Yatırların birçoğunda bayrak vardır. İslâmiyet’ten sonra yapılan türbelerde bayrak – sancak hâkimiyet alâmeti olarak, işlenmiş ayetlerle süslenmiştir. İran yöresi Türklerinde, Osmanlı Türklüğünde olduğu gibi bayrakların üzerine tekbir türünden ilâhî mesajlar yazılmaktadır. Kars’ta Celâl Baba‘nın türbesinde, kıble tarafına asılı olan Türk bayrağının üzerinde ok ve yay da takılıdır. Ok ve yayın Türklerde hâkimiyet sembolü olduklarını merhum hocalarım B. Ögel ve A. Taneri incelemişlerdir. Yatırların ağaç, çalı ve parmaklıklarına bağlanan ip ve çaputlar o yatıra sığınmak, onun hâkimiyetini kabul etmek, âdeta onun bayrağı altına, flama ile katılmak anlamınadır. Büyük çoğunluğun inancına göre o da Mutlak olanın hâkimiyetindedir. Bu inancın ilk çıkış yeri Altay bölgesi ve Tengricilik olmalı. Zira bu bölgeden derlediğimiz Gök Tengri inancı uygulamalarında adak ipinin bağlanış özelliklerini tespit etmiş bulunuyoruz.

 

Ululuğu, erişilmezliği ile dikkati çeken ve Orta Asya coğrafyasında, hayat tarzı üzerinde mühim rol oynayan dağlar, Türklerin büyük saygı gösterdiği tabiat unsurlarından biridir.[1] Dağ, yüksekliği itibariyle, Türkler tarafından, yeryüzünde Tanrı’ya en yakın noktalar olarak tasavvur edilmiştir.

 

Kök Türkler, dünyanın dayağı diye tasavvur ettikleri ulu dağlara Kadir Kan adını verirlerdi. Bu dağlar, dünyayı ayakta tutan direkler gibi düşünülürdü.[2] Kimi dağlar ise, boylar tarafından kendilerine hususi bir iye veya ata olarak seçilirdi.

 

Günümüzde, Altay Dağlarında yaşayan Beltir Türkleri, dağ tepelerinde yaptıkları ayinlerde dağ iyesine/ruhuna ve ata ruhlarına kurban kesmektedirler.[3]

 

Anadolu’nun birçok yerinde kutsallığına inanılan “Baba”lı dağlar vardır.[4]Dumlu Baba, Hasan Baba, Ak Baba, Çoban Dede, Parmaksız Sarı Baba, Güzel Baba, Kuzucan Baba, Sarı Baba, Sarıkamış’ta Ağ Baba Ankara’daki Hüseyin Gazi,İstanbul’daki Yuşa, İznik’teki Sancaklar Baba, dağ ve tepeler üzerinde bulunan yatırlar ve ziyaret yerlerine isimlerini vermişlerdir. bu özelliği Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi Doğu Anadolu’nun hemen her yerinde görmek mümkündür. Eski Türklerin ölen büyüklerini yüksek dağ tepelerine gömmelerinin, Altay dağlarında rastlanılan kurganların çoğunun yüksek dağlarda bulunuş sebebinin bu olduğunu biliyoruz.[5]

 

Bir Uygur efsanesine göre, Uygurlar, gökten dağ üzerine inen bir ışıktan soylarının türediğine inanırlar.[6]

 

Türkler arasında göğün direği kabul edilen ve dünyanın merkezinde bulunan Demir Dağ‘ın yedi kat olduğuna inanılır. Ayrıca, Altay Türkleri arasında, Altay dağlarına “kayın babamız” denmesi de, soylarının ana itibariyle bu dağdan türediğine dair bir inancın yaşadığını gösterir. Altay Türkleri, dağ iyeleri / ruhları için dağ tepelerinde düzenledikleri törenlerde, Tanrı’ya daha yakın olduklarını düşünür ve burada O’na tapınmayı üstün tutarlardı.[7]

 

Türklerin dinî inançları ile ilgili tüm araştırmalarda, dağın bir ıduk, yani bir mukaddes yer olduğu hususuna temas edilmiştir.[8] Radloff, Sibirya Türkleri arasında yaptığı seyahat sırasında dağ iyesi ile ilgili bazı tespitlerde bulunmuştur.[9]

 

Türklerin yaşadığı Orta Asya ve Sibirya coğrafyasında, dağlara mübarek, mukaddes, ata, büyük ata, büyük kağan anlamlarına gelen adlar verilmesi de, onlara gösterilen saygının sonucudur. Her boyun ve oymağın kendisine ait bir ıduk dağı vardır. Kurbanlarını burada sunar, burada ayin yaparlardı.[10] Yörede dağların sahiplenilmesi, oraların belli ailelerce korunması da bu inancın bir devamıdır. Sarıkamış yöresinde, dağın sahiplenilmesiyle ilgili bir pratiğe rastladık. Ağbaba Dağını sahiplenen köylüler, senenin muayyen bir günü burayı ziyaret edip topluca aşağı inerlermiş. Otsuz, taş-topraktan ibaret bu dağ, bize, otsuz, ağaçsız, Iduk Ötüken Dağını hatırlattı. Anlatıldığına göre, yöre dışında olanlar da, Ağbaba’yı ziyaret günü gelip köylülerle beraber dağa çıkarlarmış. Buna benzer bir inanç da Sivas’ta yaşanmaktadır. Batı Anadolu’da yaşayan Tahtacılar yedi yılda bir Kazdağı denen mevkie çıkar ve bu dağı ziyaret ederler.[11]

