Lazlarda, özellikle de Arhavi’de, gençler arasında kız ve erkek ayırımı yapılmaz. Genç kız ve erkekler, köyün meydanlarında, düğünlerde, davetlerde ve imecelerde birlikte otururlar, birlikte türkü söylerler ve birlikte oynarlar. Bazı genç kızlar ve erkekler de birbirini severler, birbirleriyle gönül bağı kurarlar.[1]

Gönül bağını kuran gençler, arasındaki yakınlaşma ahlak sınırlarını aşamaz. Aşırılklar hoş görülmez onaylanmaz, böyle halerden kaçınılır.

Lazlarda, belli bir yaşa gelmiş kadınlar, köyün ileri gelenleri arasında sayılırlar. Köyün yönetimine katılırlar. Köyle ilgili alınacak kararlarda onların fikri alınır. Bu kadınlar, düğün ve davetlerin yönetimine, pişirilecek yemeklere ve bunlara benzer işlerde danışman olurlar ya da bu işleri bizzat kendileri yönetirler.

Lazlarda, bir kadına kuma getirilmesi, bazı istisnaların dışında, rastlanmaz. Bir kadına kuma getirilmesi, kadının ailesine büyük bir hakaret olarak görülür. Kadının ailesi de bunu namus meselesi yapar. Yani yakınlarının birinin ırzına geçilmiş gibi tepki gösterirler ve kuma getiren kocayı öldürmeye kadar giderler. Böyle tepki gören ve öldürülen kocanın akrabaları da kendisine sahip çıkmazlar. Şayet kadının yakınları tepki göstermezlerse yörede barınamaz. Herkes onunla alay eder ve toplumdan dışlanırlar. Bu töre sonucu, hiçbir evli erkek karısına kuma getirmeyi aklının ucundan geçirmez[2].

Laz kadınları tarihin hiçbir devrinde çarşaf giymemiştir. Başlarını örterlerdi.. Genelde saçlarının ön kısmı, alnının üstü açıkta kalırdı. Bazen de saçların arkası, açıkta kalır ve bele kadar indirdikleri de olur[3].

Lazca ve Ural-Altay Dil Ailesi:                                

 

Lazca dili, bütün Türk boylarının ortak dili olan Ural-Altay dil ailesinin bir koludur. Laz dilinin ve öteki bütün Türk boylarının dillerin cümle yapısı,. Laz dilinde bir cümle yazılırsa ve bu cümlede bulunan kelimenin altına Anadolu Türkçesinin karşılığını yazarsak cümle bozulmaz. Bir örnek verelim:

 

Ma,   ham seyi,   berepe       ebzdare     do  zuğaşe   bidare.

   Ben,  bu  akşam, çocukları   alacağım  ve  denize   gideceğim

 

Ural-Altay dilinin eklemeli özelliğinden isim halleri ortaya çıkmaktadır. Mesela, Anadolu Türkçesinde, isimlere “i”, “e”, “de”, “den” ekleri eklenir. Ona göre isimler anlam kazanır. Ural-Altay dilinin dışında hiçbir dilde, isimlere böyle takı eklenmez. İsimlere aynı anlamı vermek için, isimden ayrı olarak ve isimlerin dışında, yardımcı kelime, hece ya da harf kullanırlar. O halde ismin halleri sadece Türk dillerinde bulunur. Lazcada da isim halleri vardır. Buna da bir örnek verelim:

 

 Üzüm       =   Urzen

Üzümü      =   Urzeni

Üzüme      =   Urzenişe

Üzümde    =   Ürzenis

Üzümden  =   Urzenişen[4]

 

Bütün Türk dillerinde isimler “Erililik” ve “Dişilik” diye, başka değişle isimler erkek ve dişi diye ayrılmaz. İsimlerde, cinsiyet bildiren biçimlerin olmaması, Ural-Altay dillerinin temel bir özelliğidir. Her şeyden önce bu, eski Türklerin dünyaya bakışla ilgilidir. Türklerde, eskiden beri, erkekle kadınlar arasında eşitlik olduğu için cinsiyet ayrımı gözetilmez. Makam ve unvanlarda bile cinsiyetin ifadesine ihtiyaç duyulmamıştır. Laz dilinde de bunlar görüler ve isimler dişi ya da erkek diye ayrılmaz. Lazlarda erkekle kadınlar arasında eşitlik olduğu için isimlerde de cinsiyet farkı gözetilmez[5].

