SİYASÎ-ORYANTALİZM-TÜRKİYAT GENELİNDE
AZERBAYCAN ŞİNASLIK

Yaşar Kalafat

GİRİŞ:

Oryantalizm ilim âlemine şark bilim, şarkiyat olarak doğmuş birçok şark bilimci alanlarında büyük eserler vererek önemli hizmetler görmüşlerdir. Zamanla bu bilim alanına batıda, farklı ilgi alanları da eklenilerek, şarkı ilim adına araştırmak, tanımak, değerleri ile değerlenmek amacı, yerini şarkı öğrenerek onu sömürmek, istila etmek, ihtilafa ve kargaşa sürüklemeğe bırakmıştır.

Emperyalizm, oryantalizmin ilmî iştigal alanını genişleterek sosyal bilimler içerikli ilimlerle yetinmekle kalmayıp, şark bilimi askerî, iktisadî, siyasî, dinî amaçlı hedefleri ile örtüşür bir yapıya dönüştürmüştür.

Emperyalizm muhakkak ki hep entelijansı ile var olmuştur. Entelijansın ulus boyutunu aşıp blok boyutu ile emperyalizmin kaçınılmaz güçlerinden biri oluşu varlığını giderek artırmıştır.

Bunun içindir ki, bilhassa günümüz itibariyle her oryantalist az veya çok doğrudan veya dolaylı emperyalizm ile bir şekilde temas halindedir.

Bu hal, antiemperyalist bloğa mensup ülkelerin aralarında şark bilimcilerinin de bulunduğu, millî haber alma ve haber almaya karşı olma yapılarında özel dayanışmasını gerektirir. Haber alma ve ona karşı koyma işleme doğu ülkelerinde sanıldığı gibi sadece ve muhakkak özel devlet kurumları tarafından yapılmaz. Bu var olma ve varlığını koruma mücadelesi top yekûn savaşın kapsamındadır. Türk dünyası için de Türkiyat özel konumdadır.

Bu döneme ilk öncülüğü yapan misyonerliğin, sadece ve muhakkak, evvelinde ve sonrasında, mutlaka din içerikli misyon/amaç taşımaması hususu önem kazanmış ve gözden kaçmıştır.

METİN:

Azerbaycan ve Türkiye, gerek Sovyet soyal emperyalizmi, gerek AB ve ABD si ile batı emperyalizmi karşısında aynı sınavı yaşamışlardır ve yaşamaktadırlar.

Atatürk’ün fikriyat ve uygulamalarında en az üzerinde durulan boyut antiemperyalist boyuttur. Sosyalistler ve sosyalizme karşı olanlar arasında emperyalizmin mahiyeti tartışılırken bu nokta bize göre yeterince aydınlatılmamıştır.

Türkiye ve Azerbaycan, bu iki kardeş ülkenin mensup oldukları millî ve dinî kimlik, jeopolitik ve jeo ekonomik konum, onlara bu stratejik kaderi yaşatmıştır, yaşatmaktadır.

Bu genel açıklamadan sonra Türkiyat nedir, ne durumdadır, nasıl olmalıdır ve nedenleri üzerinde durulacak, buradan hareketle bazı kısa ara açıklamalarla, Azerbaycan şinaslığın öneminin açıklanmasına bazı örneklemeler yaparak geçmeğe çalışacağız.

Türkiyat, Türklük bilimi doğarken yaşıtlarında olduğu gibi ad alışını lisana, dil bilimine borçludur. Bu hal Fransızlar, Almanlar ve diğerleri için de böyledir. Ancak bu iki ülke diğerlerinde olduğu gibi dillerinin millî kültürel kimliklerindeki yerlerini ön plana alırlarken, birlikte yaşadıkları farklı dilli halkların kültürel çeşitliliğini, millî kültürel kimlikleri kapsamına almayı becerebilmişlerdir. Esasen Azerbaycan’ın Azerbaycan şinaslığında ve Türkiye’nin Türk kültür kimliği tanımlamasında da bu husus farklı şekilde yer almamıştır.

