UZAK GEÇMİŞTEN GÜMÜŞANEVÎ’YE VE GÜMEŞENEVÎ’DEN DE GÜNÜMÜZE

BÖLGEDE HALK SUFİZMİ-HALK TABABETİ BAĞLANTISI

                                                                                                                                                                                                                                          Yaşar Kalafat

GİRİŞ:

Bu çalışmada, Türk tefekkür hayatının anlaşılmasında mitolojik verilerin ihmal edildiği gerçeğinden yola çıkılırken, halk biliminin mitolojik döneme yapılacak yolculukta vasat olabileceğinden hareket edilmiştir. Halk kültürü bilindiği üzere binlerce yılın birikimini içeren halk hazineleridir. Bu kültür alanın başlıklarından birisi de Türkeçare olarak da bilinen halk tababeti halk sağaltmacılıdır. Bu alan bütün safhaları ile inanç içerikli uygulamalardan oluşmuştur. Bir anlamda, halk kültürü çocuk oyunlarından, halk mutfağına, halk edebiyatından halk seyirlik oyunlarına manevi değerler ve mistisizm de içerir. Halk el sanatları veya halk takvimi muhakkak ve sadece bir takın yalın uygulamalar olmayıp manevî boyutları ile adeta halk tasavvufunu oluşturmuşlardır. Bunlardan halk sağaltmacılığı, bu konuda farklı bir ağırlığa sahiptir.

Bu birikimin araştırıcıyı halkın kozmogoni, kozmolojisine kadar götürmesi de “Yüksek tasavvuf”tan sanıldığı kadar kopuk değildir. Halk irfanındaki her veriyi tasavvufla bağdaştırmak şüphesiz mantıklı ve mümkün değildir. Ancak şu da bir gerçektir ki halkları millet yapan süreçte mitolojik boyut önemli bir faktördür ve mitoloji-filoloji, mitoloji-arkeoloji, mitoloji-antropoloji bağlantılarının henüz yeterince ele alınmadığı ülkemizde mitoloji-tasavvuf boyutu da yeterince irdelenememiştir. Biz Gümüşhanevî’yi merkeze aldığımız veya miat kabullendiğimiz bu çalışmamızda “ruh” bahsi ağırlıklı halk sağaltmacılığı üzerinde durmaya çalışacağız.[1]

Bilindiği gibi Gümüşhane yakın ve uzak çevresi ile Dedem Korkut Oğuz coğrafyasının asli paftalarındandır. Aynı zamanda bu coğrafya, Acara-Artvin, Ardahan hattından Kıpçak Türk coğrafyasının da aslî parçalarındandır. Bu bölge Oğuz ve Kıpçak Türk katmanlaşma, kucaklaşma bölgelerindendir. Bölgeye bir kısım Türkler İslam Türkler olarak girerlerken bir kısım Türkler de bölgede İslamiyet’e girmişlerdir. Bu hal, Atlı Göçebe Bozkır Medeniyeti’nin inanç kalıplarının da getirilmesine, bölgede yaşatılmasına yol açmıştır. Bu itibarla Yüksek tasavvufta izlerini görebildiğimiz Altay ve Uluğ Türkistan inanç izlerinin kaynakları arasında bu inanç göçünün de olabileceği üzerinde durulabilir kanaatindeyiz. Biz bildirimizde iki ayrı Türk kültür coğrafyası arsındaki bu bağlantıyı, halk sağaltmacılığı-halk tasavvufu açısından ruh ekseninde ele almak istiyoruz. Bozkır Medeniyeti’nin Anadolu kırsalındaki sağaltma-inanç bağlantılı uzantısı “Ocaklı”,Emci ana”, “El verme”, “Ruhun seyri” gibi alt konu başlıklarında ele alınabilmesine, Tasavvuf ehli ve bilginliği kimliği de bilinen Gümüşanevi’nin Sempozyumunda tartışılmasının yararına inanıyoruz.

