MİTOLOJİK DÖNEMDEN GÜNÜMÜZE TÜRK HALK İNANMALARINDA RUH

VE

SOĞANLI/ALLAHUEKBER MİLLÎ RUHU

 

 

 

Şirin canına qıyıp quracakmış Turan’ı

Meleklerden pay gelir şehitlerin Kur’an’ı” Arif Han Sultanlı[1]

 

 

 

 

 

                                                 Nagihan Çetin[2] – Yaşar Kalafat[3]

 

          GİRİŞ:

 

          Türklerde inancın ilk tespitinin yapılabildiği dönemlerden itibaren üzerinde yaşanılan vatan toprağı bu toprağın altı ve üstü ile bütün varlığı ile kutsaldı. Bu kutsiyete duyulan saygının bir sonucu olarak, ona ait her şey korunuyor ve bu korunma için savaş veriliyordu. Bu kutsal savaşa katılmak inancın bir mükâfatı da olan bir vecibesi idi. İnanç sisteminde bu kutsiyet “Yer-Su” şeklinde yer almaktaydı. Kutsalın savaşına savaşanlar adeta topyekûn katılıyorlardı. Bu inançta mevcudattan her şeyin bir ruhu vardı. Her ruh da hemcinsi ile savaşıyor bu savaşın zaferini ve yenilgisini yaşıyordu.

 

Savaşta bu âlemden göçenlerin âlem değiştiren ruhları ölmüyordu. Kutsal vatanın korunması gerektiğinde bir şekilde gerektiği biçimde bedenlenip savaşta yerlerini alabiliyorlardı. İnanç siteminde bu ruh başka adlandırılmaların yanı sıra daha ziyade Ana Maygıl olarak tanımlanmıştı.

 

İslamî dönemde bu inanç halk sofizminde varlığını kısmî değişikliklerle koruyacak daha ziyade “Yeşil Sarıklılar” olarak dinî kahramanlık halk söylencelerinde varlığını sürdürecektir. Soğanlı Harekâtı için bu konuda Hasan Harakanî ismi zikredilebilir. Halk inanmalarına bu tema Mahmut Aktaş’ın mısraları ile

 

“…………………………………

Bize yardım etsin erenler pirler

          Askeri zulme gidecek derler” şeklinde ifadesini bulmuştur.[4]

 

Biz bildirimizde Eski İnanç Sistemindeki bu yapılanmayı örnekledikten sonra Anadolu’nun farklı bölgelerinden birkaç misal verip Soğanlı Harekâtı’nda bu ruhun sözlü edebiyatta nasıl millileştiği üzerinde duracağız.

 

Konuyu mitolojik dönem ile ilişkilendirebilme adına imkân nispetinde eski kaynaklara inmeye çalışarak ele almak istiyoruz. Dağ kültü yer kültünden tamamen bağımsız olmamakla beraber her ikisi şüphesiz aynı şey değillerdi.

 

METİN:

 

Hun Türklerinde Tengri Yağız Yir İyelerine, Kök Tengri (Mavi Gök) iyelerine ve Ata Ruhları’na kurban keserlerken Yer_Sub için de kurban kesiyorlardı[5]

 

Bu inanç ve uygulama Hun döneminden sonra da Türklerde devam etmiştir.[6]

 

Yir-Sub (yer ve sular, yani yeryüzü) de Tengri tarafından kılındığı/yaratıldığı bir ıduk kabul edilir ve kutsanırdı[7]

 

Sistemdeki Tengri, dediğimiz gibi, sadece yeri ve yeryüzünü, yeryüzünde yaşayan canlıları, insanları yaratmakla iktifa etmez. Bu Tanrı, yarattığı yeryüzünde, Iduk Ötüken Yış, ıduk yir-sub sahipsiz kalmasın, Türk budunu yok olmasın diye de kağan seçip gönderme, yardım etme vasıflarına sahip bir Tengri’dir. Biz Türklerde dağların inanç sistemi içerisindeki yerine işaret edebilmek için ıduk âlemde onların yerine işaret etmekle konuya girmek istiyoruz.

 

İye/ige/ısı/tös gibi muhtelif adlarla Tengri etrafında yer alan veya inanç sistemi içinde görülen bu unsurları semavî dinlerdeki meleklere benzetmek abartı olmaz.

 

Türkler, Ögel’e göre, yaratıcı güce, varlığa karşı İslâmiyet öncesinde ve sonrasında pek farklı bir inanca sahip olmamıştır. Semavî dinlerde olduğu gibi, Türkler de kağanlarını, yeryüzünde Tanrı’nın elçisi/resulü/gölgesi şeklinde tasavvur etmekteydiler ve inanmaktaydılar. Tanrı’nın yukarda, gökyüzünde olması inancı, Türkler arasında, başlangıçtan günümüze kadar devam etmiştir.[8] “Vatan sevgisi imandandır.” inancı eski Türklerde de vardır. İslam’ın men ettiği tek olan Allah’ın dinindeki doğal süreklilik değildir. İslam’ın reddettiği tevhit inancına rağmen, tevhide aykırı olan ataların dininde ısrarlı olmaktır.

 

Vatanın kutsallığı anlayış ve inancı hayatın bütün safhalarında yaşam biçiminin bir parçası olmuştur. Özünde Mutlak Olan’ın hükmü vardır. O’nun kutlu kıldığı uğruna şirin can dâhil her şey verilebilir ve mükâfatı da ondan beklenirdi. Muhammedî İslam döneminde bu kutsal mücadele vahdetle özetlenmiştir.

 

Şehitlik mertebesinin mükâfatında şehide kurtuluş müjdesi verilenlerin arasında anne ve baba gibi yakınlar da vardır. Şehitler cennetle müjdelenmiş onlar için cennetten kontenjan ayrılmıştır.

Mən atamın cənnətə,

Gedəcəyi yoluyam.

