Cenaze yemekleri bu toplumda 3 defa yapılır. Bunlar, ölünün 3.7.20 ve 40. günü yapılanlar. İlkbaharda Şaman Uçuş merasimi esnasında kötü ruhların yaklaştığını haber veren Guguk Kuşunun ilk öttüğü zaman yapılan ve nihayet 1.ve 2. yılın tamamlanmasına 2 gün kala yapılan cenaze yemeğidir. Eskiden ölünün nikâhı ölümden 2 yıl sonra düşerken şimdi 5–6 ay sonra nikâhlılık sona ermektedir.[1]

Batı Türklüğünde ölüm haberi ile ilişkilendirilen kuş genellikle Başkuş’tur. Onun dama bacaya konması ve ötmesi istenilmez konması halinde bir şekilde uzaklaşması istenilir.[2] Batı Türklüğü ölü yemeklerini takvimi kuzey Türklerininki ile büyük ölçüde örtüşmektedir. Artvin yöresindeki Kuş Yengmesi inancı incelendiğinde kuşların ötme mevsimleri ve saatlerini anlamlandırmak daha mümkün olabilecektir. Bu toplumda tabutun kafa kısmı doğuya gelecek tarzda konur. Tabutu taşırken ise tersi yapılır.

Mezarlığa köpek sokulmaz, ıslık çalınmaz öğleden sonra ölen Şaman’ın defini ertesi gün yapılır. 3 günuyunmaz, uyuyanın ölenin ruhunu çiğnediğine inanılır[3].

Mezarlığa hayvan ve bilhassa eti yenilmeyen hayvanın girmesi batı Türklüğünde de istenilmez. Öğleden sonra gerçekleşen ölümlerin defin işlerinin ertesi güne bırakılması batı Türklüğünde de görülür. Yetişkinler için olan bu uygulama çok kere taziyeye uzaktan gelenlerin cenazeye yetişmeleri şeklinde açıklansa da, Gün Dönümü’nden sonra yerin bağlandığı inancı vardır.[4]

Turbagataylar da 7. gün ölen gencin bindiği atın kuyruğu kesilir. Bu ata “Dul kalmış at” denir. Müslüman olan bu halk her Perşembe günü Kur’an okur “Şelpek” denilen yağ ve un ile yapılan bir ikram yaparlar[5].

Yerli yersiz ıslık çalmak Anadolu’da uygun bulunmaz. Şeytanların çağrılmış olacağı inancı vardır. Sofrada ıslık çalan yemeğin bereketini kaçırmış olur. Gece ıslık çalınmaz, çalan ölmüş kimselerini rahatsız etmiş olur. “İyi değildir” denilir. İyi insan ölünce uçup Mevla’sına kavuştu ve kötü insan ölünce de geberip yerin dibine gitsin, denir. Bir kimse ölünce Anadolu, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu Türk bölgelerinde helva kavurmak veya pişi yapmak gibi koku çıkaran nesneler pişirilir[6].

Saç etrafında oluşmuş inançlar Türk kültürlü halklarda bir kült oluşturmuştur. Yasta saçını dağıtmak, saçını yonmak, saçının bir bölümünü kesmek yasın adeta simgelerindendir. İnsan saçının örgüsü ile atın kuyruk veya yelesinin örülmesi arasında olduğu gibi, yaslı atın kuyruğunun kesilmesi ile yaslı hanımın saçının kesilmesi arasında da bir ilişki aranılabilir.[7] Nitekim Dul at ve dul kadın benzetmesi de tesadüfü olmamalı. Nitekim Türk kültürlü halklarda Dul Kadın Kültü vardır[8].

Türk halkları arasında ölümden sonra da hayatın devam edeceği inancının bulunması bize göre Türklerin tek Tanrılı inanca sahip olmalarını gösteren tespitler arasında kabul edilmelidir. Bu tespit İslamiyetken evvel de Türklerin ahret inancına sahip olduğunu gösterir.