METİN:

Ocak şifanın verildiği yer olarak bilinirken şifa verdiği kabul edilen kimse de ocak veya ocaklı olarak bilinir. Ocaklıya bu gücü irsi olarak geçebilirken aşağıda da belirtileceği gibi el alma yoluyla de geçebilir. Ocaklı tedavisi esnasında bir takım ilaçlar da kullanabilir. Ocakların yakınında çok kere bir yatır, kutlu su, ağaç ve benzeri bulunabilirken bazen bunlar da bizzat ocak olabilirler. Çok kere her hastalığın farklı bir ocağı vardır. Ocağın ateş içeren kimliğinin ocakla bir şekilde muhakkak ilişkisi vardır. Bu nedenle bildirimizde her iki ocak ile ilgili bilgileri bir arada verdiğimiz de oldu.

Ocaklı-şaman bağlantısı sağaltma alanında ilişkilendirilecek olur ise, Ocaklar çok kere bir yatırın yakın çevresinde olurlar ve o zatla soylarının aynı olduğu söylenir. Ocak kan bağı ile yeni nesillere cinsiyet farkı gözetilmeden intikal eder aileye dışarıdan gelmiş gelinin ocaklı olabilmesi için el alması gerekir. El veren ocaklı el verirken; “İşte el verdin sana,           Niyetimi Allah duya, Benden izin ola sana” der.

Ocaklı olmanın yollarından birisi de Al Karısı yakalayabilmiş olmaktır.[2] Al Karısı Eski Türk inanç Sistemi’ndeki kara iyelerden yani şer güçlerden birisi olarak bilinir Birçok yerde halk arasında Al Karısı basmasına karşı korunmada başvurulan çarelerden birisi de Fatma Ana’nın ismini anmak olunca bu içerik benzerliği anlamlı olmalı. Diğer taraftan Al Karısının aynı zamanda çok çalışkan, eli bereketli, her işi yapabilen bir varlık olduğuna da inanılır. O’nu yakalamak zor ve yakalayanın kullanılabilir duruma getirmesi için yakasına bir iğne takması gerektiği inancı vardır. Bu özelliği ile Al Karısı hizmete sokulabilen şerir bir ruhtur.

Turfan Şehri civarındaki Taksun köyü Tatarlarının evlilik geleneklerinde oğlan tarafı kız evine giderken bir koyun keserler ve koyunun hareket organlarını (butlarını) ve ayrıca 9 ekmek alarak götürürler. Gelin evinineşiğini geçtikten sonra selamlaşır ve ellerini göğüslerinin üzerinde çaprazlaştırarak dururlar. Başköşeye davet edilirlerse onlar da hayırlı bir iş için geldiklerini söylerler. Eşiğin koruyucu bir ruhunun olduğu ve ekmeğin de çeşitli şekilde saçı olarak yaşayan inançlarda yer aldığı farklı örneklerle göstermeğe çalışacağız.

Sürk ve Süt Ocağı Çetinkaya’nın Pazarönü köyündedir. Süt Ocağı’na memeyi tutmayan çocuklar götürülüp orada banyo yapılır. Sütü az olan anneler de ocakta okunmuş çay verir tedavi olacak hanım 7 gün bu suyu banyo suyuna katarak yıkanır. Hastalar ocakta okunmuş çakıl taşlarını ırmağa veya göle atarlar. Ocakta okutulmuş demir paranın bir miktarı ocakta bırakılır. Sirk, kellik hastalığı sabun ve su değişikliği, keder ve yaşlılıktan olur inancı vardır. Böyle hallerde ocaktan alınan suya bir miktar kil katılarak tedavi olunabileceğine inanılır. Tedavide ocaklı bıçak, kül ve tuz kullanılır ilgili duaları okur. Bıçağı yaranın üzerine “nazar kızım nazar tü tü tü”   diyerek basar. Tedaviye gelen hastalar yanlarında bir miktar tuz ve ekmek getirirler. Tedaviden sonra bu tuz ekmeğin arasına konup dişi köpeğe atılır. [3]

Iğdır’da hastanın yanına tuz, kömür ve ekmek koyulur.  [4] Derdibent Ana, insan ve hayvanların tedavisinde tuz, kül ve ekmek kullanmaktadır. Bu şifacı ana, Dili tutuk, uyurken korken, vücudunda siğiller çıkan, çişini tutamayan, çok ağlayan, geç yürüyen unutkan olan, nazar ve büyüden muzdarip olan kimselere yardımcı olabilmekteydi.

