ki biz, ana dili ve inanç farkı gözetmeden, siyasi sınır farklılığına bakmaksızın, bölgenin bütün halklarına, tüm demokratik halklarının verilerek, emperyalizmin önünün kesilmesini, bölgenin kaderini, bölge nimetlerini kardeşçe paylaşacak olan, bölge halklarının tayin etmesinden yanayız.

Böylesi bir gelişme, Emperyalist girişimlerin tükenmelerini sağlar mı? Hayır. Hala fanatikler çıkmayacak mıdır? Çıkacaktır. Bölge ulusları arasında, pozisyonuna ve statüsüne rağmen hainlerin ihanetleri bitecek mi dir? Hayır. Ancak, bölge insanı siyasi sınırlara rağmen, ana dili ve doğma dini ne olursa olsun, bölgenin gerçek sahibi olduklarını sergileme imkânı bulabileceklerdir. Yapılacak yeni girişimlerin geri adım atma ve taviz verme anlamına gelmemesi için, bu konu merkezli kuruluşların oluşturulması gerekecektir. Geçmişteki hataların tekrarlanmaması için,  mesuliyet ve yetki karmaşasını, teori-strateji bağlamında üstlenmiş bir kurum oluşturulmalıdır. Bu kurum karşı görüşlülerle de mesai yapabilirken, faaliyet alanı sadece ulusal sınırlarla belirlenmiş olmamalı, bölge evrenselinde aydın dayanışmasına da açık olabilmeli.

Muhtemeldir ki, Türk güvenlik kuvvetlerinin engeli olmasa idi, dış dinamiklerle birleşmiş iç dinamikler, milletimizi, bütünlüğümüz itibariyle çok daha sıkıntılı bir dönem beklerdi. Ancak; ABD bölgedeki etno-sosyal çözülme konusunda Irak’ın, Suriye’nin İran’ın ulusal bütünlüğünden yana değil, Kürtlük merkezli hareket ederken, hem PKK ve hem de şimdilik federal görünen ayrıcalıklı yapılanmadan yana tercih kullanmaktadır. T.C Federatif yapıyı ve teröristi muhatap etmeyeceğini açıklıyor. Şehitlerin ise envanteri kabarıyor. Bütün bu gelişmeler yanlış konulmuş kimlik konulu teşhisin doğal tezahürleridirler. Türk- Kürt kültürel kimlik farklılığı, hatalı tercihine sürüklenmiş stratejilerin bir devamı niteliğinde olan diyalogsuzluk yaşanıyor. Emperyalizm teröristle görüşmem,  derken ve dedirtirken, emperyalist çıkarları söz konusu olunca farklı uygumlalar sergileyebiliyor.

Bölge aydını, konuyu emperyalizmin geliştirdiği stratejilerde oyuncu olamadan, kendi stratejisini kurgulayabilmelidir. Merkeze kimliği alan yeni bir araştırma ve mutabakat zemini arayabilmelidir. Türk Aydını kendisini, güncel meseleleri takibe mahkûm, aynı aktarıcılar vasıtası ile aynı dinleyicilere, üç aşağı beş yukarı, aynı şeyleri söylemekten kurtarabilmelidir. Anadili Türkçe ve Kürtçe olan aydınlar, birlikte yaşamaktan yana olanlar takımını kurabilmeli. Türk ve Kürt kültürel kimliklerinin farklılığı hatası kabul edildikten sonra, “Kürtler Türkmenleri tehdit ediyor”,  “Kürtler petrol yataklarının üzerine oturdular”, “Kürtler ABD ile birlikte hareket ediyorlar”, “Kürtlere devlet kurdurmayız” nakaratı ile hastalık tedavi edilmez, bilakis yara derinleştirilmiş olur. PKK, her köye 5–10 şehit göndermekle Türk-Kürt ayrışmasını sağlamak istemiş, Barzani -Talabani ittifakı ise, bu zahiri farklılığı uluslararası alana taşımıştır. Büyük ölçüde dünyaya; “Anadili Türkçe olmadığı için, baskı altında tutulan ve çaresizlik sonucu silaha sarılış bir halk olarak tanıtılan Kürtlük” konusunda bir dönem Türkiye, “biz Kürt olana değil, anadiline bakmaksızın teröriste karşıyız, nitekim Saddam mağduru olan Kürtlere kapılarımız açtık” diyordu. Giderek, geçici çıkarları için açıkça söylemeyi erken bulan batı, PKK nin ulusal mücadele verdiğini mırıldanırken, Kürt devletinin tanınması için süper güçten sinyal beklemektedir. Sosyal siyaset, sosyo psikoloji bilmeyen siyasi kültür yoksunu bazı ünlü isimler, durumu, ABD bizi cezalandırıyor diyerek, kendilerince açıklama yaptığını sanacaktır. Süper Güç, birinci körfez hareketinden evvel, Türkiye’yi Kürtçü ve anti Kürtçü, Irak’da da Türkmen ve Kürt’ün, çeşitli alanlardaki potansiyelini, amacına uygunluk itibariyle, yapacağı hareket bakımından test etmiş, Kürt’ü tercih etmişti. Bu dönemde Türkiye; İsrail – Kürt ilişkilerini ve bu ilişkilerin İsrail’e neler vaat edeceğini hesap edip, tedbirini almadan, İsrail ile işbirliği yaptığını sanıyordu.  Bu konuda Türkiye’de siyasi partilerin karne notları farklı değildir. Türkiye’deki, Anadili farklı olanların, Türk milli politikası konusunda, muhtemel farklı tercihlerinin olabileceği konusunda, Türk siyasi partilerinin birbirlerinden farklı bir görüşleri olmadığı gibi, geçen zaman içerisinde de bir tekâmül gösterememişlerdir.