Katanov ilginç bir tespit daha yapmakta Türk boylarını inançları ile birlikte anarken sadece Teptarlar için Putperest tanımı yapmaktadır. Bu bize eski Türk inancının putperestlik olmadığı itibariyle bir otoritenin şahitliğini göstermektedir. Kepez’i anladıktan sonra Anadolu’da dağ tepelerinde çok kere uzunlamasına yığılmış taş yığınlarının anlamını kavramak zor olmuyor. Ovoo veya Obooların izahı daha da kolaylaşıyor.[9] Evin ruhu / Ev iyesi inancı eşiğin altında yaşadığı Anadolu’da da vardır.

Araya biraz teorik açıklamalar sokmak gerekir ise, V.G.Bogoraz, Şternberg’in ortaya koyduğu teoriden çok daha önce şunları yazmıştır: Eski Şamanlık hiçbir toplumda bütünüyle günümüze kadar yaşayamamış, fakat onu, tarafımızca bilinen kalıntılar ve izler üzerine teorik olarak yeniden kur(gula)mak mümkündür XIX. yüzyıl sonlarında Beloruslarda emme yoluyla sinirsel hastalıkların büyüsel tedavi yöntemi tespit edilmiştir. “Anne hastalanan çocuğunun üç kere sağ gözünü, üç kere sol gözünü ve kalbinin üstünü emiyor, her seferinde de kenara tükürüyor, çünkü kötülük iki yerde yoğunlaşmaktadır: gözlerde ve kalpte.”[10] Bu inanç muhtemelen daha boy-kabile çağı öncesinde aracısız olarak canlıların yarayı yalamalarına kadar gitmektedir.

Emme yöntemi ile tedavinin geçen yüzyıla kadar Anadolu kırsalında bilhassa göz iltihabı türü hastalıklarda görüldüğü bilinmektedir.

Eski tip Şamanizm kalıntıları üzerinde yeniden kurgulama yapma, bizleri Şamanizm’in ortaya çıkışının tababet ve onun fonksiyonuyla bağlantılı olduğu sonucuna götürmektedir; K.M.Rıçkov 1914 yılında “Şamanın en temel fonksiyonunu hastaları sağaltmak, yani insan bedenine zarar veren kötü ruhlarla savaşmaktır” diye yazmaktadır.[11]V.İ.Yohelsen, Sibirya Şamanlarını yine aynı çizgilerle karakterize etmektedir: Kara Şaman, kötü/zalim/ ruhlarla insanlar arasında elçi-vasıta olarak hizmet görür. Şaman hastalıklara sebebiyet veren kötü ruhlardan kurtarma yöntemiyle hasta insanları tedavi eder.[12]

Batı Türklüğü halk inanmalarında ağrıdan hastalığın ateşinden veya sancıdan bahsedilirken, “Şükür bu ara biraz nefes aldırdı” şeyler söylenir. Bu ifadede rahatsızlığa yol açan amilin adeta canlılığı inancı saklıdır. Bazen ona yalvarılır bazen da hakaret edilir.

Gilat olarak bilinen Amur’un aşağı sahilinde yaşayan halka göre, Şaman her şeyden önce efsuncu, otçu veüfürükçüdür; iyileştirmesi için hastalara davet edilir.[13]

Bu konuda Anadolu’dan örneklemeler yapılacak olur ise, Yel Bağlama Yel rahatsızlığı mevsimlik romatizma karakterli bir rahatsızlık türüdür. Tedavisi için hasta kimse ocağa birkaç metre boyunda kıl iplik getirir. Ocaklı hastanın huzurunda bu ipliğe 3 gün üst üste okur üfler sonra 7 düğüm atar ve “ El benden şifa Allah’tan ve” der hastanın beline bağlar böylece tedavi olmuş olur.[14] El alma inanç ve uygulaması Türk kültür coğrafyasının diğer kesimlerinde olduğu gibi Muğla’da da vardır. [15] El alma ile veraset, şamanın varisini belirleme yöntemlerinden birisidir. Allah ismi zikredilerek, uygulama mevcut inanç ile uyumlu hale getirilmiştir.