Rıfat Araz’ın tespitleri arasında, sarılık hastalığı tedavisinde ocaklılar tarafından hastanın iki kaşının arası bıçakla çizildiği, hastanın başında ekmek dolandırıp bu ekmeğin hayvanlara verildiği bu suretle hastalığın insana geçeceği inancı vardır. Saçı olarak kullanılan ekmek türü nesnelerin ilk çıkış şekillerini Şamanizm’de izleyebiliyoruz.

Göçürme diye bilinen tedavinin farklı bir yöntemini de Sivas-Kangal’da görmekteyiz. Mekir bu yörede ‘kâfir ruhlu kötü bir cin’ olarak bilinir. Bu cin iradesi altına aldığı kimseleri “tıpgı”, “tıpkı”, “tıpgalı” diye bilinen bir hastalığa duçar etmektedir. Kangal’da “ Ocaklı Zaruk Kadın” diye bilenen bir hanım hastalığı hayvanlara geçirerek tedavi yapmaktadır. Tıpkı hastalığı, haizli veya adet halindeki kadın temizlenmeden hamile bir hanımın yanına giderse, hiç çocuğu olmayan kadın bebekli bir kadını ziyaret eder ise bu hastalığa sebep olurlar. Bu hastalar ve çocuğu yaşamayanlar, düşük yapanlar tedavi için Zaruk Kadın Ocağı’na giderler. Ocaklının öğretisinden hareketle, Tıpkı hastalığından şikâyetçi olan kadınlar bir yılanın ağzında kurbağagörürlerse, falancılarda da tıpkısı var kurbağayı bırak” derler. Yılan kurbağayı bırakır ise hastanın şifa bulacağına inanılır[5]. Hastalığın başka bir canlıya yönlendirerek hastanın tedavi edilebildiğini de aşağıda görüleceği gibi Şamanizm’den örnekleyebiliyoruz

Tıpkısı hastalığına tutulan kadına ocaklı okuyup üfledikten sonra ona, “yeni yavrulamış olan köpek enikleri üzerine çocuğu yaşamayan kadının peştamalını silkin, şayet köpeğin enikleri ölür ise kadının çocukları yaşar. Zira köpeğin eniklerinin ölmesi Mekir’in eniklere geçmesi anlamına gelir.” Der. Mekir’in anne sütüyle bebeye geçeceği inancından hareketle, anne bebeğini emzirmeden evvel ocaktan getirilmiş okunmuş bir ekmekparçasını köpeklere ve okunmuş tuzu davarlara yalattırılır[6].

Eski inanç sistemi itibariyle köpek ve davarlara verilen ekmek ve tuz da keza saçıdırlar. Bunlar, okunmakla İslami bir kimlik edinmişlerdir.  Halk inançlarında bilhassa kırk döneminde hayvan ve insan yavrularının kırklarının karışabileceğine ve bu halin hastalıklara yol açabileceği inancı vardır. Bu hali önlemek ve bu halden kurtulmak için çeşitli uygulamaların yapıldığını biliyoruz[7].

Taksun Tatar Türklerinde kız isteme ve söz kesme merasimi büyük ölçüde Anadolu Türklerinde olduğu gibi olmaktadır. Koyunun hareket organlarının kız evine göndermek için seçilmiş olmasının özel bir anlamı olmalı. Biz Azerbaycan’da koyunun soyulmamış kellesi ve ayaklarının adak bezi bağlar gibi ayrı ayrı ağaca bağlı olduğunu tespit etmiştik[8].

Eşiğin üzerinde konuşmamak görüşmemek geleneği günümüz Karaçay Türklerinde de vardır. Ya tamamen dışarıda veya içerde görüşülmelidir. Bu uygulama ev iyesi/evin koruyucu ruhu ile ilgili olmalı. Ev iyesi evin eşiğinin altındadır. Anadolu Türkleri de eşiğe basmayı doğru bulmazlar.

