VIII. ATATÜRK KONGRESİ – GENCE-ŞİRVAN SEYAHAT GÖZLEMLERİ

     VE

TÜRK HALK İNANÇLARI KÜLTÜRÜNDE ‘KIZIL’IN MİTOLOJİK İÇERİĞİ

 

                                                                                                                             Yaşar Kalafat

 

GİRİŞ:

VIII. Uluslararası Atatürk kongresi 13-15 Ekim 2015 tarihleri arasında Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi ve Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Tarih Enstitüsü tarafından Azerbaycan ilk başkenti Gence’de gerçekleştirildi ve kongrenin bitiminde Şeki Hanlığının merkezi Şeki şehrine ve köylerinden birisi olan Qah Reyonunun Oncallı Kentinde Yunus Emre ve Taptık Emre Ziyaret yerlerine gidildi. Bu yazıda kongre ve seyahatlere dair bilgi verilirken, batı Türklüğünün kök hücrelerine dair yapılabilen tespitlere yer verilmiştir.

Kongreye; Türkiye ve Azerbaycan’ın yanı sıra Rusya Federasyonu, Polonya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Bulgaristan, Özbekistan, Gürcistan, Hindistan, Sırbistan, İtalya, Kırım Cumhuriyeti’nden 160 bilim insanları katılmıştır.

Bu yazımızda izleyebildiğimiz bildiriler, bölgeye dair evvelce yaptığımız gözlemlerin karşılaştırılması, gezilen yerlerdeki alanımızla tespitler ve arayışı içerisinde olduğumuz mitolojik bulgulara dair açıklamalara yer verilmiştir.

METİN

Gence’yi ve Azerbaycan’ın bu bölgesini Gürcistan’a kara yolu ile geçtiğimiz 15-16 yıl evvelki seyahatlerimizden görmüştük. Yollar, içlerinden geçtiğimiz kasabalar bariz şekilde mamurlaştırılmıştı. Genceli Nizami’nin anıtı çevresi ile yeniden düzenlenmiş adına modern bir kültür merkezi yapılmıştı. Keza Cevat Han’ın türbesi, makberi, mescidi restore edilmiş çevresi parklarla donatılmıştı. Hemen yanında çok büyük ve modern bir senfoni sarayı yapılmaktaydı. Gence’de de Bakü’de olduğu gibi ülkenin yetiştirdiği edebiyat, fikir ve devlet adamlarının heykelleri ile süslenmiş yakından inceleyemediğimiz bir binaya rastladık. Biz akademi ve üniversite kütüphanelerine yayınlarımızdan getirmiştik, ilgililere teslim ettik ancak binalara zaman sınırlılığından giremedik.

Bize göre Gence şehri Bakü’den daha şirin, ilaveten yeşil semtleri ile daha sakin bir şehir. Ünlü Nesimi’nin buradaki heykeli Bakü’deki kadar şahane değildi. Bilhassa evlerin ve ticaret hanelerin süslediği trafiğe kapalı tarihi caddesi var ki biblo gibi. Gence ’de üniversite öğrencisi olan bir genç olmak isterdim.

Gence’de birisi kısmen faal 2 kilise var. Çok istememize rağmen cemaatten kimse ile görüşemedik. Esasen Türkçe bilen bir yaşlı Gregoryen inançlı hanımla görüşebilip halk inancı içerikli bazı takıntılarımızı aydınlatmak istiyorduk. Gence’de de Gregoryen inançlı Türklerden bulunduğu duyumunu almıştık.

Şeki’yi Gence ile kıyaslamak tabii ki mümkün değil. Çok daha küçük oldukça köhne tarihi bir yerleşim yeri. Burada da geçmişin hatırası kiliseler var. Bir cami görebildik. Esnaf küçük tezgâhlarda turistik eşya satmaya çalışıyor. Ancak yerli imalat orijinal bir şeyler pek yok. Burada tarihi hanlar ve benzeri yapılar restore edilmek istenilmiş, ancak maalesef içler acısı bir durumdalar. Bunlardan Han Sarayı en itinalı binadır. Önünde benzeri Türk saray ve camilerinin önünde olduğu gibi asırlık iki çınar var. Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Tarih Bölümü Başkanı, Her yıl yapılan Uluslararası Nahcivan sempozyumlarından katılımcıların yakından tanıdıkları Prof. Dr. Yagup Mahmudov’un memleketi olduğu ve milletvekili seçildiği burada misafirleri için çok yoruldu. Han sarayındaki salonlar hayat ağacı, tavus ve Zümrüdü Anka gibi mitolojik de olan bitki ve hayvan resimleri ile bezenmişti. Sarayın Yazlık bölümü tamamen yıkılmıştı. Bizler kışlık bölümünü gezebildik.