İplik ve ipliğe düğüm atmak bir büyü türüdür. Büyüler görünmeyen kötülük yapıcılara karşı da yapılabilmekte ve böylece onların etkilerinin önü alınmış olmaktadır. Düğüm atarken yapılan niyete göre güçler bağlanabilmektedir. Bazı hallerde de düğüm çözülerek yapılmış büyünün etkisinin giderilmesine çalışılmış olunur. Ocaklı kadı veya erkek kimse, el almış olan, elinde hikmet olduğuna inanılan ve el verene de bu gücün Allah tarafından verildiğine inanılan kimsedir. Bazı yörelerimizde bereketi veya şifayı celp etmek için “Bu El Hz. Fatma Anamızın Eli” denildiği de olur. Büyü yapma ve düğüm atma İslam’ın men ettiği hususlardır[16].

Düalizm daha parlak şekilde Şamanlar arasında oluşan kötü ruhlara sahip “Kara Şaman” ve sadece iyi şeytanların hizmet ettikleri “Ak Şamanlar” ayrışmasında görülmektedir. Şamanlıktaki bu ayrışma hiç şüphesiz toplumun feodalleşmesiyle bağlantılıdır: “Ak Şamanlar” feodal üstünlerin yeni dinlerine hizmet etmeye çağrılmışlardı. Sibirya Şamanlarının “kara” ve “ak” Şamanlara ayrışması yok idi. V.M.Yanov Yakutların “Ak (kadın) Şamanları sadece teorik olarak mümkün gördüklerini” bildirmektedir.[17]

Kangal’ın Kavak ilçesinde ayrıca Yel Ocağı vardır. Buradaki tedavi şekleri de diğerlerinden pek farklı değillerdir. Divriği pahla köyündeki Battal Dede Ocağı’na da romatizma türü hastalıklar için gidilir.[18]

Şamanın fal bakması, önceden haber verme fonksiyonunda, tıbbi fonksiyonlardan bazı paralellikler bulmak mümkündür. M.A. Castren, Sibirya’ya yaptığı müteakip seyahatlerinde Şamanlığı araştırmış ve 1842 yılında şunları yazmıştır: Büyücülük sanatı daha ziyade sağaltma sanatı veya önceden haber verme yöntemi hâkimdir[19].Ağır hastalıklarda hastalığın sonucuna dair bilgi edinmek için fal baktırmak batı Türklüğü halk inanmalarında da görülür[20].

Yakutların tasavvurları şöyledir: daha güçlü “abası/kötü şeytan”lardan biri, hastanın kut/tensel ruh’unu kaçırır, küçük/tinsel ruhlar, kişinin tensel ruhunun yokluğundan faydalanarak onun bedenine girerler ve onu yerler.[21] Veya: hastalığın kötü ruhunun hastaya yerleşmesinde, hastanın ruhlarından bir tanesi/tensel ruh ondan ayrılır ve bir kuş suretinde dünyada dolaşır, bu esnada ruh dünyada savrulan herhangi başka bir ruhla bende olur ve aşağı/yeraltı dünyasına meyleder.[22] Ruhun kuş olarak bedenden ayrılmasına dair batı Türklüğünde de inançlar vardır[23].

Tuvinler önceden çok zor sağaltılabilen ve hiç sağaltılamayan hastalıkların, kişinin içinde bulunması mümkün olan kötü ruh grubunun hastalık bölgesine yerleşmesinden kaynaklandığına inanırlar.[24]

Yakutlar “bütün hastalıkların insana yerleşen kötü ruhlardan kaynaklandığına, tedavisinin de istenmeyen misafirlerin kovulması ve çıkarılması ile mümkün olduğuna” inanırlar. Bir yere çarparak parmağın yaralanmasına Yakutlar, parama “yör (üör) – kötü ruh girdi, yerleşti” derler; kızgın kömür ile yarığın tedavisinde yaranın kabuğu koptuğu zaman hasta olan “nasıl kaçtı, gördünüz!” derler.[25]    Bu tespitte bize göre ateşin ruhu kızgın köz halindedir, denilebilir.