Ellerin göğüste çapraz tutulması vücut dili itibariyle “emre amadeyim” anlamındadır. Anadolu Türkleri göğüste kolların bağlanılmasını iyi saymaz. Bağlanmaya ve bağlamaya delalet eder. Büyü anlamına gelir. Böyle davranan çocukları yetim kalmakla korkutularak uyarılır. [9]

“Kabut Baskan” adeti Anadolu’da da vardır. “Kapı hakkı”, “eşik hakkı”, “köy hakkı” olarak bilinir. Bunun için gelinin yolu evden çıkarken, köyden çıkarken kesilir damat tarafından bir hediye koparılır. Turfan Tatarlarındaki tuzlu su ve ekmek uygulaması tuz ve ekmek etrafında oluşan Türk halk kültürünün tezahürlerindendir. Anadolu’da “tuz-ekmek hakkı” olarak bilinir.

Hami Tatarlarında gelin yeni evinin eşiğinden girmeden evvel genç kız ve erkekler onu aralarına alır ilahiler okuyarak; “Her şeyden önce Allah’ı hatırlayalım yar yar, Peygamberimizin ruhuna hatırlayalım yar yar İlk önce yoktu bu dünyada, Allah onu yarattı yar yar, Onun sevgilerle sevgiden yarattı yar yar O bir miktar toprak aldı yar yar” Onu insan yaptı, şekil verdi ona yar yar.” Gibi İlahiler okunmakla bir nevi güvenli ortan oluşturmak istenilmiş olabilir.

Kızın tarafı oğlan tarafına birer tane örtü hediye eder. Buna “Selam Örtüsü” denir. Kızın sözü kesildiği gün gençler büyükleri selamlamaya giderler. Aileden birisi kaynata ve kaynana adına “Varlığınız daha da artsın. Dumanınız daha güçlü tütsün……” diye dua eder[10].  Dumanın batı Türklüğünde inanç içerikli bir konumu vardır.[11]

Anadolu’daki “defe koyup çalmak” tabiri Hami Tatarlarından geliyor olabilir mi? Kız ve erkeğin üstün gelme uygulaması basma- basılma inancı ile ilgili olmalı. Anadolu Türklerinde çeşitli örnekleri vardır. Kırkı çıkmamış çocuklar ve anneler birbirlerini basabilirler. Düğünlerde çiftler baskın gelebilmek için eşlerin ayağına basmak isterler. Keza çiğ etin de basacağı inancı vardır. Eve dışarıdan et getirilince kırklı bebek odasına sokulmaz veya bebek odanın üst başına götürülür. Etten daha yukarı kaldırılır… Düğünlerde ilahi okumak Osmanlı Türk düğünlerinde de vardı. Şimdilerde mevlitli düğünler yapılmakta hayır dua edilmektedir. Ocağın kutsallığı ailenin devamlılığını temsil ettiği inancı bütün Türk kesimlerinde vardır. Bize göre bu kutsallık ateş iyesinden ateşin de bir pir olduğu inancından gelmektedir. Giderek pirin ocağı ile esasta pek de farklı olmayan ateşin pir oluşu örtüştür.

Ölen kişinin mezarına stok olarak yiyecek ve diğer eşyaları koyma geleneği Türk kabilelerinde olduğu gibi[12] diğer birçok Ural-Altay kabilelerinde de Çeremişler, Mordualarda, Votyaklarda, Permyaklarda, Vagullarda, Meşeryaklarda, Putperest-Tatarlarda, Çuvaşlarda, Lopurlarda, Ostyaklarda, Yakutlarda, Tunguşlarda, Karyaklarda, Gilyaklar da da mevcuttur[13].

Plano Karpini’den naklen “Tatarlar ölümden sonraki hayatta mutlu olacaklarına sığırları olacağına, yiyip içeceklerine ve bu dünyada olan her şeyi orada da yapacaklarına inanmaktadırlar. Onlar, ölen birisini gizli bir yere koyar, önüne et ve süt bulunan bir masa koyarlardı. Ölünün atının eğeri ve koşumunu da kendisi ile gömerlerdi. Mezarlıkta kurban kesilmiş başka bir atı yerlerdi. Ölü ile birlikte altın ve gümüş de gömerlerdi. Arabasını kırar ve evini yakarlardı. Mezarın üzerine bitki ekilirdi. Ölenin aile efradı iki ayrı yerde yakılan ateşde temizlenirdi. İki ateşin arasına bir mızrak takılır ve ona ip gerilir. İnsanlar karşılıklı bu ipin altından geçerler. Bu arada iki kadın bir şeyler söyleyerek su serperlerdi. Yıldırım çarpması sonucu ölen kimsenin eşyaları da ateş de temizlenirdi. Ölülerini çığlık ve hıçkırıkla gömerlerdi. Birisinin ölümünde bulunmuş bir Tatar bir yıl büyük Han’ın eşiğinden geçemezdi.[14]