Yüksek Kurum’un ilgili bütün personeli etkinliğe fevkalade candan davranarak katkıda bulundular. Her seviyedeki personeli ilk günden kongrenin son anına kadar katılımcıların yanında idiler.

İlginçtir, bu kongrenin bildirilerinde de, hatıralarından, günlüklerinden, resmi raporlarından bahsedilenler hep yabancı kimseler oldu. İnsan şunu düşünmekten kendisini alamıyor Türk ve İslam diplomatları oku yazar değiller mi? Türk ilgili aydını neden gözlemlerini yazıp paylaşıma arz etmez, arşive katkıda bulunmak istemez.

Han Sarayı’nda Şeki Hanlarına dair bilgi veren bir broşürün hazırlanmış olması bize göre pek yakışırdı. Anlatılanları gördüklerimizi not alarak başa çıkmak mümkün olmuyor. Esasen Gence’de Haydar Aliyev adını taşıyan Kültür Sarayında sergilenen kitaplardan vaat edilmesine rağmen bütün uğraşlarımıza rağmen temin edilmeleri mümkün olmadı. Bunlar Gence Tarihi, Kuzey-Batı Azerbaycan Tarihi, Ermeni Yaalanları, Nahcivan Tarihi gibi akademik yayınlardı. Bu arada katılanlara verilen çantalara bildiri özetlerini içeren bir kitapçık da konulabilirdi. Böylece iki gün üçer salon beşer oturumdan oluşan kongrenin takip ve bildirilerden yararlanma daha fazla olabilirdi.

Gence merkezinde başka bir kültür sarayına daha gidebildik. Burası çok modern ve yeni yapılmış 4-5 katlı bir bina idi. Bu katlardan birisinde 12 yy. Farsça rubailer yazan Türk şairesinin rubaileri Türkçeleştirilerek sergileniyordu. Beher rubai ayrı tabloda resimlenmişti. Rafail Hüseyinov’un kitaplaştırdığı rubailer hakikaten güzeldiler.

Gence Müzesi’ni İ. Tellioğlu grubumuz için resimledi. Burada daha ziyade arkeolojik bulgular az sayıda da etnografı bulguları vardı. Azerbaycan Türk tarihinin bir döneminde önemli yer tutan Albanlarla ilgili bulgular Alban haritası ve kazIı bölgeleri ile birlikte tanıtılıyordu. Albanlar konusu 2000’li yılların başlarında Azerbaycan aydının gündeminde önemli bir tutuyordu. Ermenilerin Kafkasya’nın ilk Hristiyan topluluğuyuz diyerek Hristiyan dünyasına duygu sömürü yaptığı dönemlerde Albanlar’ın Turanî bir halk hatta Türk olabilecekleri üzerinde duruluyor. Bizim de katıldığımız uluslararası Alban sempozyumları yapılıyordu. Azerbaycanlılığın etnik kimliği anlatılırken ülkedeki gayri Müslüm toplumların Azerbaycanlılığın kapsamında gösterilmesi Albanlar’dan hareketle yapılıyordu.[1]

Bu görüşe göre Türkler Azerbaycan topraklarına M.Ö. yerleşmişlerdir. Türk yerleşmesi bölgeye üç dalga şeklinde olmuştur. Birinci dalga M.Ö. VIII Yüzyıl sonlarından VII başlarına kadar sürmüştür. Bu dalga sonucu Kimmerler, İskit ve Sakalar Kafkasya’ya yerleşmişlerdir. İkinci dalga II-IV Yüzyılda Hun kabilelerinin göçü ile başlamıştır. Üçüncü dalga ise Selçukluların buraya yerleşmeleriyle yaşanmıştır.

 

Salonlardan dikkatimizi çeken Yeni Azerbaycan Partisi Gence il teşkilat binasındaki bürolardan birisi ‘İdeoloji Şubesi’ idi. Diğer dikkatimizi çeken ise açılış ve kapanışın yapıldığı Haydar Aliyev Kültür Salonunda, bizim sempozyumumuzun kapanış oturumu yapılırken Azerbaycan ve Rusya Federasyonu arasında Kültür Anlaşması’nın yapılması idi.

Bildirilerin ilmi düzeyleri oldukça yüksekti. Alanımızla ilgili notlar almak yeni bilgiler edinmek imkânı bulduk. Ancak program çok yüklü idi. Bildirilerden sonraya bırakılan tartışma süresi çok kere benzerlerinde olduğu gibi kullanılamadı. Oturum başkanları arasında süreyi kullandırma noktasında bir eşitlik arama nafile idi.  Konuşmacılardan hemen sonra yapılamayan tartışmalar oturumların sonuna bırakılarak konunun dağılmasına yol açılıyordu. Bazı oturum başkanları, başkanlara ayrılmış özel konuşma süresi olmadığı halde, çok kere rastlandığı gibi, adeta korsan bildiri vererek rahatlıyorlardı.