Ne var ki emperyalizm, oryantalizm vasıta ve marifetiyle üzerine emperyal operasyonlar geliştirdikleri ülkelerin, birlikte yaşadıkları halkların kültürleri üzerinde yaptıkları çalışmalar ile Azerbaycan ve Türkiye’yi de bu konuda zora sokma denemelerinden vaz geçirmemektedir.

Bildirimizdeki temel bildirimlerden birisi bu husustur.

Türklüğün yanlış tanımlara saptırılması, Türklük biliminin alanını daraltmakla kalmayıp, onun, çarpıtmalara kapı aralanmasına da yol açabilmektedir.

Türklük Azerbaycan’da da Türkiye’de de aynı muhtevayı içerir ve aynı amale hizmet eder.

Bu anlamda Azerbaycan şinaslık Türklük alalının Azerbaycan’daki adıdır. Bu disiplin, Azerbaycan’da da, Anadolu’da da, her Türk’e aynı görevlendirmeği yapar ve aynı heyecanı verir.

Türk kültür dünyasının her hangi yerinde, Azerbaycan şinaslığa yapılacak kattı, genel Türkoloji’ye yapılmış katkı anlamına gelir.

Azerbaycan Türklüğü, Azerbaycan’da yaşayan ana dili Azerbaycan Türkçesi olmayan halkları da kapsar. Bu açıklama şekli Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan ve diğer Türk elleri için de geçerlidir.

Tarihe mal olmuş her büyük milletin bir adı ve bir de soyadı vardır. Türklük Türk milletinin soyadı ve Azerbaycanlılık, Türkmenistanlılık ve diğerlerinin adları keza özel adlarıdırlar. Anadolu Türklüğünde ise ad ve soy ad Türk adında birleşme şeklinde olmuştur. Bu husus sadece bir isimlendirme farkından ibarettir.

Bunun içindir ki, büyük Türk milletine mensup kimseler Kırgızistan veya Kazakistan Türklerinden iken, Anadolu veya Azerbaycan’a gelmekle bu Türk ellerinde Kırgızistan veya Kazakistan diasporasını oluşturmuş olmazlar. Onlar kendi yurtlarının bir başka diyarına gelmişlerdir. Diaspora veya kopuntu aynı milletin kesimleri arasında aranmaz, aranmamalı. Afganistan’dan Doğu Türkistan’dan Türkiye’ye gelen ve muhtelif Türk ellerinden Azerbaycan’a gelen Ahıska Türklerinin durumu bundan ibarettir.

Bu izah içeriğine asimilasyon olgusunu da alır. Asimilasyon, başka, farklı bir millî bünye içerisinde, oraya taşınılan kültürel değerler yok sayılarak, tek yönlü eritilmek demektir. Bir Anadolu Türkünün, Azerbaycan’ı yurt tutması ile Türklüğünü yitirip asimile olmaz, Türklüğünü renklendirme pekiştirip geliştirme imkânını bulmuş olur. Bu açıklama şekli, şüphesiz diğer Türk kesimleri ve Türk coğrafyaları için de geçerlidir.

Azerbaycan şinaslık münasebeti ile alanın bu yakasına dair açıklama yapmaya ihtiyaç duymuş olmam, Emperyalizmin Türk milletinin birlikte yaşadığı halklar arasına nifak sokmasından sonra, bu büyük milleti oluşturan ana dallar arasına da nifak sokmasının beklenebileceğindendir. Azerbaycan şinaslık, Türkmenistan şinaslık, Kazakistan şinaslığın genel Türkoloji’nin aslî parçaları olduğu gerçeğinin unutulmaması bu bakımdan hayatî öneme haizdir.

Bu nifak veya doğal gelişme Türkiye’de batı ve Sovyet sosyal emperyalizmi güdümünde kürdolojinin doğmasına veya doğum sancılarına yol açmıştır. Bu futuralist teşhis, birlikte yaşanılan hakları yok sayma anlamında değil, yaşanılan kültür coğrafyasının benzeri sancılara da gebe olduğu ve etnik kimliğe dayalı bu türden türemelerin biteviye devam edeceğine işaret etme adına yapıyoruz.

Yeni emperyalist çağrılarda yol, millet yolunda birleşme değil, yeni milliyetler oluşturma yolunda çözülmeğe dönüktür.