 

Tunceli’de halkın bir kısmı belirli dağlara özel ilgi gösterir, saygılı davranır. Alnını taşlarına koyup huşu içinde eğilir, tozlu taşlarını öperler. Tunceli’nin Kuzey köylüleri de,Düzgün Dağına karşı kurulan taş yığınlarına bir taş koyarlar. Bu uygulama Ovoo, Oboo mitolojik geleneğinin bir tezahürüdür[12]. Nazmiye tarafında insanlar Düzgün’e dua ederler. Keza birisine beddua edilecek ise “Düzgün Baba seni çarpsın” derler.[13] Bir kısım tasavvuf ehli açıklamalarını yaparlarken “Hızır Dağı hürmetine” “Tur Dağıhürmetine” türünden ifadeler de kullanırlar.

 

Elazığ-Harput’un güneybatısındaki Dua Dağında eskiden hacı adayları toplu dua ederlerdi.[14] Ovacık’taki Haydar Baba ve Bel Baba bulundukları tepelere kendi isimlerini vermişlerdir. Böylece dağlara kutsiyet atfedilmesini Türk kültür coğrafyasının her kesiminde görebilmektedir.    

 

Bu kutlanmışlık içinde dağın yeri farklıdır. Orada padişahın fermanının da hükmü kalmaz “ferman padişahın dağlar bizimdi” denir. Dağlar arkadır, ağlar dayanaktır.

 

“Bir yel esti dal budağım döküldü

Belimi verdiğim dağım yıkıldı

Şükrü diye diye belim büküldü

……………………………..” derken Ercişli baba Allahuekber’de şehit olan oğlunun onun dağı olduğunu anlatır[15].

 

            Halk inanmalarında “derin ötmek” kederli ve “bulutlanmış olmak” da elemi anlatır. Yeşil cennetin rengidir. Sarıkamış felaketini anlatırken halk aşığı Güneş

 

            “……………………………….

            Gökler bulutlandı kapandı yollar

            Bülbül derin öter Sarıkamış’ta

 

            ………………………………..

            Toprağa karıştı çavuş onbaşı

            Otlar yeşil biter Sarıkamış’ta”[16] diyecektir.

 

            Bülbüllerin derin öttükleri ortan baykuşların seslerini yükselttikleri ortamdır. Onu da Yağız Ozan’dan dinleyelim;

 

            “……………………………

            Doksan bin hanede baykuşlar öttü

            Ağıtları çaldı Sarıkamış’ta”[17]

 

            Böyle ortamlarda Öksüz Ozan’ın ifada ettiği gibi yer ve su da ahenk içerisindedirler;

 

            “Köprüköy’de karargâhlar kuruldu

            Murat yaslı aktı Aras kurudu”[18]   

           

            Cemadatın zorlusu hayvanatı ağlatır nebatatı soldurur. Âşık Sümmanoğlu bu ilişkiyi dile getirirken;

 

            “…………………………………

            Ne yaman dağ imiş Soğanlı dağı

            Ağlattı bülbülü soldurdu bağı[19]demektedir.

 

            Bu gerçeği Âşık Kevserî,

 

            “………………………

            Ağladı taş inledi yer

            Sarıkamış şehitleri”[20] şeklinde dile getirecektir.

 

            Bu tufanda Âşık Obalı’nın belirttiği gibi, bulutlar ağlar feza yas tutar, göğüslerden kan değil ter sızar, silahsız vuruşarak Sarıkamış vatan olur.

 

            “Bu nasıl yürüyüş bu nasıl eza

            Bulutlar ağladı yas tuttu feza

            Göğüsten kan değil kar sıza sıza

            Silahsız vurulduk Sarıkamış’ta”[21]

 

            İnsan ürünü bir düşmana yenik düşmektir yiğit için hicap unsuru olan, ancak takdir Kadir Olan’dan gelince kişioğluna boyun eğmek düşer. Ozan Nihat bu gerçeği dile getirirken;

 

            “……………………………..

            Beşeri Bir güce yıkılmadım ben

            Felek tabiata yendirdi beni

            Allahuekber’de dondurdu beni”[22] demektedir.

 

            Türk halk tefekküründe dağlar sever, dağlar gazaba gelir, dağlar şahlanır ve dağların hışmına uğranılır. Dağlara kurban verilir. Dağlar haya gelir, dağlar yardım eder.

 

Bir anonim şiirde;

 

“Azizem haya dağlar

            Daş dağlar, kaya dağlar

            Düşman yurdu bastı

            Gelmediz haya dağlar” denilmektedir[23].

 

Kurda kuşa yem olan vatan evladı, Soğanlı’ya “Alahu Ekber” diyerek verilmiş kurbanlardır. Halk inanmalarında sular gibi dağlar da kurban alırlar onlar için de kurbanlar verilir. Onlar böylece vatan olurlar. Bu konuda Mevlüt İhsanî;

 

“………………………..

Nice yaralıyı kurt kuş yemiştir

            Başından geçeni düşün Soğanlı[24] diyecektir.

 

Dağların sırrı vardır, bu sırrı bilmeyen onların karşısında yenik düşer, ağ düşman’ı tanımayan kara gün’e duçar olur. Âşık Yıldırım bu konuda;

 

            “Planın projen var ilk bakışta

            Dağların hışmını sor Enver Paşa

 

            …………………………………

            Dağların sırrını üryan eyledi

            Ne yazık duymadı Mir Enver Paşa