MİTOLOJİK DÖNEMDEN GÜNÜMÜZE TÜRK                                                                                  HALK İNANMALARINDA RUH

VE

SOĞANLI/ALLAHUEKBER MİLLÎ RUHU

 

 

 

Şirin canına qıyıp quracakmış Turan’ı

Meleklerden pay gelir şehitlerin Kur’an’ı” Arif Han Sultanlı[1]

 

 

 

 

 

                                                           Nagihan Çetin[2] – Yaşar Kalafat[3]

 

            GİRİŞ:

 

            Türklerde inancın ilk tespitinin yapılabildiği dönemlerden itibaren üzerinde yaşanılan vatan toprağı bu toprağın altı ve üstü ile bütün varlığı ile kutsaldı. Bu kutsiyete duyulan saygının bir sonucu olarak, ona ait her şey korunuyor ve bu korunma için savaş veriliyordu. Bu kutsal savaşa katılmak inancın bir mükâfatı da olan bir vecibesi idi. İnanç sisteminde bu kutsiyet “Yer-Su” şeklinde yer almaktaydı. Kutsalın savaşına savaşanlar adeta topyekûn katılıyorlardı. Bu inançta mevcudattan her şeyin bir ruhu vardı. Her ruh da hemcinsi ile savaşıyor bu savaşın zaferini ve yenilgisini yaşıyordu.

 

Savaşta bu âlemden göçenlerin âlem değiştiren ruhları ölmüyordu. Kutsal vatanın korunması gerektiğinde bir şekilde gerektiği biçimde bedenlenip savaşta yerlerini alabiliyorlardı. İnanç siteminde bu ruh başka adlandırılmaların yanı sıra daha ziyade Ana Maygılolarak tanımlanmıştı.

 

İslamî dönemde bu inanç halk sofizminde varlığını kısmî değişikliklerle koruyacak daha ziyade “Yeşil Sarıklılar” olarak dinî kahramanlık halk söylencelerinde varlığını sürdürecektir. Soğanlı Harekâtı için bu konuda Hasan Harakanî ismi zikredilebilir. Halk inanmalarına bu tema Mahmut Aktaş’ın mısraları ile

 

“…………………………………

Bize yardım etsin erenler pirler

            Askeri zulme gidecek derler” şeklinde ifadesini bulmuştur.[4]

 

Biz bildirimizde Eski İnanç Sistemindeki bu yapılanmayı örnekledikten sonra Anadolu’nun farklı bölgelerinden birkaç misal verip Soğanlı Harekâtı’nda bu ruhun sözlü edebiyatta nasıl millileştiği üzerinde duracağız.

 

Konuyu mitolojik dönem ile ilişkilendirebilme adına imkân nispetinde eski kaynaklara inmeye çalışarak ele almak istiyoruz. Dağ kültü yer kültünden tamamen bağımsız olmamakla beraber her ikisi şüphesiz aynı şey değillerdi.

 

METİN:

 

Hun Türklerinde Tengri Yağız Yir İyelerine, Kök Tengri (Mavi Gök) iyelerine ve Ata Ruhları’na kurban keserlerken Yer_Sub için de kurban kesiyorlardı[5]

 

Bu inanç ve uygulama Hun döneminden sonra da Türklerde devam etmiştir.[6]

 

Yir-Sub (yer ve sular, yani yeryüzü) de Tengri tarafından kılındığı/yaratıldığı bir ıduk kabul edilir ve kutsanırdı[7]

 

Sistemdeki Tengri, dediğimiz gibi, sadece yeri ve yeryüzünü, yeryüzünde yaşayan canlıları, insanları yaratmakla iktifa etmez. Bu Tanrı, yarattığı yeryüzünde, Iduk Ötüken Yış, ıduk yir-sub sahipsiz kalmasın, Türk budunu yok olmasın diye de kağan seçip gönderme, yardım etme vasıflarına sahip bir Tengri’dir. Biz Türklerde dağların inanç sistemi içerisindeki yerine işaret edebilmek için ıduk âlemde onların yerine işaret etmekle konuya girmek istiyoruz.