Bu açıklamamızı, Türklüğün siyasî ve ideolojik bir mevküre olduğu gerçeğini inşa eden ilk ustaların döneminden ilmek alarak sürdürmek istiyoruz.

Türkçülüğü, Türk milletini yükseltmek olarak tanımlayan Ziya Gökalp’in fikir temellerini Azerbaycanlı Mirza Fatali Ahundzade ve Kırımlı İsmail Gaspıralı’dan bağımsız düşünmek mümkün değildir. 19.cu yüzyılın ikinci yarısından başlayan Türk- İslam birliği ideali Azerbaycan’da Eli Bey Hüseyinzade, Ahmed Ağaoğlu, Elimerdan bey Topcubaşı, Celil Muhammed Guluzade, Mirze Elekber Sabir, Muhammed Emin Resulzade’nin fikir ve icraatları ile şekillenmekteydi .

Türklük şuuru inşa edilirken M.Emin Resulzade;

“Men bir türkem, dinim cinsim uludur,
Sinem, sözüm ateş ile doludur.”

Abdullah Şaik,

“Birleşelim Türkoğlu, bu yol millet yoludur.
Ünlü zaferle, şanlı tarihimiz doludur.”

Hüseyin Cavid,

“Nerde kişnerdi ise türkün atı
Kırılrdı bir ülkenin kanadı” deniliyordu.

Rafiq Zeka Handan’ın,

“Men çocukken düşünüp Türklüğümü derk ettim
Ruhumu varlığımı, benliğimi Türk ettim”

diyerek vurgu yaptığı ruhun, benliğin “Türk” yapılması meselesi Türk aydının öncelikli meselesidir. Bu öncelik, tehdit ve tehlikeleri de önleyicidir. Türk yapabilmek için Türklüğün tanımında birleşilebilmelidir. Türklükten ne anlaşıldığı konusunda anlaşılmalıdır. Şüphesiz Türklükle öncelikle kastedilen bir kavim veya ırk olmaktan öteye bir kültür idi ve esas olarak alınan da o anlayış olmalıydı.

Bu noktanın aşılması, Türkoloji’nin alanı, kapsamı ve amacı konusunda anlaşmaya varılmasını gerektirecektir.

Gaspıralı, “Türk dilli halklar” derken, bir gerçekten yola çıkıyordu. Bu milletin dil kadar güçlü başka bir ortak paydası daha vardır ve o payda halk kültürüdür. “Türk kültürlü halklar” gerçeğinden yola çıkılması bunun için önemlidir. Fikirde, dilde, işte birlik esaslandırması kadar fikirde işte ve halk kültüründe birlik esaslandırması da, antiemperyalist birlik yapılanmasında, Türklüğün varisi olduğu kültür miraslarındandır.

Dilde birlik esaslandırması tahakkuk imkânı bulamadan emperyalizm Türklüğün karşısında etnik dileri millî diller yapılandırması ile rakip olarak çıkarmıştır. Diğer taraftan halk kültüründe birlik esaslandırması, dilde birliğin önünde bir engel olmayıp bu birliğin önünü açıcı özelliktedir.

Emperyalizm, Türk birliği karşıtı stratejik bir obje olarak hakların kültürlerini ele alacağı dönemde, Türk dil birliğinin gerçekleşme şansı bir hayli daha azalmış olacaktır. Halk kültürünün farklılığından yola çıkılarak farklı milliyetler oluşturma amaçlı arayışlar dönemine girildiğinde, bu halkların sayısınca dil, farklılığı üzerinde durulan halk kültürleri ile birlikte hayatiyet kazanmış olacaktır.

Gaspıralı hareketi, dağılan Sovyetler Birliği ile yakalanılan tarihi fırsata rağmen gerektiği gibi harekete geçirememiştir. Türk dünyası alfabe birliği, yapılan etkinliklere ve girişimlere rağmen, beklenilen düzeyde ve verimlilikle gerçekleşememiştir. Azerbaycan ve Anadolu Türk alfabeleri konusunda dahi, Latin harflerinde buluşulması başarıısına rağmen ortak bir alfabe oluşturulamamıştır. Latin alfabesi dünya genelinde etkinlik alanını geliştirilirken ortak Türk alfabesinde birleşme sağlanamamıştır. Gerçekleştirilemeyen bu ihtiyaca, ortak Anadolu Azerbaycan Türk matbuatına, şartların getirdiği bir sonuç olarak yasaklamalara rağmen yansımıştır.