Açılışın yapıldığı binadan sonra, diğer oturumlar Aqrar Üniversitesi, Yeni Azerbaycan Partisi Gence Teşkilatı gibi farklı farklı binalarda yapıldı. Binalarda salonlar bir arada ve yeterli idiler. Ancak benzeri diğer kongrelerde çok kere olduğu gibi bildirilerden sonra bildiriler konusunda özel temaslarla da fazla tartışma imkânı bulunamadı. Kanaatimizce tartışmalara ayrılacak süreler belirlenmeli, bu sürelerin kullanılmalarına imkân verilebilmeli ve bu süre uzun tutulmalıdır. Kongrenin değerlendirilme safhasında açılış konuşmalarında üzerinde durulan hususlar ile alınabilen hâsıla ölçülebilir normlarla tespit edilebilmelidir. Böylesi bir uygulama çok yararlı olan kongrenin yararlılık nispetini artıracaktır.

Yapılan geziye rağmen araştırmacılar müze, galeri, kütüphane türünden mekânlarla tanış olamadılar. Sosyal doku ile tanış tanışılamadı. Alış verişe İlgi duyanlar az çok vakit bulunabildi, ancak mesela bir köy evine gidilemedi veya esnafla yakın temas kurulamadı. Bu türden ihtiyaçlar daha ziyade otel personeli veya taşıtların sürücüleri ile diyalog kurularak karşılanmaya çalışıldı. Araştırmacının ‘gidince yüzeysel de olsa bir yoklarım’ dediği hususlara benzeri diğer etkinliklerde olduğu gibi fazla vakit bulunamadı.

Bu arada alanımızla ilgili bazı tespitler yapabilme imkânı bulduk. Bunların içerisinde ‘kızıl’ etrafında oluşan inançlardan hareketle bazı derinliklerin yakalanması bizin için mümkün oldu.

Gence çocuk sünnet toylarında çocukların sünnet kıyafetleri olur ve bu ağ kaftanın üzerine kızıl kuşak bağlanır. Ayrıca sünnet kıyafetinin şapkasında kızıl bezeğimsi kızıl bir nokta ve arkasında da kızıl bir hat olur[2].

Gelinin yüz örtüsü kızıl bir tülden olur. Kına gecesinde de gelinin yüz örtüsü keza kızıl tür olur ve oturduğu sandalyenim altında kızıl bir örtü bulunur.

 

Gence’de gelin kız baba evinden çıkarken evin eşiğinden dışarı çıkmadan aileden bir erkek babası veya ağabeyi olmazsa erkek kardeşi onun beline kızıl bir kuşak bağlar. Bu kuşak üç defa bağlanır, ilk ikisinde bağlandıktan sonra açılır, üçüncü bağ artık açılmaz ve bu esnada ona,

Anam bacım kız gelin

Eli yüzü düz gelin

Yedi oğlan isteriz

Bir tane de kız gelin denir.

Hayır dua yapılır nasihatte bulunulur.[3]

Halkı Sünni ve Şii İslam’dan oluşan Gence ve çevresinde Al/Hal Avradından korunmak için annenin etrafına konulan ve koruyuculuğuna inanılan nesnelerin arasında kızıl renkli bir şeyin bulunması muhakkak istenir. Bazı hallerde annenin karyolası etrafında kızıl bir ip veya kızıl bir şerit dolandırılarak bağlanır. Kullanılan bu bağ malzemesinin rengi kızıl olur.[4]

Hal karısından anneyi ve bebeğini korumak için onun etrafına konulan koruyucuların arasında mutlaka kızıl renkli bir şey bulundurulur. Kızılın al avradından koruyucu özelliği olduğuna kızıl renkten al karısının korktuğuna kaçtığına inanılır.

Gence ve çevresinde yas giysisinin rengi karadır. Yas evine taziyeye gelenler de kara giysi giyerler. Mevlit ve mersiye meclislerinde de koyu renkler tercih edilir. Süslü ve parlak elbise giyilmez. Bu toplumda yas bayrağı kızıl ve karadır. Mezar taşının baş kısmına kadınlar için kara kızıl ve erkekler için taşın bel kısmına kızıl kara bez bağlanır.[5] Yaşlılar için ise kara bez bağlanır.