 

Moğolca ve Fincede çoğul, ‘t’ ve ‘d’ eki ile yapılır. Anadolu Türkçesinde de, eskiden bu ekin kullanıldığının izleri bulunur. Yani bitişken dillerde, en fazla kullanılan, ortak özellik gösteren ek budur. Lazcada ise, “t” çoğul takısı olarak kullanılır[6].

Bir dilde, başka dilden kelimelerin bulunması fazla bir şey ifade etmez. Çünkü hemen her dilde, yabancı kelimeler bulunur. Fakat Anadolu Türkçesinde olmayan bazı eski Türk ya da Orta Asya kökenli kelimelerin Laza’da kullanılmasının anlamı vardır. Mesela Lazcada, karakış anlamına kullanılan “Zemğheri” kelimesi, bunlardan birisidir. Bu kelime, Anadolu Türkçesinde olduğu gibi Orta Asya kökenli dillerde, yani Ural-Altay dilinin birçok kollarında kullanılmaktadır[7].

 

Anadolu Türkçesine göre belli anlamları olan bazı kelimeler Lazcada da bulunuyor. Mesela, Lazcada, Şubat ayına “Kuçuğay” adı verilir. Bu, Şubat ayının küçük olduğunu ifade eden “Küçük” ve “Ay” kelimelerin birleşmesinden ve değişik şekilde telaffuz edilmesinden oluşmuştur. Yine Lazcada Temmuz ayına “Çuruğay” denir. Bu kelime de “Çürük” ve “Ay” kelimelerin birleşmesinden ve farklı telaffuz edilmesinden oluşmuştur. Zira Temmuz ayında havaların sıcak geçmesinden ve bazı şeylerin çürümesine yol açmasından bu aya “Çuruğay” adı verilmiştir. Yine Lazcada, yüzümüzde çıkıntı olarak bulunan buruna “Çğindi” denir. Bu isim, “Çıkıntı”kelimesinin zamanla farklı olarak telaffuz edilmesinden oluşmuştur. Büyük bir ihtimalle, bu kelime eskiden Anadolu Türkçesinde de vardı ve zamanla unutulmuştur. Yerine de, nereden alındığı bilinmeyen şimdiki “Burun” kelimesi getirilmiş. Bacakların bükülmesini sağlayan “Dizin” Lazca karşılığı “Burguli” dir. Bu isim de dizin bükülen bir şey olduğu ifade eder. “Kulak” ismin karşılığı olan “Uci” kelimesi, kulağın insan vücudunun bir ucu olduğu anlamına geldiğinin ifadesidir[8].

 

Bir de, Anadolu Türkçesinde bulunan “Kaynana” kelimesi, büyük bir ihtimalle, Lazcadan geçmiştir. Zira“Kaynana” ismi, Lazca iki kelimenin, “İyi” anlamına gelen “Kay” ve ‘Ana’ anlamına gelen ‘Nana” kelimelerin birleşmesinden oluşuyor. Başka bir değişle, “Kaynana” kelimesinin Lazcada ‘İyi Ana”, cici anne anlamına geliyor. Belki de, Anadolu Türkçesinde “Kay” ve “Nana” kelimeleri vardı ve zamanla unutulmuştur[9]. Kaynana, kayın ana kayın ata, Kırgız Türklerinin türeyiş destanlarda, kayın ağacının ata kültü oluşu ile izah edilir şeklinde bilinirken, Lazcadan hareketle yapılan bu tahlil bizim için yeni bir izah şekli oluşturmuştur.

 

Türk türeyiş destanlarında kayın ana ve kayın atanın iahı çok daha farklıdır[10]. Uygur Türeyiş Destanı’ndaki ağaçtan türeme motifinde de ağacın kovuğu ana rahmine benzetilmiştir. Ağaçtan türeme ve ağacın ata formu olarak tanınması Türklerde çok eski bir inançtır. Kayın Ana Layin Ata, Türk sözlü anlatı geleneğindeki ana motiflerden birisidir.[11] Ağaç kovuğunun ana rahmine benzetilmiş olması, delikli taş ve ondan geçirilerek yeniden dünyaya gelme inancıyla da bize göre bağlantılıdır. Hatta yarım daire şeklindeki gökkuşağı ve onun altından geçilmesiyle cinsiyet değişebileceği inancı ile de ilişkisi aranabilir. Bu noktada Türk halk kültüründeki mağara kültü, Türk kozmogoni ve kozmoloji ile bağlantılıdır.