Anamı unutmadım.

Mən bir Anadoluyam[9]

 

Türk inanç yumağında açtıkça, Tengri merkez olmak üzere, çevreyi O’nun yarattığı yardımcı ve koruyucu iyelerin aldığı görülmektedir.

 

İli ve halkı her türlü kötülükten koruduğuna inanılan bu iye, “Bodun inli” diye anılırdı.[10] Altay Türkleri arasında, günümüzde, bu iye Ana Maygıl adıyla yaşamaktadır ve fonksiyonları Bodun inli ile aynıdır.[11] Koruyuculuğu, Umay iyesininkinden farklı. Bodun inli veya Ana Maygıl, tüm yurdu ve halkı korumak ile görevliydi. Dolayısıyla, onun yaşadığı yer ıduk/mukaddes idi ve daima sahipli, kağanlı bir yer olması icap ediyordu.

 

Belki de hem bu iyenin fonksiyonları, hem de yir-sub iyelerinin birleşimi bir koruyucu Ana iye telâkki edilmiş ve böylece bir ıduk Ana yurt kavramı doğmuştur.

 

İncelediğimiz bölgede biz bu iyeyi yatırlarla ilgili anlatılmalarda ve efsanelerde izleyebiliyoruz. Daha ziyade darda kalan bölge insanına, savaşta ve benzeri felâketlerde sadece bir tür velîler yardımcı olmaktadırlar. Konuyu Sarıkamış ve Soğanlıda yoğunlaştırmadan evvel Türkiye Türk kültür coğrafyasından örneklemeler yaparak ele almak yararlı olabilir.

 

Balıkesir’in Pamukan köyündeki Dede Balıklarının İstiklâl Harbi’ne katılıp bir kısmının yaralı geri döndüğü;[12] Eski Malatya’da Somuncu Baba Camii önündeki Balıklı Gölün kutsal balıklarının Kıbrıs Savaşı günlerinde kaybolup sonradan tekrar görünmeleri; Bergama’daki Gazi Balıkların keza Kıbrıs Savaşı’nda Türk askerine yardım etmiş olmaları;[13] Ağrı’da Üç Şehitlerin Rus işgalinde tekrar Mehmetçikle birlikte savaşa katılmış oldukları[14] gibi inançlar yaşamaktadır.

 

          Kars Kalesi’ndeki türbesinde yatmakta olan bölgenin manevi mimarlarından Celal Baba’nın, Kıbrıs Savaşı’nda Mehmetçiğin yanında yer aldığı şeklinde inanç ve anlatılar vardır[15]. Bize göre halkın manevi dünyasının yapı taşlarından bu tür inançların tespiti, şirke kaçmayacak tarzda araştırıp, gerektiğinde yararlanılmak üzere onların yok sayılmaları yoluna gidilmemelidir. Sarıkamış Destanı ile ilgili sadece halk şiiri derlenilmesi ile yetinilmeyip diğer sözlü kültür verileri kültürün bir parçası olarak sahiplenilebilmelidir.

 

Nitekim Sarıkamış’tan derlenilmiş vatan müdafaasında ölenlere ölü denilemeyeceği gerçek dirilerin onlar olduğunu gösteren bir sözlü kültür verisine göre, Sarıkamış’ta iç güvenlik için sürekli tatbikat halinde olan günümüzdeki birliklerde nöbet tutan erler Sarıkamış savunmasında bulunmuş askerlerin eğitim sözlerini duymaktadırlar[16].

 

          Ricalül gayp-gayp askerleri,  şehitlerin, meleklerin yardımları teması, doğal olarak divan edebiyatına da yansımıştır[17].

 

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu tespitler insanattan kut bulmuş bazı yaratılmışların hayvanatın da donuna girebilecekleri ve gerektiğinde tekrar insan donu ile görevlendirilebildikleri inancının varlığını düşündürmektedir.    

 

          Kor Ömer (Ömer Toper) den yapılmış “Köroğlu’nun Al At, Dor Tay ve Kır At Kolu Hikâyesi”  derlemesine göre; İnanç Sisteminde İnsanattan kahramanlar savaşırlarken tarafların binitleri olan hayvanattan onlara ait atlar da savaşıyorlardı.[18] 

 

          Halk inanmalarında yaratılmışların Vatan, Hakan gibi kutsal değer merkezli birlikte hareket saffı oluşturmaları sadece insanat ile hayvanat arasında değildi. Bu konuyu dile getirirken Âşık Veysel Atatürk’ün ölümü münasebetiyle yazdığı şiirinde; “İnsi cinsi bütün mahlûkat ağladı.”[19] Diyecektir. Vatan için sadece vatanın insan gibi görünebilenleri değil aynı zamanda cinler türünden görünemeyen varlıkları da ağlamaktadır. Bu tespiti bölge halk şairlerinin şiirleriyle de örnekleyebiliyoruz. Bize göre bu nokta inanç sistemindeki vatan temasının devamlılığını gösterir.

 

Türk halk tefekküründe vatan söz konusu olunca bitkinin, hayvanın, insanın bittiği yerde topak, vatan başlar, vatan toprağının başladığı yerde bitki, hayvan ve insan da vardır. Nitekim şair;

 

          “Bir dağ gördüm, başı çenli yas tutub,

          Bir dağ gördüm, qemli-qemli yas tutub,

          Bır dağ gördüm, gözü nemli yas tutub, Danış, Sarıkamış.” Derken bunu anlatmaktadır.[20]

 

Ana Maygıl inancı, kanaatimize göre Velî Kültü-Kam bağlantısı ile karıştırılmamalıdır. Aynı sistemin unsurları oluşları itibariyle şüphesiz ortak taraflar vardır. Ancak kült olarak aynılıklarını söylemek kolay değildir.[21]

 

Kutlu mekân, kutlu kişioğlu bağlantısı ve bu arada kut bulmuş olmanın, kut vericinin hizmetinde olmasında bir devamlılığın olduğu, kutlu insanat, kutlu hayvanat, kutlu nebatat ve kutlu cemadat arasında gerektiğinde dayanışmanın olduğunu yaşayan halk inanmalarından takip edebiliyoruz. Bizim bildiri konumuz insanoğlundan Hasani Harakani veya Celal Baba gibi kut bulmuşluğuna inanılan kimselerin Sarıkamış Harekâtında Soğanlı Dağında Mehmetçiğin yanında olduğu ile ilgilidir.