 

İye/ige/ısı/tös gibi muhtelif adlarla Tengri etrafında yer alan veya inanç sistemi içinde görülen bu unsurları semavî dinlerdeki meleklere benzetmek abartı olmaz.

 

Türkler, Ögel’e göre, yaratıcı güce, varlığa karşı İslâmiyet öncesinde ve sonrasında pek farklı bir inanca sahip olmamıştır. Semavî dinlerde olduğu gibi, Türkler de kağanlarını, yeryüzünde Tanrı’nın elçisi/resulü/gölgesi şeklinde tasavvur etmekteydiler ve inanmaktaydılar. Tanrı’nın yukarda, gökyüzünde olması inancı, Türkler arasında, başlangıçtan günümüze kadar devam etmiştir.[8] “Vatan sevgisi imandandır.” inancı eski Türklerde de vardır. İslam’ın men ettiği tek olan Allah’ın dinindeki doğal süreklilik değildir. İslam’ın reddettiği tevhit inancına rağmen, tevhide aykırı olan ataların dininde ısrarlı olmaktır.

 

Vatanın kutsallığı anlayış ve inancı hayatın bütün safhalarında yaşam biçiminin bir parçası olmuştur. Özünde Mutlak Olan’ın hükmü vardır. O’nun kutlu kıldığı uğruna şirin can dâhil her şey verilebilir ve mükâfatı da ondan beklenirdi. Muhammedî İslam döneminde bu kutsal mücadele vahdetle özetlenmiştir.

 

Şehitlik mertebesinin mükâfatında şehide kurtuluş müjdesi verilenlerin arasında anne ve baba gibi yakınlar da vardır. Şehitler cennetle müjdelenmiş onlar için cennetten kontenjan ayrılmıştır.

Mən atamın cənnətə,

Gedəcəyi yoluyam.

Anamı unutmadım.

Mən bir Anadoluyam[9]

 

Türk inanç yumağında açtıkça, Tengri merkez olmak üzere, çevreyi O’nun yarattığı yardımcı ve koruyucu iyelerin aldığı görülmektedir.

 

İli ve halkı her türlü kötülükten koruduğuna inanılan bu iye, “Bodun inli” diye anılırdı.[10] Altay Türkleri arasında, günümüzde, bu iye Ana Maygıl adıyla yaşamaktadır ve fonksiyonları Bodun inli ile aynıdır.[11] Koruyuculuğu, Umay iyesininkinden farklı. Bodun inli veya Ana Maygıl, tüm yurdu ve halkı korumak ile görevliydi. Dolayısıyla, onun yaşadığı yer ıduk/mukaddes idi ve daima sahipli, kağanlı bir yer olması icap ediyordu.

 

Belki de hem bu iyenin fonksiyonları, hem de yir-sub iyelerinin birleşimi bir koruyucu Ana iye telâkki edilmiş ve böylece bir ıduk Ana yurt kavramı doğmuştur.

 

İncelediğimiz bölgede biz bu iyeyi yatırlarla ilgili anlatılmalarda ve efsanelerde izleyebiliyoruz. Daha ziyade darda kalan bölge insanına, savaşta ve benzeri felâketlerde sadece bir tür velîler yardımcı olmaktadırlar. Konuyu Sarıkamış ve Soğanlıda yoğunlaştırmadan evvel Türkiye Türk kültür coğrafyasından örneklemeler yaparak ele almak yararlı olabilir.

 

Balıkesir’in Pamukan köyündeki Dede Balıklarının İstiklâl Harbi’ne katılıp bir kısmının yaralı geri döndüğü;[12] Eski Malatya’da Somuncu Baba Camii önündeki Balıklı Gölün kutsal balıklarının Kıbrıs Savaşı günlerinde kaybolup sonradan tekrar görünmeleri; Bergama’daki Gazi Balıkların keza Kıbrıs Savaşı’nda Türk askerine yardım etmiş olmaları;[13] Ağrı’daÜç Şehitlerin Rus işgalinde tekrar Mehmetçikle birlikte savaşa katılmış oldukları[14] gibi inançlar yaşamaktadır.