Buna rağmen, Lazca ve Anadolu Türkçesi arasında, ikisi de Ural Altay dil ailesinden olmalarına rağmen, birbirlerinden farklı bazı özellikler vardır. Bu farklardan biri de, Anadolu Türkçesinde, kelimenin içinde, istisnaların dışında, birlikte, birden fazla sessiz harf bulunmaz. İkiden fazla sesli harfin yan yana geldiği pek görülmez. Lazcada ise iki ya da daha fazla sessiz harfin yan yana geldiği kelimeler çoktur. Lazcada, Anadolu Türkçesinden farklı olan bu özellik Göktürkler ve bazı eski Türk boylarının dillerinde de var. Günümüzde Uygur dilinde bu özellik vardır. Uygur Türkçesinde, bazı kelimenin içinde, birçok sessiz harf yan yana gelmektedir[12].

 

İkinci fark ise,  Lazcada, içeri ve dışarı, yukarı ve aşağı, içinde ve dışında, üzerinde ve altında gibi yer zarfların yerine fiillerin önüne bir ön ek gelerek aynı anlamı veriyor. Mesela, “İçeri giriyorum” ifadesinin karşılığında, Lazcada “Amabulu”, “Dışarı çıkıyorum” ifadesinin karşılığında “Gamabulu” sözü kullanılır. Lazcada bulunan bu özellik, Macar dilinde ve Orta Asya’da yaşayan bazı Türk boyların dillerinde de bulunmaktadır[13].

 

Lazcanın Anadolu Türkçesinden başka bir farkı da,  Anadolu Türkçesinde, sekizi sesli olmak üzere 29 harf bulunmaktadır. Lazcada ise, beşi sesli olmak üzere, 36 harf bulunur.

 

Göktürk dilinde ise, dördü sesli olmak üzere 38 harf vardı. Lazca alfabesi, Göktürk alfabesine daha çok yakındır[14].

 

Lazcada A, E, İ, O ve U olmak üzere beş sesli harf vardır. “I” sesini veren harf bulunmaz. Ö ve Ü harfleri de yoktur. Fakat bazı fiil çekimlerinde Ö ve Ü sesleri çıkmaktadır. Böyle fiil çekimlerinde çıkan Ö ve Ü seslerini yazıya dökmek için O ve U harflerinin önüne, bazı harf ya da işaretler konur. Anadolu Türkçesinde olmayan bu durum, birçok Türk dilinde ve Uygur Türkçesinde vardır. Uygur Türkçesinde de,  Lazca gibi, A, E, İ, O ve U olmak üzere beş sesli harf vardır. Uygur Türkçesinde de, bazı fiil çekimlerinde Ö ve Ü sesleri çıkmaktadır. Bu sesleri yazıya dökmek için O ve U harflerinin önüne, onları inceltmek için, Lazcada olduğu gibi, bazı harfler konur.

                                                  

Özet olarak Lazların Orta Asya’dan geldikleri ve Türk kültür ailesinin asli unsurlarından oldukları bize göre kesindir.. Bu hükme, bir kısım tarihi belgelerden, onların örf ve adetlerinden, yani halk kültüründen ve hem de konuştukları dilden hareketle varmak mümkündür[15].

 

Bize göre ülkemizde “Türk” ismi yanlış kullanılıyor Türklükle sadece Türklüğün bir kısmı anlatılmış olmaktadır. “Türk” denince, sadece, Anadolu Türkçesi ile Başka değişle Oğuz Türkçesi ile konuşanlar anlaşılıyor. Lazlar, Çerkezler, Kürtler ve öteki gruplar gibi, ana dili Türkçe olmayan Türk kültürlü halklar, adeta Türklükten dışlanıyorlar. Bu da, dil akrabalığındaki gerçeği yok sayarak dışlamalara yol açabilmektedir[16].

 

“Türk” adı, bütün Türk boylarının ortak adı iken aynı zamanda Türk kültürlü halkların da ortak adıdır. Türklüğün bir ırk veya kavim olmadan daha derin daha muhtevalı bir içeriği vardır. Anadili Zazaca olan Türklerden Ziya Gökalp Türklüğü böyle algılamıştı. Atatürk de Türklüğü bu anlamda tanımlamıştı[17].