 

Gayp âleminde, “kendisine Allah’ın rûhundan üflediği kişilerin bulunduğu âleme ruhlar âlemi denilebilir. Tengri’nin etimolojisi; Tin: Ruh, Kıri: Efendi, Rûhül Küds şeklinde yapılmaktadır[22].

 

İncelediğimiz bölgede yatıra ait her türlü taş, toprak, su, ağaçların “sahipli” olarak bilindiğini gördük. Bunların sahibi kutsal mekândaki zattır. Onun da sahibi ona kut veren Mutlak olandır. Buralardan sadece şifa niyetine icazet kapsamında herhangi bir şey alınabilir.

 

Türkmenistan’da ulu mezarlar “kale” olarak tabir ediliyor, “mübareğin kalesi” olarak bu mekânlar tanımlanıyor. İncelediğimiz bölgede yatırın yakın çevresi, önü, arkası kutsal mekân kabul edilir. Yoldan bu kalelerin yanından geçen kimse, kendisini toparlar, fatiha okur. Kafkasya’da bu tür güzergâhlardan geçen atlı kişi atından iner, atını terkisine alır.

 

Yatırların birçoğunda bayrak vardır. İslâmiyet’ten sonra yapılan türbelerde bayrak – sancak hâkimiyet alâmeti olarak, işlenmiş ayetlerle süslenmiştir. İran yöresi Türklerinde, Osmanlı Türklüğünde olduğu gibi bayrakların üzerine tekbir türünden ilâhî mesajlar yazılmaktadır. Kars’ta Celâl Baba‘nın türbesinde, kıble tarafına asılı olan Türk bayrağının üzerinde ok ve yay da takılıdır. Ok ve yayın Türklerde hâkimiyet sembolü olduklarını merhum hocalarım B. Ögel ve A. Taneri incelemişlerdir. Yatırların ağaç, çalı ve parmaklıklarına bağlanan ip ve çaputlar o yatıra sığınmak, onun hâkimiyetini kabul etmek, âdeta onun bayrağı altına, flama ile katılmak anlamınadır. Büyük çoğunluğun inancına göre o da Mutlak olanın hâkimiyetindedir. Bu inancın ilk çıkış yeri Altay bölgesi ve Tengricilik olmalı. Zira bu bölgeden derlediğimiz Gök Tengri inancı uygulamalarında adak ipinin bağlanış özelliklerini tespit etmiş bulunuyoruz.

 

Ululuğu, erişilmezliği ile dikkati çeken ve Orta Asya coğrafyasında, hayat tarzı üzerinde mühim rol oynayan dağlar, Türklerin büyük saygı gösterdiği tabiat unsurlarından biridir.[23] Dağ, yüksekliği itibariyle, Türkler tarafından, yeryüzünde Tanrı’ya en yakın noktalar olarak tasavvur edilmiştir.

 

Kök Türkler, dünyanın dayağı diye tasavvur ettikleri ulu dağlara Kadir Kan adını verirlerdi. Bu dağlar, dünyayı ayakta tutan direkler gibi düşünülürdü.[24] Kimi dağlar ise, boylar tarafından kendilerine hususi bir iye veya ata olarak seçilirdi.

 

Günümüzde, Altay Dağlarında yaşayan Beltir Türkleri, dağ tepelerinde yaptıkları ayinlerde dağ iyesine/ruhuna ve ata ruhlarına kurban kesmektedirler.[25]

 

Anadolu’nun birçok yerinde kutsallığına inanılan “Baba”lı dağlar vardır.[26] Dumlu Baba, Hasan Baba, Ak Baba, Çoban Dede, Parmaksız Sarı Baba, Güzel Baba, Kuzucan Baba, Sarı Baba, Sarıkamış’ta Ağ Baba Ankara’daki Hüseyin Gazi, İstanbul’daki Yuşa, İznik’teki Sancaklar Baba, dağ ve tepeler üzerinde bulunan yatırlar ve ziyaret yerlerine isimlerini vermişlerdir. bu özelliği Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi Doğu Anadolu’nun hemen her yerinde görmek mümkündür. Eski Türklerin ölen büyüklerini yüksek dağ tepelerine gömmelerinin, Altay dağlarında rastlanılan kurganların çoğunun yüksek dağlarda bulunuş sebebinin bu olduğunu biliyoruz.[27]

 

Bir Uygur efsanesine göre, Uygurlar, gökten dağ üzerine inen bir ışıktan soylarının türediğine inanırlar.[28]

 

Türkler arasında göğün direği kabul edilen ve dünyanın merkezinde bulunan Demir Dağ‘ın yedi kat olduğuna inanılır. Ayrıca, Altay Türkleri arasında, Altay dağlarına “kayın babamız” denmesi de, soylarının ana itibariyle bu dağdan türediğine dair bir inancın yaşadığını gösterir. Altay Türkleri, dağ iyeleri / ruhları için dağ tepelerinde düzenledikleri törenlerde, Tanrı’ya daha yakın olduklarını düşünür ve burada O’na tapınmayı üstün tutarlardı.[29]

 

Türklerin dinî inançları ile ilgili tüm araştırmalarda, dağın bir ıduk, yani bir mukaddes yer olduğu hususuna temas edilmiştir.[30] Radloff, Sibirya Türkleri arasında yaptığı seyahat sırasında dağ iyesi ile ilgili bazı tespitlerde bulunmuştur.[31]