 

            Kars Kalesi’ndeki türbesinde yatmakta olan bölgenin manevi mimarlarından Celal Baba’nın, Kıbrıs Savaşı’nda Mehmetçiğin yanında yer aldığı şeklinde inanç ve anlatılar vardır[15]. Bize göre halkın manevi dünyasının yapı taşlarından bu tür inançların tespiti, şirke kaçmayacak tarzda araştırıp, gerektiğinde yararlanılmak üzere onların yok sayılmaları yoluna gidilmemelidir. Sarıkamış Destanı ile ilgili sadece halk şiiri derlenilmesi ile yetinilmeyip diğer sözlü kültür verileri kültürün bir parçası olarak sahiplenilebilmelidir.

 

Nitekim Sarıkamış’tan derlenilmiş vatan müdafaasında ölenlere ölü denilemeyeceği gerçek dirilerin onlar olduğunu gösteren bir sözlü kültür verisine göre, Sarıkamış’ta iç güvenlik için sürekli tatbikat halinde olan günümüzdeki birliklerde nöbet tutan erler Sarıkamış savunmasında bulunmuş askerlerin eğitim sözlerini duymaktadırlar[16].

 

            Ricalül gayp-gayp askerleri,  şehitlerin, meleklerin yardımları teması, doğal olarak divan edebiyatına da yansımıştır[17].

 

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu tespitler insanattan kut bulmuş bazı yaratılmışların hayvanatın da donuna girebilecekleri ve gerektiğinde tekrar insan donu ile görevlendirilebildikleri inancının varlığını düşündürmektedir.    

 

            Kor Ömer (Ömer Toper) den yapılmış “Köroğlu’nun Al At, Dor Tay ve Kır At Kolu Hikâyesi”  derlemesine göre; İnanç Sisteminde İnsanattan kahramanlar savaşırlarken tarafların binitleri olan hayvanattan onlara ait atlar da savaşıyorlardı.[18]   

 

            Halk inanmalarında yaratılmışların Vatan, Hakan gibi kutsal değer merkezli birlikte hareket saffı oluşturmaları sadece insanat ile hayvanat arasında değildi. Bu konuyu dile getirirken Âşık Veysel Atatürk’ün ölümü münasebetiyle yazdığı şiirinde; “İnsi cinsi bütün mahlûkat ağladı.”[19] Diyecektir. Vatan için sadece vatanın insan gibi görünebilenleri değil aynı zamanda cinler türünden görünemeyen varlıkları da ağlamaktadır. Bu tespiti bölge halk şairlerinin şiirleriyle de örnekleyebiliyoruz. Bize göre bu nokta inanç sistemindeki vatan temasının devamlılığını gösterir.

 

Türk halk tefekküründe vatan söz konusu olunca bitkinin, hayvanın, insanın bittiği yerde topak, vatan başlar, vatan toprağının başladığı yerde bitki, hayvan ve insan da vardır. Nitekim şair;

 

            “Bir dağ gördüm, başı çenli yas tutub,

            Bir dağ gördüm, qemli-qemli yas tutub,

            Bır dağ gördüm, gözü nemli yas tutub, Danış, Sarıkamış.” Derken bunu anlatmaktadır.[20]

 

Ana Maygıl inancı, kanaatimize göre Velî Kültü-Kam bağlantısı ile karıştırılmamalıdır. Aynı sistemin unsurları oluşları itibariyle şüphesiz ortak taraflar vardır. Ancak kült olarak aynılıklarını söylemek kolay değildir.[21]

 

Kutlu mekân, kutlu kişioğlu bağlantısı ve bu arada kut bulmuş olmanın, kut vericinin hizmetinde olmasında bir devamlılığın olduğu, kutlu insanat, kutlu hayvanat, kutlu nebatat ve kutlu cemadat arasında gerektiğinde dayanışmanın olduğunu yaşayan halk inanmalarından takip edebiliyoruz. Bizim bildiri konumuz insanoğlundan Hasani Harakani veyaCelal Baba gibi kut bulmuşluğuna inanılan kimselerin Sarıkamış Harekâtında Soğanlı Dağında Mehmetçiğin yanında olduğu ile ilgilidir.