Kuzey Azerbaycan Türk kültür coğrafyasında ölen kimsenin asker oluşu, gurbette ölmüş oluşu, genç veya yaşlı oluşu hallere göre mezarına takılan 3-5 renk şeridin renkleri farklı olur[6].

Azerbaycan Karacı toplumunda düğün evinin ve yas evinin kapısına asılan temsili bayraklarla o evde yas veya toy olduğu anlatılır[7].

 

 

Gence halk inançlarında cenaze evinin kapısına asılan veya takılan kurdele veya bezlerle ölen kimsenin cinsiyetine dair çevreye mesaj verilir. Ölen kimse kadın ve genç ise kapıya kızıl ve kara bez veya kurdele asılır[8].

Cenazenin tabutuna genç kızlar için kızıl bant veya Kızıl kuşak bağlanır.[9]

Bu toplumda Nevruz bayramında da giysilerde kızıl renk hâkimdir. Yas bayrağı kızıl ve kara olur. Mezarların baş taşına kadınlarda taşın baş kısmına ve erkeklerde taşın beline kızıl kurdele veya bir kızıl bez sarılır. Yaşlı kimselerin baş taşına sadece kızıl bez bağlanır[10].

Gelin veya genç kızın tabutuna onun genç bir bayan olduğunu göstermesi için tabutuna kırmızı bir kurdele veya kırmızı bir bez bağlanır.

Gence’de yas rengi karadır taziyeye gelenler de yas evi de bilhassa kadınlar kara giysi giyerler. Karalar giymiş olmak karalara bürünmek yaslı anlamına gelir. Bu ifade şekli Anadolu sözlü kültüründe de aynen yaşamaktadır.

Bu toplumda kızamık olunup hastalar kızıl dökünce hasta 21 gün kızıl giysi giyer ve 21 gün evin eşiğine, dışına kızıl döken kimse çıkmaz. Bu süre zarfında kızıl şerbet, kızılcık şerbeti içirilir ve kızıl şeker yedirilir[11].

İnanca göre her insan muhakkak kızıl/kızamık hastalığını geçirmek durumundadır. “hayatta iken kızıl çıkarmayanın kabirde kızıl çıkaracağına inanılır”[12] Bu inanç ve söylem Anadolu’da da yaşamaktadır.

Sempozyum münasebeti ile kızıl-mezar bağlantılı bulguları Goran kasabasının mezarlığında yerinde gözlemek mümkündür. Burası Gence yolu üzerinde daha ziyade mobilyacı esnafının yoğunlaştığı bir yerleşim yeridir. Gorlar, Goraniler Anadolu’da Zaza toplumu kapsamındadırlar. İran’da da Goranilerin olduğu bilinirken[13], buradaki Goran kasabasının halkı tamamen Türkçe konuşmaktadırlar.

Halk inanmalarında karanın alternatifi olarak ağ/ak bilinir bu farklı bir formattır. “El âlem al giymiş ben karalıyım” söyleminde karanın alternatifi ak değil aldır. Al/ Kızıl’da anlatılan mistik mitolojik güç ak/ağdakinden farklıdır.

Ölen bir kimsenin şahsi eşyası, giysileri onun ruhu şad olsun diye bu toplumda fakire verilir. Ölen kimse ruhunu rahatlatmak, hatırasını yaşatmak için ona ait resim etrafında yakınları zaman zaman bir araya gelir ağlaşırlar[14].

Bu uygulama Türk kültür coğrafyasının hemen her kesiminde vardır. Ruhun bedenden ayrılması ile hayatın bitmediği inancı ile ilgidir. Ölen kimsenin ruhunun yaşayanlarla temas halinde olduğu, bu temas temasın çeşitli tezahür şekillerinin olduğuna dair çeşitli inanç ve uygulamalar vardır. Bu inanç Türk kültür tarihi yazıya geçildiği ilk dönemlerinden itibaren varlığını sürdürür ve tul inancı olarak bilinir[15].

Ayrıca ölen kimsenin adına dinen kutlu olan günlerde o rahmetle anılarak, adı çekilerek, ismi söylenilerek oda, ateşe onun adına tuz atılır[16]. Bu uygulama tuzun çeşitli şekillerde saçı olarak kullanıldığını gösterir. Aras vadisinde ve Anadolu’nun bazı yerlerinde de farklı uygulamaları vardır[17]. Nahcıvan ve Iğdır ağıtlarında oldukça yaygın izleri vardır.

Bu paltar hasa paltar

Tus olup nese paltar

Ölüp igid iyesi

Batıpdı yasa paltar.[18]

Tuzun toylarda da fonksiyonu vardır. Gelinin ve beyin başına çörek/ekmek, tuz dolandırılır. Buna tuz çörek kesmek denir ve bu uygulama bereket amaçlı yapılır[19].