 

Türklerin yaşadığı Orta Asya ve Sibirya coğrafyasında, dağlara mübarek, mukaddes, ata, büyük ata, büyük kağan anlamlarına gelen adlar verilmesi de, onlara gösterilen saygının sonucudur. Her boyun ve oymağın kendisine ait bir ıduk dağı vardır. Kurbanlarını burada sunar, burada ayin yaparlardı.[32] Yörede dağların sahiplenilmesi, oraların belli ailelerce korunması da bu inancın bir devamıdır. Sarıkamış yöresinde, dağın sahiplenilmesiyle ilgili bir pratiğe rastladık. Ağbaba Dağını sahiplenen köylüler, senenin muayyen bir günü burayı ziyaret edip topluca aşağı inerlermiş. Otsuz, taş-topraktan ibaret bu dağ, bize, otsuz, ağaçsız, Iduk Ötüken Dağını hatırlattı. Anlatıldığına göre, yöre dışında olanlar da, Ağbaba’yı ziyaret günü gelip köylülerle beraber dağa çıkarlarmış. Buna benzer bir inanç da Sivas’ta yaşanmaktadır. Batı Anadolu’da yaşayan Tahtacılar yedi yılda bir Kazdağı denen mevkie çıkar ve bu dağı ziyaret ederler.[33]

 

Tunceli’de halkın bir kısmı belirli dağlara özel ilgi gösterir, saygılı davranır. Alnını taşlarına koyup huşu içinde eğilir, tozlu taşlarını öperler. Tunceli’nin Kuzey köylüleri de, Düzgün Dağına karşı kurulan taş yığınlarına bir taş koyarlar. Bu uygulama Ovoo, Oboo mitolojik geleneğinin bir tezahürüdür[34]. Nazmiye tarafında insanlar Düzgün’e dua ederler. Keza birisine beddua edilecek ise “Düzgün Baba seni çarpsın” derler.[35] Bir kısım tasavvuf ehli açıklamalarını yaparlarken “Hızır Dağı hürmetine” “Tur Dağı hürmetine” türünden ifadeler de kullanırlar.

 

Elazığ-Harput’un güneybatısındaki Dua Dağında eskiden hacı adayları toplu dua ederlerdi.[36] Ovacık’taki Haydar Baba ve Bel Baba bulundukları tepelere kendi isimlerini vermişlerdir. Böylece dağlara kutsiyet atfedilmesini Türk kültür coğrafyasının her kesiminde görebilmektedir.  

 

Bu kutlanmışlık içinde dağın yeri farklıdır. Orada padişahın fermanının da hükmü kalmaz “ferman padişahın dağlar bizimdi” denir. Dağlar arkadır, ağlar dayanaktır.

 

“Bir yel esti dal budağım döküldü

Belimi verdiğim dağım yıkıldı

Şükrü diye diye belim büküldü

……………………………..” derken Ercişli baba Allahuekber’de şehit olan oğlunun onun dağı olduğunu anlatır[37].

 

          Halk inanmalarında “derin ötmek” kederli ve “bulutlanmış olmak” da elemi anlatır. Yeşil cennetin rengidir. Sarıkamış felaketini anlatırken halk aşığı Güneş

 

          “……………………………….

          Gökler bulutlandı kapandı yollar

          Bülbül derin öter Sarıkamış’ta

 

          ………………………………..

          Toprağa karıştı çavuş onbaşı

          Otlar yeşil biter Sarıkamış’ta”[38] diyecektir.

 

          Bülbüllerin derin öttükleri ortan baykuşların seslerini yükselttikleri ortamdır. Onu da Yağız Ozan’dan dinleyelim;

 

          “……………………………

          Doksan bin hanede baykuşlar öttü

          Ağıtları çaldı Sarıkamış’ta”[39]

 

          Böyle ortamlarda Öksüz Ozan’ın ifada ettiği gibi yer ve su da ahenk içerisindedirler;

 

          “Köprüköy’de karargâhlar kuruldu

          Murat yaslı aktı Aras kurudu”[40]    

         

          Cemadatın zorlusu hayvanatı ağlatır nebatatı soldurur. Âşık Sümmanoğlu bu ilişkiyi dile getirirken;

 

          “…………………………………

          Ne yaman dağ imiş Soğanlı dağı

          Ağlattı bülbülü soldurdu bağı[41]demektedir.

 

          Bu gerçeği Âşık Kevserî,

 

          “………………………

          Ağladı taş inledi yer

          Sarıkamış şehitleri”[42] şeklinde dile getirecektir.

 

          Bu tufanda Âşık Obalı’nın belirttiği gibi, bulutlar ağlar feza yas tutar, göğüslerden kan değil ter sızar, silahsız vuruşarak Sarıkamış vatan olur.

 

          “Bu nasıl yürüyüş bu nasıl eza

          Bulutlar ağladı yas tuttu feza

          Göğüsten kan değil kar sıza sıza

          Silahsız vurulduk Sarıkamış’ta”[43]

 

          İnsan ürünü bir düşmana yenik düşmektir yiğit için hicap unsuru olan, ancak takdir Kadir Olan’dan gelince kişioğluna boyun eğmek düşer. Ozan Nihat bu gerçeği dile getirirken;

 

          “……………………………..

          Beşeri Bir güce yıkılmadım ben

          Felek tabiata yendirdi beni

          Allahuekber’de dondurdu beni”[44] demektedir.

 

          Türk halk tefekküründe dağlar sever, dağlar gazaba gelir, dağlar şahlanır ve dağların hışmına uğranılır. Dağlara kurban verilir. Dağlar haya gelir, dağlar yardım eder.

 

Bir anonim şiirde;

 

“Azizem haya dağlar

          Daş dağlar, kaya dağlar

          Düşman yurdu bastı

          Gelmediz haya dağlar” denilmektedir[45].