Ateş/Od içerikli maniler çok kere köz, duman, kömür, alev, kül ile birlikte işlenir. Köz sevdalılıkta yanmışlığın seviyesini gösterir. Dağlamak halk tababetinde uygulaması tahammül isteyen bir sağaltma yöntemidir.

Kangal yöresinde ocağın dumanı kime doğru giderse o kimsenin zengin olacağı veya güzel olduğu söylenir. Ocak içerikli mahnılarda da görüldüğü gibi duman Türk kültürlü halkların halk inanmalarında bir kült oluşturmuştur[26].

Od düşmek od salmak odlara duçar olmak, odlu güne kalmak halk edebiyatında sevdanın dayanılmazlığını gösterir.

Ocak veya ocaklı belli bir veya birkaç hastalık veya benzeri sorunlara eli, nefesi veya aracı olan kullandığı su, çamur gibi nesne ile şifa getirebilen bu hasletini geçmişlerinden tevarüs yolu ile edinmiş olan şahıs veya ailedir.  Bu güç rüya ile bade içilerek veya bu yetenekleri olan kimseden el ve bazen da nefes alınarak edinilir. Rüyasında Fatma Ana’yı gören kimse 0’ndan el almış ve ocaklı olmuş sayılır.

Buryatlar eskiden “sıtma, humma hastalığının iyesi” nin kendileri tarafından seçilen kişinin içine yerleştiği, orada bulunduğu sürede ona ıstırap verdiği ve hummayı geçirttiğine, daha sonra ondan ayrılıp bir yerlere gittiğine, sıtma yapıcı ruhtan kurtulan hastanın sağlığına kavuştuğu ve bir daha humma geçirmediklerine” inanırlar.[27]

Gilyakların düşüncelerine göre “bütün hastalıklar, insanı kemiren “kinza/kötü ruh” tan kaynaklanmaktadır; “kinza” hastayı ölümüne kadar yiyip bitirmez, o hasta da herhangi başka bir hastalıktan ölen diğer herkesle aynıdır.”[28]

Nanayts[29] Goldsk – seon/ruhlar “insan organizmasının içinde toplanmaktadırlar, onun kanını emerler, içini kemirirler”.[30]

Kazaklar eskiden eğer yeni doğan bebek bayılırsa, bu durumda albastı/kötü ruhun loğusaya girdiğine, yerleştiğine inanırlardı.[31] Albastı kara iyesinin diğer kırktan fazla benzeri gibi hastalık nedeni olduğu inancı yukarıda da belirtildiği gibi batı Türklüğünde de vardır[32].

Smirnov’a göre, Eğer yeni doğan bebek 40 günlük olmadan önce yalnız bırakılırsa, ona, varlıklar yerleşir. İnsan bedenine yerleşmiş olan hastalığa sebep olan varlıklar, onun kanını içer, etlerini yerler.[33]

Hastalık sebebi ruhların bazı hayvanlarla ilişkilendirilmeleri, halk sağaltmacılığında bu hayvanları şifa kaynağı olabilecekleri inancını doğurmuştur. Bu konu halk tababeti çalışmalarında tababetin mitolojik bağlantılarının araştırılması noktasında önem arz edebilir.