Gelinlerin başlığına eskiden kuş tüyü, teleği takılırdı ve buna pata denirdi. Bunun için Puhu kuşu seçilirdi. Kız toyunda patanın tüyü, teleği kızıl/al ve oğlan toyunda ise ağ/ak olurdu.[20]

Kına gecesinde gelinin yüzünü örten tüle örpek denir ve bunun rengi kızıl olurdu. Örpek açılınca açan gelin kızın anlından öper ve ona yüz görümlüğü verirdi.[21]

Çörek pişirildiği zaman ilk pişirilen çörek/ekmek ite veya kuşa verilir. Bu toplumda “yerin payı, toprağın payı” inancı da vardır. Mahsul hasat edilince ilkin “yerin payını ver” denir. Yeri payını vermeyenin mahsulünden elinde bir şey kalmayacağına inanılır. Bol alınmış hasattın pişirilme döneminde ateşe de bir parça atılarak “ateşin payı” denir[22]

İhtilafı önlemek için görüşmelerde ortaya tuz ve çörek konulur, tuza çöreğe ant içilir.[23]

Ölmüş bir yakının yuhusunda, rüyasında gören kimse, Kur’an okutur, onun ruhuna gönderir. Ölünün ruhu için dinî bayramlarda, ölünün seneyi devri gibi dönemlerde ocakta helva çalınar, kavrulur, çevreye ikram edilir. 7. İmamın katli günü “imam sınan gün” her yıl 10 gün geri atar. Ölümün 3., 7., 40. Günlerinde mezara indirildiği gün Kur’an okutulur yufka ve helva hazırlanır kapıdan geçenlere ikram edilir. Eşiğin önünde ikram masası hazırlanır çay, limonata helva ikram edilir[24]

Gence halk inançlarında kırılmış eşya kullanılmaz kırılmış eşyanın atılması gerektiğine inanılır. Eşyası kırılan evde “göz vardı” denir. Nazarın defi için kırılan eşyanın evin eşiğinin dışına çıkarılması gerektiğine inanılır. Keza yanan bir eşya kısmen de yanmış olsa o artık kullanılmaz[25]

Gelin kız baba evinden çıkınca o evin eşiğinden çıkmadan evvel onun beline kuşak niyetine bir kurdele veya benzeri bir şey bağlanır. Bunu kızın ailesinden yakın bir erkek akrabası bağlar. Bağlarken iki defa bağlar açar üçüncü bağlayışından sonra açmaz.  Bu esnada üç defa,

“Anam bacım kız gelin

Eli yüzü düz gelin,

Yedi oğlan isterem

Bir tene de kız gelin”, der.

Kuşağın sağ tarafını erkek evinden bir kimse sol tarafına da kız evinden bir kimse mendil bağlar. Bu bağlanan mendillerle uğur bereket dilenilmiş olur. Bu kuşak ve mendiller, çiftler gerdeğe girinceye kadar açılmaz ve atılmaz.[26]

Halkın sözlü kültüründe “Kızıl olsun menim olsun” veya Kızıl olsun bir tane de fazla olsun” gibi alın kızıl makullüğüne inanıldığını gösteren sözler vardır.

Bölge halk inanç kültürünün derinliklerinde kızıl rengin ciddi bir yeri ve tarihi derinliği. Vardı. Sadettin Yağmur Gömeç ve İbrahim Tellioğlu arşivlerinden tanış olduğumuz İran minyatürleri kalmakta olduğumuz Ramada otelin duvarlarını süslüyordu.

Bu minyatürlerde devlet erkânına hizmet eden görevlilerin giysilerinde bir şekilde kızıl renk görmemek mümkün değildi. Makama götürülen atın eyerinde, eşrafın güneşliğinde, saray görevlilerinin giysilerinde muhakkak kızıl bir aksam vardır. Özel seyislerin giysileri diğerlerinden fark edilecek derecede bariz kızıldır.  Saray sazendelerinin başlıklarında kızıl semboller vardır. Birçok binadan saray kubbeleri kızıldır. Saraya mahsus av sahnelerinde okların ucu kızıldır. Saray ocağına ormandan odun taşıyan görevlinin giysisinin bir yerinde mesela çizmesinde kızıldan bir nişan vardır. Saray erkânına yemek servisi yapanlardan çeşnici başının da giysisinde kızıldan bir emare vardır. Mesela şalvarı kızıldır. Saray av partilerinde avlanılan hayvanlardan çıkan kan kızıldır. Av sahnelerinde şehzade konumunda olan olanların atlarının donu kızıldır. Bazı tablolarda şehzade konumunda olduğu anlaşılan kimselere ait atların kolan kayışları da kızıldır. Keza av sahnelerindeki hükümdarın atının donu da kızıldır. Avda hizmet verecek olan avcı kuşların kafalarının rengi de kızıldır. Komuta düzeyindeki askerlerin kılıçlarının kını kızıldır Huzura kabul edilen elçilerin giysilerinde kızıl görünmezken onların kabul gördükleri sergiler kızıldır. Makama hizmete çıkan üst düzey görevlilerin hepsinde değil de belirli bir kısmının giysilerinde kızıl renk göze çarpar. Vezir konumunda olanların ise kuşakları muhakkak kızıldır.