 

Laz Dilli Türklerde Kara İyeler ve Uğur inancı:  

 

   Ana dili Lazca olan Türklerde de uğurlu olma ve olmamalı ile ilgili inançlar vardır.Lazlar, guguk kuşunun uğur getirdiğine ve guguk kuşunun sesini duyanların, işlerinin iyi gideceğine inanırlar. Guguk Kuşu kutsal sayılır ve kesinlikle öldürmezler[18]. Guguk Kuşu’nun avlanmayacağı avlanmasının uğursuz getireceği, ötüşünün müjde haberi olduğu inancı Kafkasya Türk kültür coğrafyasının diğer halklarında da vardır[19]. Kakkuk Kuşu/Akkuk Kuşu/Guguk:  Guguk kuşunun kemiği efsunlanmakta ve büyücülükte kullanılmaktadır.[20]

Çakalların ulumasını da uğursuzluk sayarlar. Çakallar uluduğu zaman çok yakın bir zamanda bir kişinin öleceğine inanılır[21]. Halk inanmalarında uluma kurda mahsus bir ses çıkarış şekli olduğu bazılarına göre de özel uluma şekli ile kurtların zikir yaptıkları inancı vardır. Köpeğin ulaması ile uğursuzluğa işaret edildiğine inanılır. Uluyan köpek uğursuzluğa yol açabilecek bir varlığı gördüğü şeklinde yorumlanır[22].

   İnsanların, cin ve perilerin çarpması sonunda delirdiğine inanılır. Böyle delirenleri tedavi etmek için, yedi ayrı değirmen arkından alınan su, ateş yanan ocakta iyice kızdırılmış demirin üzerine dökülür. Buradan çıkan buhar hastaya koklatılır. Bu buharın tütsülediği ocak zinciri (keremuli) çıkarılır ve hastanın etrafında dolandırılır[23].

Cin Çarpması inancı Türk kültür coğrafyasında çok yaygın bir inançtır. Cin çarpmasından korunmak ve veya cin çarpmasından korunmak için çeşitli uygulamalar yapılır[24]. Değirmen etrafında da çeşitli inançlar oluşmuştur. Bunların arasında değirmen çarkından alınmış su inancı da vardır. Al Karası’nın ele geçirdiği loğusa hanımların ciğerini eğirmenlerin bendinde yıkayıp yediklerine, onların bu tür yerleri mekân tuttuğuna inanılır.[25] Demirden çıkan buhar inancı tütsü inancı ile bağlantılı olmalı[26]. Od-ocak kültünün bir tezahürü olarak bakılabilir. Ocak zincirinin bu uygulamada yer alması tespiti oldukça yenidir. Yedi sayısına gelinde Türk kültürlü halkların halk inanmalarındaki formel sayılardan birisi de yedidir[27]. Etrafında dönmek veya döndürmek de halk inanmalarında bir koddur. Türbenin etrafında hayır edinmek için dönülür. Nezir Tavafı diye bilinen tavaf türünde kişi, belirli bir kutsal mekânı tavaf edeceği adağını yapabilir. Sadaka türü hayır işlerinde para, tuz veya ekmek ilgilinin başı etrafında döndürüldükten verilir. Kendisini vakfetme adına bir inanç türü olarak kişi hastasının etrafında da dönebilir. Tavaf yapan kişi yavrusunu veya hastasını sırtında taşıyarak tavafa katıldığı veya adadığı kurbanı ile tavaf ettiği olur. Ancak tedavi aleti olarak kullanılan zincirin hastanın etrafında dolandırılma uygulaması ilk defa bu araştırma ile tespit edilmiş olmaktadır. Doğu Karadeniz parpulayıcılarında parpu aleti olarak kullanılan bıçağın cinlinin başında dolaştırıldığı konusundan fazla emin değiliz. Ancak, cinci hastadan cin çıkarmaya çalışırken kamçı gibi zincir de kullandığına dair bilgiler vardır. İslamiyet tavafın nerede ve nasıl yapılacağını belirlemiş türbeler etrafında tavafı haram kılıp men etmiştir.

Deliren hastaların, kendilerini delirten cinlerle konuştuklarına inanılır. Bu hastalara cinlerin nerede oldukları sorularak öğrenilir. Cinlerin bulunduğu yeri öğrenildikten sonra da, oraya sert sopalarla vurulur ya da üzerine kurşun sıkılır. Böylece cinlerin öldürüldüğü sanılır[28].