 

Kurda kuşa yem olan vatan evladı, Soğanlı’ya “Alahu Ekber” diyerek verilmiş kurbanlardır. Halk inanmalarında sular gibi dağlar da kurban alırlar onlar için de kurbanlar verilir. Onlar böylece vatan olurlar. Bu konuda Mevlüt İhsanî;

 

“………………………..

Nice yaralıyı kurt kuş yemiştir

          Başından geçeni düşün Soğanlı[46] diyecektir.

 

Dağların sırrı vardır, bu sırrı bilmeyen onların karşısında yenik düşer, ağ düşman’ı tanımayan kara gün’e duçar olur. Âşık Yıldırım bu konuda;

 

          “Planın projen var ilk bakışta

          Dağların hışmını sor Enver Paşa

 

          …………………………………

          Dağların sırrını üryan eyledi

          Ne yazık duymadı Mir Enver Paşa

 

          …………………………………….

          Beyaz düşman, düşman sayılmadı hiç

          Düşman oldu sana kar Enver Paşa”[47] demektedir.

 

Salih Şahin ise kar-kara ve Kars bağlantısını kurarken,

 

“Askerim kara düştü

          Kar yağdı kara düştü

          Doksan bin şehit verdik

          Kars’ıma kara düştü” demektedir.

 

Karanın mistik-mitolojik anlamı Türk halk inanmalarında o kadar yer etmiştir ki, Karaurgan yer adı ismini Türk-Rus sınır ölçümünden almıştır. Sınırın geçeceği yerlerin tespitinde ölçü birimi olarak urgan da kullanılabilmektedir. Sınır güzergâhından memnun olmayan halk yerleşim yerine Karaurgan demiştir[48].

 

          Allahuekber’i dillendirirken G.Rızayeva Sınıxlı “Sarıkamış” şiirinde; Dağın dağlanmasını, dağ dağ olmasını anlatırken;

 

          “Men aşiq dağ-dağ oldu,

          Dağ gördüm, dağ-dağ oldu,

          Allahu-ekber dağı,

          Dağlandı, dağ-dağ oldu.[49] Diyecektir.

 

          Dağ nasıl dağlanıp dağ dağ olmaz

 

          “……………………………….

          Buzdan alevlerin yandığı anda

          Can izleri kaldı Sarıkamış’ta

 

          “Aşk şerbetini içti doksan bin gönül

          Bu uykuya daldı Sarıkamış’ta

          Karın beyaz rengi işledi cana

          Kanın rengi soldu Sarıkamış’ta[50]

 

          Soğanlı Dağı’ndan aşağı indi

          Alahuekber’e geldi dayandı

          Doksan bir kuzudan geri ne kaldı

          Anası var, babası var, yâri var[51]

 

          Bu gerçek Gülaye Rızayeva Sınıxlı’ının şiirlerinde;

 

          “Doxsan min bacının dostu-qardaşı,

          Doxsan min gelinin könül sirdaşı,

          Doxsan min ananın gözünün yaşı,

          Danış, Sarıkamış.[52] Şeklinde dile gelecektir.

 

         

          Türk halk tefekküründe ölüler toprağa emanet edilirler, toprak sırlanırlar, toprak sır saklar, toprak haber götürür, toprak kusur örter, toprak sarar sarmalar. Toprak anadır. Bu algılayışı dedem Korkut dile getirirken “Ecel aldı yer gizledi” demektedir. Yiyeceğe, içeceğe secde edilmez, secde pak olduğuna inanılan toplara edilir. Ondan gelinmiştir ona gidilecektir. Toprağın dünya nimetlerinden farklı bir kutsiyeti vardır. Ondan gelinmiştir, ona gidilecektir. Onların bu vatanı bıraktıkları kimselerden bir tek beklentileri, yegâne azıkları vardır. Âşık Hayali’nin belirttiği gibi, Fatiha ile yad edilmek

 

          “Bayrağı tüfeği asmış sağına

          Toprak ana nasıl basmış bağrına

          Kurban olmuş bu vatanın uğruna

          ………………………………

 

          Ey yolcu geçme sen bir fatihasız

          Ahmeri kardeşin olur rahatsız

          Bu toprağın oğlu kayıtsız şartsız

          Yiğitler şimdi yatar burada

 

          Ruhu bizi görür üzme yazıktır

          Ruhuna Kur’an oku azıktır.

          ……………………………..”[53]

 

          Aşık Veysel’in,

 

           “Benim sadık yarim

          Kara topraktır” dediği toprak konusunda Ozan Kelbizade;

 

            “Torpaqdan yaranmışdım,

            Torpağa da qarışdım.

            O gün əsgər deyildim.

            O gün Sarıqamışdım.”[54] demektedir.

 

Bu ceht kutlu olanın yolunda ölmeden evvel şehit adayının hayatını allah yolunda adaması demekti. Nice anlatılarda bir ezan sesi duyabilmek kişi hayatını nezir etmiştir. Bu bir beden ötesi güzelliğe erişebilmiş olmak, dünyeviliği aşabilmiş olmak, arınmışlığı yaşayabilmektir.

 

Güney ve Kuzey kafkasya’da Osmanlı ordusu ile o bölgeye gitmiş ikişer üçer kişilik mezarlardan ouşan çok saıda ziyaret kabul edilen kutsal mekan vardır. Buralarda yatanların ölümleri savaşlardan çok sonra da olsa halk bu mezarlara türbe muamelesi yapar. Bu zatlar Osmanlı ordusunun bölgeden çekilmesine rağmen orada kalıp irşat hizmetleri vererek kendilerini tevhit inancına adamış kimselerdir[55].    