Sanlattığına göre sakatlanmalara neden olan varlık hastanın ölümü öncesinde hezen arısı, karafatma, fare, küçük kuş, kedi, karga veya insan suretinde hastanın bedeninden ayrılır.[34]

Mako-Tiki, kertenkele şeytanı, göğüs ağrılarına; Tu-tongata-kino – karın ağrılarına; Tigi-gai – ayak ağrılarına; Rongoman ve Tuparitalu – zayıflık, sıskalık hastalılarına neden olur; Koro-Kio ise doğumları idare eder,[35] derler. Zulu’nun düşüncesine göre “kötü ruh hastanın bedenine girer, hastalık da bundan kaynaklanır.[36]

Hasta insana, bir canlının girmesi düşüncelerinin daha da erken evreleri, bizim için malumdur. Elbette ki bu canlıda bizler, yine tensel ruhun, muhtemelen totem-ruhun varlığını öngörmek zorundayız; o henüz manevi olmaktan daha ziyade maddidir; bu da animizmin başlangıç evrelerini karakterize etmektedir.

Herkesin malumudur ki, çok sayıdaki hastalığın adları hayvanların adlarına göredir. Bu sadece Avrupa dillerinde: yengeç, domuzcuk, anjin veya kara kurbağası (anjin), lüpüs (deri veremi), yılan taşı (çıban), arpacık(itdirseği), hayvanlarda ise; aft, kula (atlarda), görülür., İtelmenlerde: kertenkele – sujuç, kartal – şeleç; Buryatlarda:sıçan hastalığı, yılan gözü /dolama, etyaran; Oyrotlarda: hava kurtçuğu, yılan karası; Özbeklerde: rişta – aşırı kıllı olmak,  Godinus aquaticus.[37] Hastalıkların bu zoolojik adları, hastalıkların doğaları bakımından primitif inanışlara bütünüyle uygun düşmektedir. İtelmenler “bir deniz biti olduğuna, bir delikten (yaradan) deriye girdiğine, bundan dolayı da kişinin bütün hayatı boyunca ağır hastalık duygusu hissettiğine” inanırlar.[38]

Buryatlarda şişmiş ayaktaki kopan, oluşan çıbandan geleneksel kamlık tedavi ayini esnasında bir kurbağanın çıktığı ve o anda kurbağanın suya atladığına ve yapılan ayinden sonra hastanın iyileştiğine inanılır.[39]

Kars yöresinde kara ve su kurbağaları görülünce “tu tu tu zigiliğim sana “ denir. Böylece ziglik olarak bilinen çok kere el ve ayaklarda görülen kurbağaların yol açtığına inanılan urlardan kurtulacağına inanılır. Tutulama halk hekimliğinde bir efsun türüdür.[40]

Yenisey Tungusları insanlara hastalıkları sürüngen hayvanların bulaştırdıklarına inanırlar.[41] Komi-Zıryanlar, eskiden “çürütmek için insan bedenin organlarına yeteri kadar kertenkele geçer” derler.[42] Kars’ta deri değiştir yılanın attığı deriden büyü ve nazarlık yapılır.

Çuvaşlar, nezlenin nedenini kediye bağlarlar: Çuvaşlar önceleri nevazile kedinin kokladığı, yaladığı yiyecek erzaklarının kullanılmasının sebep olduğuna inanırlardı. Nezlenin iyileşmek için hasta kişi “hastalığını kendine al” diyerek ekmeğe üflemeli ve onu kediye vermeli ya da kediye üflemelidir. Onlar aynı şekilde göz hastalıklarının sağaltılmasında sıcak tavuk yumurtasına derler ki: “göz hastalığı çık git” Bu tedaviyi yapan büyücünün hastalandığına, onun kalbinin yanında kertenkeleler oluştuğuna inanılır.[43]  Halk tababetinde tavuk ve yumurtanın geniş uygulama alanı vardır[44].

[1] N. F. Katanov, Türk Kabileleri Arasında (Çev. A.Bağcı), İstanbul, 2004

[2] Yaşar Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Hayvan”,  Av. Süleyman Kazmaz Armağanı, Türk Halk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı, Ankara, 2009, s.261–29