Keza, resmi Anadolu Türk alfabesinde olmayan birçok harf, Türkiye Türk yayın hayatına, Kürtçe üzerinden adeta zor kullanımı sonucu girmiştir.

Böylece, bu konuda, Türkiye ve Azerbaycan Türkologları bir kere, Türkiye Türkologları ise fikirlerine hayatiyet kazandırma hususunda, iki defa yenik düşmüştür.

Emperyalizm dilde birliğe nifak sokmuş, kültürde birliği, Türk kültürlülüğe karşı tehdit noktasına getirmiş, gelinmiştir.

Gaspıralı, milletlerin terakkisi için evvel emirde fikir lazımdır, derken biz halkbilimi çalışmaları üzerine stratejik önem itibariyle durulmasını öneriyoruz.

Bunun içindir ki Türklüğün bir kültürel vetire olduğu, bu servetin ortakları arasında birlikte yaşanılan halkların da bulunduğu anlayışı; inkârlığa ve eritmeye kapalı demokratik bir ilmi zihniyetle stratejiye dönüştürülebilmelidir.

Azerbaycan ve Anadolu Türklüğü halk dili noktasında yüzde yüz anlaşabilirlerken, güzidelerin ilmî mesleki dil kullanımlarında bu yüzde ciddi şekilde düşmektedir. Örneklemek gerekir ise Azerbaycan Türkçesi ile Anadolu Türkçesi arasında mitoloji ve halk biliminin çeşitli diğer alanlarında mesleki ihtisas sözlükleri henüz oluşturulamamışlardır.

Türk ellerinin halk dilinden kopuk aydın dili, halkların milli dili yapılmaya çalışıldığı nisbette, batı ve doğu Türklüğü arasında giderek artan mesleki dil farklılığı, farklı milli mesleki dillerin oluşmasına yol açabilecektir.

Azerbaycan ve Anadolu Türk aydınının, geçici görevlendirmeler ve kültür şölenleri vasıtasıyla kurulan küçümsenmeyecek düzeydeki kültür köprüsü, eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulamamaktadır. Adeta, büyük ölçüde bir iş bulma ve seyahat yapabilme konumuna düşürülmektedir. Bu sahada, sosyal bilimler alanında, Türkologları dal ve evsafları ile tanımlayabilecek, biyografik bilgi içerikli, ortak Türkologlar bankası oluşturulamamıştır.

Keza, Azerbaycan ve Anadolu’da Türkoloji alanında yapılan ilmî çalışmaların bibliyografyaları da oluşturulamamıştır.

Azerbaycan ve Türkiye arasında Türkoloji’nin çeşitli alanlarında, üst seviyeden ortak projelerin oluşturulamamış olması, maalesef bir gerçektir. Bu sahada, daha ziyade kendiliğinden gelişen münferit çalışmaların yapılmasıyla yetinildiği, bunların üst değerlendirmeğe tabi tutulmadığı görülmektedir.

SONUÇ:

Sonuca giderken, bütün bu ve benzeri konularda fikir üretebilmek için her iki ülkenin kurumlarının doğal olarak yakından bilinmesi gerekir.

Azerbaycan Millî İlimler Akademisi İnsan Hukukları Enstitüsü’nün kuruluş amaç mevzuatı ve eğitim müfredatını veya Azerbaycan Rupublikası Dinî Kurumlarla İş Üzere Devlet Komitesi’nin keza mahiyetini bilmeden duyulan ihtiyacı ve üretilen çözümleri bilmek mümkün değildir. Bu tür ihtiyaçları Azerbaycan Türk aydını da doğal olarak duymaktadır. Bu tespitler artırmak mümkündür. Bu tespit, her iki ülkenin ilgili bazı kurumlarının koordinasyonunun gerektiği sonucunu doğurmaktadır.