 

          Sarıkamış 93 Muharebelerinin hatıratını halk kültüründe yaşatan Delikli Taş,  Çakır Baba, Üç Katiras ve Akbaba Ziyaretleri araştırmacı yazarlardan yapıt beklemektedir[56]. Muhakkak dikili bir taşı olan şehitlerimiz değildir şüheda, M.A. Ersoy’un Çanakkale toprağı için dedikleri gibi Soğanlı toprağını sıksan Şüheda fışkırır. Şu noktayı itiraf etmek gerekir ki destanlarımızı kanlarıyla yazanların aziz hatıralarına halk ve Hak âşıkları bu milletin halkbilimci ve sair güzidelerinden daha şuurlu, daha ciddi ve daha samimi sahip çıkabilmişlerdir. Emperyalizmin her türlü güç üstünlüğü karşısında bu milletin halk ve Hak âşıkları gibi bir kalası, kala koruyanları vardır. Onlara minnet duyuyoruz.

 

Halk aşığının bu tür milli konular karşısında daha duyarlı, daha gerçekçi daha doğal oluşu onların bilgi kaynaklarının bizzat halk oluşu ile izah edilebilir. Halk aşığının bu üstünlüğü onun duygu yükünü dolaysız almış olmasından kaynaklanmaktadır. Sözlü kültürümüzde bu durumu anlatan “Bıldır ölen anasına bu yıl ağıt yakıyor” şeklinde bir söz vardır.

 

Şairin Sarıkamış için dediği gibi;

 

Yazılmamış bele qemli hekayet,

          Oxunmamış bele qemli revayet,

          Görünmemiş bele dehşet, felaket,

          Danış, Sarıkamış.[57]     

 

          SONUÇ:

 

“Türklerde her dönemde toprak kutsaldır. Kutsal için ölen, kutsalın uğrunda ölen, kutlu bir iş yapmış oluyordu. Allah yolunda öldürülenlerin ölüler olduğunu sanmak nasıl bir yanılgı ise kutsal olanın uğrunda ölmek de ilahi bir muhteva içeriyordu.” Soğanlı bu kutsal toprakların şehit kanıyla yoğrularak kutsallığı teyit edilmiş bir parçasıdır.

 

Nurettin Topçu, “Büyük mezarların üstünde büyük vatanlar vardır. Büyük ölüleri olmayan milletler ebedi olamazlar. Üzerinde büyük ruhların sevildiği topraklarda ebedi hayat ağacı yeşeriyor,”[58] derken bunu anlatıyordu.

 

Bahtiyar Vahapzade’nin belirttikleri gibi, Şehit mezarlarıyla milletin varlık mührü toprağa vurulur. Şehidi olan toprağın sahibi vardır. Vatan için ölen yoksa, vatanın kendisi ölür[59] 19 Bu gerçek Mithat Cemal Kuntay’ın duygularında “Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” şeklinde ifadesini bulacaktır.

 

Türklerde yukarıda da belirtildiği gibi toprağın iyesi, sahibi vardır. İyesi olan toprak kutsaldır. Vatan kutsal olan topraktır. Bunun içindir ki, kabristanlar “sahipli” olarak bilinir ve oralardan bir şey alınmaz. Toprağın kutsallığını onun uğrunda ölünebilmesi belirler. Toprak için sadece toprağın üstündeki ve altındaki savaşmaz, toprağın bizzat ruhu savaşır. Toprağın üzerindekilerin savaşları esnasında toprağın altındakiler de yer alırlar. Bunlar aynı toprak için evvelce ölerek, yeni savaşlardaki mevzilerini almışlardır. Böylece toprak iyesi onun safhında onun için savaşan yerin altındaki ve üstündekilerle aynı safta aynı cephede savaşırlar.

 

Halk tasavvufunda manevi itibar sahipleri insanattan, hayvanattan, nebatattan ve cemadattan yaratılmışlar hal lisanî ile konuşabilir anlaşabilirler. İnsanattan yaratılmışlarda olduğu gibi nebatattan yaratılmışlar da yaratanı zikreder, manevi mertebe kazanırlar. Namaz suyunun zikrullah ile ısıtılması da cemadattan bir yaratılmış olan suyun ısınması içerik bakımından aynıdır.[60]

 

Bu lisan, “Göklerden gelen bir ses sana ne diyor dinle” lisanıdır. Bu lisan “Gökten ecdat inerek öpse o pak alnını değer” denilmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Arif Han Sultanlı, Borçalı Destanı, Baku, 2006 s.44

[2] Halkbilim Araştırmacısı Hacettepe, nagihan-cetin@hotmail.com

[3] Türk Halkbilim Kültür Strateji Araştırma Merkezi, www.yasarkalafat.info

[4]     Mahmut Akdaş, “Seferberlik Türküsü”, Amasya Anadolu Ağızlarından Toplamalar Ahmet Caferoğlu,         İstanbul, 1943 s. 157–158

[5]        İ. Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, Ankara, 1987, s. 90 – 91; DAV. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, Ankara, 1942, s. 80.

[6]        Kaynaklar açısından S. Divitçioğlu, Kök Türkler, İstanbul, 1987; E. Esin, Türk Kosmolojisi, İstanbul, 1979; B. Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul, 1988, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, Ankara 1981, Cilt 2; J.P. Roux, Türklerin Tarihi, Büyük Okyanus’tan Akdeniz’e İkibin Yıl, İstanbul, 1989, s. 110–119; Lev Nukolayeviç Gumilev, “Eski Türk Dini” (Aktaran H. Güngör), Türk Kültürü, Sayı 377, Eylül 1994, s.8 – 19. adlı eserler, bizi burada bir sıralamadan kurtaracak ölçüde zengindir. Dolayısiyle arzu edenler, bu eserlerden istifade edebilir.

[7]        Bu söz, Yunus Emre’ye atfedilir. Ancak, tespit edebildiğimiz şekli biraz farklıdır. Belki anlam bakımından yukarıdaki şekle sokulmuş olabilir. Bk. Faruk K. Timurtaş, Yunus Emre, İstanbul, 1972, s. 33.