Devlet yetkililerinin taçları değil de tacın ortasından dikine çıkan kalem veya parmak gibi olan aksam kızıldır. Askerlerin miğferlerinin tepesinden çıkan bayraklar kızıldır. Bazı sahnelerde de savaştaki askerlerin mızraklarına takılı olan flamalar da kızıldır.

Hanedana mensup oldukları anlaşılan hatunların kaftanlarının rengi kızıldır. Ölen saray erkânı hatunun baş bandı kızıl, kaftanı yeşil, görünen iç giysileri kızıldır.

Bütün bu bulgulardan sonra Yeniçeri savaş andında yer alan ve Anadolu sözlü kültüründe varlığını sürdüren “Gök girsin kızıl çıksın, kılıcıma doğranayım” gibi ifadeler hatırlanınca kızılın ve göğün mitolojik bağlarını bulmak zor olmuyor.

Kızıl hayatın tüm safhalarında doğunda, kurbanda, kınada, toyda, savaşta, ölümde, ölüm sonrasında hükmünü sürdürürken, kızılla özdeşmiş olmak, adeta kut bağlantılı idi. Sanki kara budun kızılın koruyuculuğundan nispetince mahrumdu, nasipsizdi. Şahın hayatındaki kızılın yeri onun payınca idi. Yabancı kimse elçi de olsa, ona resmi itibar etmek farklı şeydi, onu da kızıla boyayarak kızılla anlatmak çok farklı ve adeta olmayan bir şeydi.

Kızıl koruyordu. Koruyucu kızılın koruyuculuğundan istifade etmiş olmak belki ona inanmak ve belki de ona zamanında saçı yapmış olmakla mümkündü.

Anadolu Türk Halk inançlarının mitolojik köklerini ararken, Türkiye’de ardı sıra yayınlanan İran mitolojisi yayınları dikkatimizi çekiyordu[27]. Yunan mitolojisi yayılma alanı kapsamına girmiş olmaktan sakınılırken karşımıza İran mitolojisinin girme engeli çıkmıştı.

İran mitolojisinin tarihi coğrafyası Anadolu’yu da M.Ö dönemlere kadar uzayarak kapsıyordu. Bu çalışmaların izahlarında yer alan kodlar ve kültler Türk mitolojisinin yapı taşları ile örtüştürülmüşlerdi. Diğer taraftan yaşayan İran Sözlü kültürü ile İran mitolojik dönemi arasında bir süreklilik vardı.

Anadolu Türk mitolojisinin tarihi derinlikleri aranırken 12. Yy. dan evveli için Altay Türk coğrafyası verilerine başvurmak zorunda kılınıyordu. Bilinen bir süreklilik pek kurulamamıştı.

Anadolu halk inançlarında kızıl rengin izahında olduğu gibi Zerdüştî’me veya İsrailyat izahı yoktu. Bunların tespiti Alevî inançlı halk kesiminin inançlarında daha yoğun mehaz içeriyordu. Bu konudaki bilgiler şekillendirilmemiş veya ilişkilendirme oldukça yüzeysel kalmıştı.

Gence’de ve Şeki’de yaptığımız tespitler kızıl etrafında oluşan inançlarda olduğu gibi bize kopuk bulguları ilişkilendirmek ve teşhise yönelme imkânı vermiştir.

 

Buna göre; Anadolu’da bilhassa kırsal kesimde kızıl etrafında oluşmuş yaşayan inançların kaynağını bulabilmek için Azerbaycan ve bilhassa Güney Azerbaycan Türk halk inançları mitolojik boyutları ile bilinmeli idi. Bu bilinçlenme bizi Türk halk inançlarının batı Türklüğündeki götürebilecek, yukarıda da değindiğimiz süreklilik ihtiyacı da kopukluktan kurtarılacaktı. Bu itibarla alanımızla ilgili hâsıla bakımından çok mutluyuz.

İran Türk halk inançları kültüründe Şii İslamin dışında bir boyut daha vardı ve bu boyut gün ışığına çıkarılmalı idi.