 

Gayp âleminde, “kendisine Allah’ın rûhundan üflediği kişilerin bulunduğu âleme ruhlar âlemi denilebilir. Tengri’nin etimolojisi; Tin: Ruh, Kıri: Efendi, Rûhül Küds şeklinde yapılmaktadır[22].

 

İncelediğimiz bölgede yatıra ait her türlü taş, toprak, su, ağaçların “sahipli” olarak bilindiğini gördük. Bunların sahibi kutsal mekândaki zattır. Onun da sahibi ona kut veren Mutlak olandır. Buralardan sadece şifa niyetine icazet kapsamında herhangi bir şey alınabilir.

 

Türkmenistan’da ulu mezarlar “kale” olarak tabir ediliyor, “mübareğin kalesi” olarak bu mekânlar tanımlanıyor. İncelediğimiz bölgede yatırın yakın çevresi, önü, arkası kutsal mekân kabul edilir. Yoldan bu kalelerin yanından geçen kimse, kendisini toparlar, fatiha okur. Kafkasya’da bu tür güzergâhlardan geçen atlı kişi atından iner, atını terkisine alır.

[1] Arif Han Sultanlı, Borçalı Destanı, Baku, 2006 s.44

[2] Halkbilim Araştırmacısı Hacettepe, nagihan-cetin@hotmail.com

[3] Türk Halkbilim Kültür Strateji Araştırma Merkezi, www.yasarkalafat.info

[4]     Mahmut Akdaş, “Seferberlik Türküsü”, Amasya Anadolu Ağızlarından Toplamalar Ahmet Caferoğlu,         İstanbul, 1943 s. 157–158

[5]        İ. Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, Ankara, 1987, s. 90 – 91; DAV. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, Ankara, 1942, s. 80.

[6]        Kaynaklar açısından S. Divitçioğlu, Kök Türkler, İstanbul, 1987; E. Esin, Türk Kosmolojisi, İstanbul, 1979; B. Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul, 1988, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, Ankara 1981, Cilt 2; J.P. Roux, Türklerin Tarihi, Büyük Okyanus’tan Akdeniz’e İkibin Yıl, İstanbul, 1989, s. 110–119; Lev Nukolayeviç Gumilev, “Eski Türk Dini” (Aktaran H. Güngör), Türk Kültürü, Sayı 377, Eylül 1994, s.8 – 19. adlı eserler, bizi burada bir sıralamadan kurtaracak ölçüde zengindir. Dolayısiyle arzu edenler, bu eserlerden istifade edebilir.

[7]        Bu söz, Yunus Emre’ye atfedilir. Ancak, tespit edebildiğimiz şekli biraz farklıdır. Belki anlam bakımından yukarıdaki şekle sokulmuş olabilir. Bk. Faruk K. Timurtaş, Yunus Emre, İstanbul, 1972, s. 33.

[8]        B.Ögel, a.g.e., s. 115.

[9]       Elnur Kelbizade, “Sarıqamış’dan Jaleye Mektub-Sarıkamış Defterinden 05 Ocak 2013 Sarıkamış

[10]       A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 6.

[11]       A. inan, Makaleler ve İncelemeler, s. 274.

[12]       C. Kavcar – M. Yardımcı, Efsanelerimiz, Malatya, 1988, s. 27–29.

[13]       A.B. Alptekin, Fırat Havzası Efsaneleri, s. 32.

[14]       A.g .e., s. 36.