[8]        B.Ögel, a.g.e., s. 115.

[9]       Elnur Kelbizade, “Sarıqamış’dan Jaleye Mektub-Sarıkamış Defterinden 05 Ocak 2013 Sarıkamış

[10]      A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 6.

[11]      A. inan, Makaleler ve İncelemeler, s. 274.

[12]      C. Kavcar – M. Yardımcı, Efsanelerimiz, Malatya, 1988, s. 27–29.

[13]      A.B. Alptekin, Fırat Havzası Efsaneleri, s. 32.

[14]      A.g .e., s. 36.

[15]     Kaynak kişi; Erkan Beder

[16] Kaynak kişi; Erkan Beder

[17] “Adüdan intikâm alsun murâdınca şu alemde

Ricalü’l-Gayb olup her dem anın anın gevs ü meded-kâr!” Kıbrıs Müftüsü Hilmi Efendi- Harid Fedai’nin Arşivinden”

[18] “Köroğlu Çengili köyünün yaylası olan Aladağ’a gider oradan Bolu Beyi’ne at seçerim, der. Sürünün çobanı Köroğlu da 3 tay gösterir. Bunlar Kır Tay, Dor Tay ve Al Tay’dır. Bu tayların anaları Çengili Gölü’nden çıkan bir aygırla birleşmiştir. Köyün çobanları da bu birleşmeğe şahit olmuşlar. Bu birleşmeden türeyen Kır Tay ile Dor Tay’ı yakalayıp götürürler Al tay’ı ise götürmezler. Bu taylardan Kır Tay’ı Bolu Beyi almış Dor Tay’ı da Köroğlu kendisine almıştır. Al Tay’ı da Kiziroğlu Mustafa Bey gelip almıştır. Yıllar sonra Köroğlu ile Kiziroğlu yenişemeyince atarının kardeş olmaları, binicilerinin yenişmelerini istemedikleri şeklindeki sır aralanmış (Kaynak Kişi; Sait Küçük, 26.08. 2012 Van Gölü kıyısı)

[19]Âşık Veysel, “Ağladı” Prof. Dr. A.B.Alpteki-Prof.Dr.S.Sakaoğlu, Türk Saz Şiiri Antolojisi (14-21 Yüzyıl), Ankara, 2006, s. 376-377 Akçağ yayınları,

[20] Yaşar Kalafat,”Sarıkamış” Serhat Kültür, Tarih Kültür Haber Dergisi, Ocak-Şubat 2013 s.8—9-

[21] Velî Kültü için bk. A.Y. Ocak, Türk Halkı İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkıbeleri, Ankara, 1984.

 

[22] S. Güngör, a.g.e.

[23] B. Ögel, a.g.e., s. 285; D.W. Eberhard, a.g.e., s. 67.

[24]      B. Ögel, a.g.e., s. 92-3; A. İnan, Türk Dini Tarihi, s. 31-38.

[25]      B.Ögel,a.g.e., s.290-1.

[26]      Z. Başar, İçtimai Âdetlerimizİnançlarımız ve Erzurum İlindeki Ziyaret Yerlerimiz, Ankara, 1972. Ayrıca, Babalar için bk. M. Fuad Köprülü, “Baba” maddesi, İslâm Ansiklopedisi, Milli Eğitim Bakanlığı Yayını, 1961.

[27]      B.Ögel,a.g.e.,s. 296.

[28]      B. Ögel, Türk Mitolojisi, İstanbul, 1971, Cilt II, s. 286.

[29]      S. Divitçioğlu, a.g.e., s.106.

[30]      M. Radloff, Sibirya’dan, İstanbul, 1954, Cilt I, kısım: I, s. 96.

[31]      A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 32.

[32]      H. Tanyu, Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Ankara, 1968, s. 107.

[33]      Bu taş, A. İnan’ın verdiği malumata göre, büyük Türk Tanrısı tarafından Türklerin cedd-i âlâ’sına (Ulu ata’sına) verilmiştir. Bk. A. İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, s. 160.

[34]   Yaşar Kalafat, “Güney Doğu Anadolu’da Altay Halk İnançları” Aşiretlerde Mitolojik Bulgular, Berikan, Ankara 2012,  s. 7–23

[35]      H. Işık, Dersimli Memik Ağa, İstanbul, 1990, s. 44

[36]    İ. Sungurluoğlu, Harput Yollarında, İstanbul. 1968, s. 104.

 [37] İsmet Alpaslan, “Sarıkamış Harbin’nin Halk Şiirine Yansımaları” Uluslar arası Sarıkamış Sempozyumu, 3-5 Ocak 2013 Sarıkamış

[38]  Ali Güneş, “Sarıkamış” Ali Berat Alptekin-Abdurrahman Güzel, Geçmişten Günümüze Aşıkların Dilinde Sarıkamış, Yayına Hazırlayan; Bingür Sönmez, Omania İstanbul, 2010, s.85

[39] Yağız Ozan/Oğul, “Geliyor” Ali Berat Alpteki-Abdurrahman Güzel, Geçmişten Günümüze Aşıkların Dilinde Sarıkamış, Yayına Hazırlayan; Bingür Sönmez, Omania İstanbul, 2010, s. 64,

[40] Öksüz Ozan/Baba “Geliyor” Ali Berat Alptekin-Abdurrahman Güzel, Geçmişten Günümüze Aşıkların Dilinde Sarıkamış, Yayına Hazırlayan; Bingür Sönmez, Omania İstanbul, 2010, s.64

[41] Hüseyin Yazıcı/Âşık Sümmanoğlu, “Soğanlı Dağı” Ali Berat Alptekin-Abdurrahman Güzel, Geçmişten Günümüze Aşıkların Dilinde Sarıkamış, Yayına Hazırlayan; Bingür Sönmez, Omania İstanbul, 2010, s 86,