Anadolu Türk İslam anlayışının kırsal kesimindeki yapılanması ile Bütün Azerbaycan Türk İslam anlayışının kırsal kesimdeki yapılanmasının arasında bir kırılma yaşanmıştır. Bunlardan Anadolu ki yapıyı Sünni İslam ve Azerbaycan’daki yapıyı ise Şii İslam örtülemiştir. Günümüz halk inançlarından yola çıkılarak mitolojik döneme yapılacak seyahatte İran halk inançlarının içerdiği mitolojik şifrelerin formüle edilmeleri daha kolaydır.

Üzerinde durmaya çalıştığımız husus Şia ile Sünni İslam’ın arasındaki velayet ve imamet ihtilafı değildir.

Şia içerisindeki Caferilik veya Hüseynilik gibi tartışılması alanımızı aşan konular da değildir.

Anlatmaya çalıştığımız husus Anadolu halk inançlarından yola çıkılarak Türk mitolojik kimliğini inşa sürecinde bir kısım Alevi Türk kesimin inançlarındaki veriler, yoldaki işaret taşları gibidirler. Bu taşların belirtilmeğe çalışılan özelliğini bir kısım Azerbaycan Türk halk inançlarında net olarak görmek mümkündür.

Bu noktada Safavi Şia’sının, Şii-Caferi İslam’daki yerinin inanç özellikleri ile birlikte bilinmesi gerekir.

İran Şia’sının içerisinde Kızılbaşlığın halk inanmalarına olan yansımasının bilinmesi bu noktada önem arz etmektedir.

İran’da bulunduğumuz dönemde Kum’un İslam anlayışı, İran’da yaşamakta olan İslam’ın bu türüne karşı olduğunu Dinler arası Diyalog Merkezi’nden sonra görüşmek imkânı bulduğumuz mezhepler arasında Diyalog Merkezi’nin açıklamalarında görmüştük Merkezin açıklamalarında özetle Anadolu Sünni İslam’ının türevleri ile birlikte nasıl bir Alevilik var ise, İran Şii İslam’ının da bir Kızılbaşlığı var[28] ve bu toplumun mensupları Türk veya çoğunluğu Türk’tür.[29]

İran Şiası veya Fars Şiası içerisinde Kızılbaşlık anlatılırken;

“Safafi dönemi 16 ve 17 yüzyıllar olup Nadir Şah ve Kaçarlar dönemini de kapsar. Şah Abbas döneminde devletin İslam anlayışında Farslaşma, Fars İslam’ı anlayışı belirginleşir. Şii-Caferî İslam Fars ve Türk halkta aynıdır ve bu çevrede fars Şiiliği ağırlığını hissettirir. Şah Abbas Kızılbaşlığa son veren kimse olarak bilinir. Kızılbaşlık inancını tam temsil eden şah İsmail’dir. Şah İsmail Şialığı ile Fars Şialığı farklıdırlar.” Açıklaması yapılmaktadır. Adeta Yavuz ve Hilafetin Osmanlılara gelmesi ile başlatıldığı ifade edilen Osmanlılardaki Arap İslam’ı anlayışını izah eden bir açıklama yapılmaktadır.

Biz bütün dinlere, mezhepleri ve uzantıları ile birlikte saygılıyız. Araştırmacı kimliğimizle yanlı olmak gibi bir tercihimiz de olamaz. Üzerinde durmaya çalıştığımız husus, uzun süreden beri üzerinde çalıştığımız halk inançlarında yaşayan bazı verilerden hareketle batı Türk mitolojisi çalışmalarının derinleştirilmesidir. İnançla göç, mitolojik köklerin de göçüne yol açabilmektedir. Bu noktada halk inançları canlı mitoloji kaynaklarıdırlar.

Türk kültüründe kızıl-al konusunu arkaik inanç boyutu ile izah edebilmek, Safafi Türklüğü ile Osmanlı Türklüğünü mitolojik dönemden itibaren kültürel bağları ile izah edebilmek demektir. Türk-Türkmen kültürünün bu anlamda ele alınabilmesi, bu konuda Türk tasavvufu ile Türkçe kadar bu iki toplumun köken birliğini izahta önem arz eder.

Bahattin Ögel[30]’in ve Abdulkadir İnan’[31]ın Türk mitolojisinde Al/Hal Bastı inancına açıklık getirirlerken inancın Eski Türk inanç Sisteminin bir bakiyesi olduğunu anlatırlar. Türk halk inanç dünyasının her kesiminde varlığını çeşitli efsanelerle sürdüren bu inanç ile ilgili Aras Vadisi’nden yapılan tespitler, altın anlamında da kullanılan kızıl ile al renk anlamında kullanılan kızıl ilişkilendirmesi bakımından daha zengindir.