Yıldırım çarpması sonucu ölen veya kuruyan canlılar etrafında batı Türklüğünde oluşmuş bir takım inançlar vardır. Orta Doğu Anadolu’da Tunceli yöresinde yıldırım çarptığı için yanarak kuruyan bazı ağaçlarpir/ocak muamelesi görürler[15]. Batı Anadolu’nun bazı kesimlerinde ise yıldırım çarptığı için ölen kimseler için lanetlenmiş günahkâr kimseler gözü ile bakıldığı olur. Her iki inançta da ortak nokta gökten gelen kuvvette kutsayıcı veya kahredici bir gücün olduğu hususudur[16].

Mezara veya mezarlığa yiyecek koyulması inancı giderek su ve azık konulması dönüşmüştür. Orta batı Anadolu’da Alevi inançlı Müslüman Türkmen kesimde izlerine halen rastlanılabilmektedir. Günümüzde bunun izahı çobanlar veya açıkmış yolcuların hayır olsun diye yemesi şeklinde izah edilmektedir. Birçok mezarın ayakucu kısmında kuşlar ve böceklerin içmeleri için “suluk” yapılır. Bu uygulamaların ölünün ruhuna hayrı dokunacağına inanılır. Mezarların üzerine bazı bitkiler ekilir hatta kendiliğinden biten otların toplanılmasının doğru olmadığına inanılır[17].

Batı Türklüğünde günümüz uygulamaları itibariyle mezarlıkta kurban kesme işlemine sık rastlanılmamaktadır. Ancak ölünün ruhuna hayrı dokunacağı inancından hareketle farklı kesimlerde, defin anından başlanılarak muayyen dönemlerde bazı ikramları yapıldığı görülebilmektedir.

Günümüz Anadolu Türklüğünde ateşin paklayıcı özelliğine inanılmakla birlikte, ölen kimseye ait eşyaların yakılması şeklinde bir uygulama yoktur. Ölünün giysileri ihlâslı kimseler öncelikli olmak üzere fakir fukaraya verilir. Ölenin çok sevdiği eşyalarında gözünün kalabileceği şeklinde bir inanç vardır. Süfli bir kimseye verilen giysilerden ölünün ruhunun muzdarip olabileceğine inanılır.

İki ateşin arasına gerilmiş ipin altından geçilmesi şeklindeki uygulama bize bir âlemden başka bir âleme geçme inancını hatırlattı. Bu uygulama ile ateşin paklayıcı özelliğinin rahatsız edebileceğine inanılan ölü ruhunun önünü kesmesi amaçlanmış olabilir. Orta Türkistan’ın kırsal kesiminde Nevruz’da hayvanlar iki ateş arasından geçirilirler.

Çığlık ve hıçkırıklı ağlama günümüz batı Türklüğü defin merasimlerinde de görülebilmektedir. Ancak aşırıya gidilmesi, isyan olarak algılanmaya başlanmış olduğu için giderek bu uygulama azalmıştır[18].

Cenazede bulunmuş kimsenin bir süre tekin olamayabileceği inancı batı Türklüğü halk inanmalarında da vardır. Cenazeden gelen kimse doğrudan evine gelmez, biraz dolaşmış olmayı tercih eder. Mezarlıklardan gelen kimsenin de evine girmeden elini yüzünü su ile temas ettirmesi, yıkası istenir. Bu tür kimselerin özellikleKırkı Anne ve Kırklı Bebek’ten uzak durması istenir.