[42] Dursun Doğan/Aşık Kevseri, “Sarıkamış Şehitleri”, ” Ali Berat Alptekin-Abdurrahman Güzel, Geçmişten Günümüze Aşıkların Dilinde Sarıkamış, Yayına Hazırlayan; Bingür Sönmez, Omania İstanbul, 2010, s. 71–72

[43]  Mustafa Bilir/Aşık Obalı, “Sarıkamış’te” Ali Berat Alptekin-Abdurrahman Güzel, Geçmişten Günümüze Aşıkların Dilinde Sarıkamış, Yayına Hazırlayan; Bingür Sönmez, Omania İstanbul, 2010, s. 72-73

[44] Nihat Sönmez(Ozan Nihat, “Allahuekber’de Dondurdu Beni”, Ali Berat Alpteki-Abdurrahman Güzel, Geçmişten Günümüze Aşıkların Dilinde Sarıkamış, Yayına Hazırlayan; Bingür Sönmez, Omania İstanbul, 2010, s.75

[45] Kaynak Kişi; Prof. Kadir Kadirzade

[46] Aşık Mevlüt İhsanî “Soğanlı”, Ali Berat Alptekin-Abdurrahman Güzel, Geçmişten Günümüze Âşıkların Dilinde Sarıkamış, Yayına Hazırlayan; Bingür Sönmez, Omania İstanbul, 2010, s.103–104,

[46] Kaynak kişi Adem Balkaya

 

[47] Mustafa Yıldırım, “Enver Paşa”, Ali Berat Alptekin-Abdurrahman Güzel, Geçmişten Günümüze Âşıkların Dilinde Sarıkamış, Yayına Hazırlayan; Bingür Sönmez, Omania İstanbul, 2010, s.65–66,

[48] Kaynak kişi Adem Balkaya

[49] Yaşar Kalafat, “Sarıkamış” Serhat Kültür, Mayıs- Haziran 2011 s. 10–11

[50] Yusuf Polat/Âşık Polatoğlu, “Sarıkamış’ta” Ali Berat Alpteki-Abdurrahman Güzel, Geçmişten Günümüze Âşıkların Dilinde Sarıkamış, Yayına Hazırlayan; Bingür Sönmez, Omania İstanbul, 2010, s.87,

[51] Osman Erten/Âşık Osman Feryadi, “Var” Ali Berat Alpteki-Abdurrahman Güzel, Geçmişten Günü smüze Âşıkların Dilinde Sarıkamış, Yayına Hazırlayan; Bingür Sönmez, Omania İstanbul, 2010, s. 88,

[52] Yaşar kalafat, “Sarıkamış” Serhat Kültür, Mayıs- Haziran 2011 s. 10–11

[53] Zeki Altunsay/Aşık Hayali, “Yiğitler Şimdi Yatar Burada”, Ali Berat Alpteki-Abdurrahman Güzel, Geçmişten Günümüze Aşıkların Dilinde Sarıkamış, Yayına Hazırlayan; Bingür Sönmez, Omania İstanbul, 2010, s. 76–77

[54] Elnur Kelbizade, “Sarıqamış’dan Jaleye Mektub-Sarıkamış Defterinden 05 Ocak 2013 Sarıkamış

[54] A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 6.

[55] Bu türden tespitlerin sayısını artırmak zor değildir. 93 harbinden sonra Sarıkamış merkezde yapılan Ortodoks kilisesi Sarıkamış kurtulduktan imamlık yapacak olan Hacı Abdullah, “Bu kilisenin cami olduğunu görmek bana nasip olsun bir gözüm de kör olsun” der. Bu camiye imam olarak atandığı gün odun kırarken gözüne sıçrayan bir odun kıymığı gözünün kör olmasına yol açar ve hemen şükür namazı kılar. (Kaynak; Tuncer Öğün) Dağıstan’da kalmakta olduğumuz yurtta bakıcılık yapan bir kadın bizim Müslüman olduğumuzu öğrenince “Allah’a ahtım vardı. Burada tekrar Müslüman görebildiğim günü görmeden canımı alma diye” hamdolsun gözüm açık gitmeyeceğim” demekteydi. Yaşar Kalafat, ww.w.yasarkalafat.info

[56] Nurhan Aydın, Her Yönüyle Sarıkamış, Erzurum, 2006, s. 374

[57] Yaşar kalafat, “Sarıkamış” Serhat Kültür, Mayıs- Haziran 2011 s. 10–11

[58] Nurettin Topçu, Mevlana ve Tasavvuf, İstanbul, 1974, s. 9

[59] Bahtiyar Vahapzade  Şehit Mezarları ( Hazırlayan Yavuz Akpınar) İstanbul 1979

[60] Padişahın et kızartmak için kazdırdığı çukurda et yenilmeye hazır hale gelince Hudai hz. etin zehirli olduğunu açıklar ve yenilmesini engeller. Bu et bir köpeğe verilir ve köpeğin öldüğü görülür. Kazılan çukur incelenince orada bir zehirli yılanın parçaları görülür.

Hudai Hz. lerinin zehirli topraktaki zehiri görebilmesi Hudai hz..kalp gözleri ile cemadattan bir yaratılmış olan toprakla ve hayvanattan bir yaratılmış olan yılan ile hal dili vasıtasıyla temas kurup sade insanın göremeyeceği şeyi keşfetmeleri ile izah edilebilmektedir. Vatan müdafaasında toprağı ile taşı ile akarsuyuyla, biniti ile aynı ruhu taşıyan yaratılmışlar hal dili anlaşıyorlardı. Yaşar Kalafat, “Üsküdar Yatırları ve ‘Şuheda İnancı’ ndaki Devamlılık-Diyanet işleri Başkanlığı Arşiv Kayıtlarına Göre” www.yasarkalafat.info