Cinlerin varlığı ve mahiyetlerine dair Kur’an-ı kerim bilgi vermektedir. Hz. Muhammed Cinlerin de peygamberidir. Cinlerin iman edenlerinin varlıkları bilinirken, Hz. Muhammed’in okuduğu Kur’an’ı dinleyen cinlerin bulundukları yere Cin camii diye bilinen cami yapılmıştır. Cinlerin bulundukları yerlerin tespitinden sonra onların imhaları için o yerlere sert sopalarla vurulduğu ve kurşun sıkıldığı tespiti ile ilk defa Lazlarda rastlamaktayız.

Lazlar, Salı gününü uğursuz sayarlar. Salı günü çamaşır yıkanmaz, yola çıkılmaz ya da düğün yapılmaz. Bu inanç, eski Türklerde olduğu gibi, günümüzde de, Türk boylarının büyük bir çoğunluğunda vardır[29].   

   Lazlar, insana çok benzeyen yabanı bir Dağ Adamın yaşadığına inanılar. Dağ adamını,  gövdesi kıllarla kaplı, iri kıyımlı ve çok kuvvetli bir yaratık olarak düşünülür. Dağ adamının insanlar gibi, iki ayak üzerinde yürüdüğü ve insanları gördüğünde onları taklit ettiği söylenir[30].  Dağ Adamı inancının Artvin’in ana dili Lazca olmayan Türk kesiminde de yaşadığı bilinmektedir[31].

Lazlar cinlere de inanırlardı. Cinlerin dişisinden daha çok korkulurdu ve buna “Çinka”  denirdi.  Çinka saçları dağınık, pasaklı kadın olarak tanımlanır. Çinkaların insanları çarptığı ve çarpılan insanların delireceği sanılırdı[32]. Çinka tespiti de bu çalışma ile ilk defa tanış olunan bir kara iyedir. Çingene isimlendirmesi ile var ise arasında ilişki irdelenilebilir.

Lazlar Ağirbasani (Türkçe karşılığı Ağır Basan) denen bir yaratığa da inanırlardı. Bu yaratıklar, yer altı dünyasından gelen, hiç kimse tarafından görülmeyen varlıklardır. Geceleri insanlar uykudayken üzerlerine çöktüklerine, insanların hiçbir yerini oynatamadığına inanılır. Hatta elleriyle insanların ağzını kapatarak insanları boğmağa çalıştığı kanisi yaygındır. Ama Ağırbasanların elinde delikler bulunduğundan, insanların hava almasını engelleyemezler ve insanları öldüremezler. İnsanlar kımıldayabildiği an Ağır Basanlar kaçar[33].

Türk kültürlü halklarda Ağır Basan, Kara Basan, Kara Kura gibi kara iyelerin çok sayıda farklıları ve o kadar da çok isimleri vardır. Halk inanmalarında bunlardan korunma ve kurtulma çarelerine de yer verilmiştir. Ağirbasani tespiti ilk defa Türk halk kültürünün Laz kesiminde karşımıza çıkmaktadır[34]. Kara Basan e Al karısı farklı iki kara iye oldukları bilinirken çok kere karıştırılırlar. Al karısı daha ziyade loğusa hanımları basar. Bir Azerbaycan manisinde:

“Güneşi, mahı gördüm,

Veziri, şahı gördüm,

Albastı balasına

Tutulmuş zahı gördüm” denilirken albastının bir bela olduğu anlatılmaktadır.

[1] A.g.e.

[2] Muhsin Erol, Sosyal ve Kültürel Hayatları İle Geçmişten Günümüze Artvin’in Lazca KonuşanTürkleri, Ankara, 2012, Texs

[3] Muhsin Erol, Sosyal ve Kültürel Hayatları İle Geçmişten Günümüze Artvin’in Lazca KonuşanTürkleri, Ankara, 2012, Texs

[4] Muhsin Erol, Sosyal ve Kültürel Hayatları İle Geçmişten Günümüze Artvin’in Lazca KonuşanTürkleri, Ankara, 2012, Texs

[5] Muhsin Erol, Sosyal ve Kültürel Hayatları İle Geçmişten Günümüze Artvin’in Lazca KonuşanTürkleri, Ankara, 2012, Texs

[6] Muhsin Erol, Sosyal ve Kültürel Hayatları İle Geçmişten Günümüze Artvin’in Lazca KonuşanTürkleri, Ankara, 2012, Texs

[7] Muhsin Erol, Sosyal ve Kültürel Hayatları İle Geçmişten Günümüze Artvin’in Lazca KonuşanTürkleri, Ankara, 2012, Texs

[8] Muhsin Erol, Sosyal ve Kültürel Hayatları İle Geçmişten Günümüze Artvin’in Lazca Konuşan