Marko Polo’da naklen,

Ölüye elbiseleri giydirilip yüzü örtülür. Tabuta “Tahta” denir. Yıkama işi Akağaç kabuğunda olur. Tabut araba veya kızakla taşınırken yorulunca oturmak caiz değildir. Eskiden ölen kişinin atının kuyruğu veyelesi kadın beliği gibi örülürdü. Daha sonra kadın güneş yönünün ters istikametinde atın ve ölünün etrafındaüç defa dolaşarak sütü eliyle mezara serper “kuday–kuday” der. Bir erkek ata biner. Başka bir erkek ölünün eğerlermiş atına biner. Bozkır’a giderler. Bozkır’a kadın gidemez ve oraya atla gidilir. Ölünün atının eğeri, ölünün sol tarafına konur. İnanca göre öteki dünyada sol-sağ olacak şekilde ters çevrilecektir[19].

Ölüye ait atın eğelenerek mezara kadar götürülmesi bazı Karakapak Türk bögelerinde de görülür[20]. Sütün iksir içeriğinin olduğuna dair inançlar batı Türklüğü inanç hayatında da yer almaktadır[21]. Süt saçısıbatı Türklüğünde yerini suya bırakmıştır. Mezar etrafında tavaf edercesine dönmenin doğu ve batı Türklerinde çok örneği vardır[22]. Bu tespitler Planekarpini’nin tespitleri ile örtüşmektedirler.

Bazen ölünün göğsünün üzerine madeni para konur. Böylece şansı ve ruhunun iyi olacağına inanılır. Eğer ölünün gözleri kapanmamış ise o obadan bir kişinin daha öleceğine inanılır. İlkin yakını olan erkekler tabutun üzerine 3 defa toprak atarlar sonra diğerleri toprak atarlar. Mezarın üzerine kaya yığılır. Orada eti yenilmiş hayvanın kemikleri yakılmaz[23].

Ayrıca oraya götürülmüş tahta kürekler de orada bırakılır. Ölen kişinin çadırından gelindikten sonra yıkanılır. Daha sonra bu kova ölen kişinin karısına getirilir. Ölenin karısının saçlarını akraba olmayan bir kimse çözer ve tam ortasından keser. 7 gün sonra tekrar saçlar örülür. 3 gün uyumadan şafağın sökmesi beklenilir. Uyuyan hemen uyandırılır. 3 gün sonra cenaze yemeği hazırlanır.[24]

Ölünün 20 gününde tekrar cenaze yemeği yenir. 40. günde de yemek yenir. Ölen kadın ise kocası güneşin dönüş istikametinde 3 defa mezarın etrafında döner. Karısı ölen erkek küçük baldızı ile evlenebilir ancak büyük baldızı ile evlenemez.[25] Batı Türklüğünde sütkardeşin büyüğü ile evlenilmez.

Anadolu’da mezarlığa “tahtalıköy” denir. Bu isim tabutlu köy anlamında kullanılmış olabilir. Tersinanç motifi, batı Türk halkları arasında da çok yaygındır.[26] Cenazenin defin günü Anadolu’da da kadıncemaatin erkeklerle birlikte mezarlığa girmesi men edilmiştir. İran, Azerbaycan, Anadolu ve Balkan Türk halklarında cenazenin göğsüne defin yapılıncaya kadar bıçak veya makas türünden madeni bir şey konulur.[27]  Mezara toprak atılırken 3 kürekle el değiştirme inancı Anadolu Türklerinde de vardır. Ölünün yarı kırkını yapma âdeti Kırım Türkleri ile bir kısım Anadolu Türklerinde de vardır. Gözü açık olan ölenin hasretinin olduğuna inanılır ve gözleri bağlanarak geride kalmaması istenir. Bebeğin de yarı kırkının yapıldığı olur[28].  Yaslı hanımın bilhassa ölenin eşinin saçını kesmesine dair Anadolu’da da örnekler vardır[29].

Yenisey vilayeti Minuşin yöresi Sağaylarında ölü gömüşü ölümden 1–2 gün sonra olurken çocuk definleri aynı gün olur. Tabuta konulan yatak ve yastığa “kondu” denir. Mezarın dibine akağaç kabuğu serilir. Mezarlıklar yerleşim yerlerinin açığındadırlar.