Türk kültür coğrafyasının bu kesiminde kırklı bebeğin ziyaretine giden kimsenin üzerinde altın var ise bu ziyaret şekli altının bebeği basacağı inancından hareketle uygun bulunmaz. Böyle hallerde kırklı çocuk bulunduğu salondan dışarı çıkarılır. Üzerinde altın olan kimse salona alınır, kırklı çocuk daha sonra salona alınır. Böylece altın, kızıl çocuğun üzerine gelmemiş olur.

Zahı/Lohusa kadın ve bebeğini Al nenesi karısı basması diye onları ziyaret edenler onlara hediye olarak Kızıl/Altın takarlar.[32] Böylece bu tür ziyaretlerde anne veya bebeğe altın takmanın ekonomik boyutundan ziyade mitoloji içerikli inanç boyutunun da olduğu söylenebilecektir. Nitekim Kına Gecesi’nde al örtü altındaki geline, ak giysili ak kuşaklı sünnet olan çocuğa hediye olarak kırsal kesimde altın takılır.

Aras vadisi Türk kültür coğrafyasındaki bir inanca göre ağzında altın dişi olan anneyi al karısı ve kara kura basmaz[33]. Al karısından korunmak için annenin etrafına konulan eşyaların arasında al rengin bulunmasına önem verildiğini belirtmiştik.

Halk inançlarında basmak-basılmak şeklinde bilinen bir inanç vardır. İki kırklı anne birbirlerini basabilecekleri gibi, cenaze, yeni kesilmiş hayvanın eti, kırkı çıkmamış hayvan yavrusu da kırklı bebeği basabilir inancı vardır. Basılmak korunmada olduğu gibi basılmışlıkdan kurtulmanın da çareleri olduğuna dair inançlar vardır[34].

Kültür coğrafyamızın bu kesiminde sözlü ve yazılı edebiyat bağlantılı “ Al giyip tahta çıkmak” gibi özlü bir söz vardır. Bu söz geçmişteki yönetim şekillerinden gelmektedir. Devlet yöneticisi, padişah, hakan veya şah, idam hükmü veya savaş kararı verecek ise tahtına al giyerek çıkarmış. Devlet çapında önemli kararların, karar kıyafeti al renkmiş[35].

Aras Vadisi Türk halk kültüründe Kızıl Yıla/İlan’ın yılanlar âleminde önemli bir yerinin olduğuna inanılır. Kızıl Yılan’ın itibarı ağzındaki kocaman kızıldan gelmektedir. Bu yılan tükürük atmakta ve bu tükürüğün sarılık hastalığına şifa olduğuna inanılmaktadır[36]. Kabul görmüş yaygın bir kanaat olmamakla birlikte, Sarı Albastı olarak bilinen kara iye ile sarılık hastalığı arasında da ilişki kuran çevreler de vardır.

Kıızıl-al ile kanın rengini ve buradan hareketle Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in şehitliğini ilişkilendiren çevreler de vardır. Kan, kanın kutsallığı, kanda kutsiyet aramak kızılla ilişkili olmakla birlikte oldukça farklı bir inançtır. Kızıl Elma’nın kızıl oluşu tesadüfü olmamalı.

Koç katımında Azerbaycan ve Aras Vadisinde koça altın/kızıl takılır, koç kızılboya, kırmızı kurdele ve kına ile süslenir. Azerbaycan’da koçların hündüllerine, iri yarı olanlarına Kara koyun, Kara koç ve küçük olanlarına da ak koyun ak koç denir.

Şeki’den sonra Gak reyonuna Yunus Emre ve Taptık Emre mezarlarına gittik. Burası Şeki’nin 80-100 km. Kuzey batısında Gürcistan sınırına yakın Uncalle köyündeki Oğuz Mezarlığı olarak bilinen yerde idi. Yol boyunca Kıpçak gibi tarihi isimler taşıyan yerleşim yerlerinden geçtik.

Oğuz Kabristanındaki içerisinden tarihi mezar taşlarının korunmak için toplandığı mekânda etrafı duvar çitle muhafaza altına alınmış asırlık ağaçların dallarına kara, ak ve al adak bezleri asılmıştır.

 

KIRMIZI İLE BAĞLI AĞAÇLARININ YANINA VEYA YER OLMAZ İSE HEMEN ONLARDAN SONRA KONULABİLİR

Bu alanda dikkatimizi çeken bir diğer kutsal mekân da Bozkır Kültürü’nden tanıdığımız ve Anadolu’dan örnekleyebildiğimiz kutsal kabul edilen taş yığınları idi. Bunlar >Altaylar ve Türkistan Türk kültür coğrafyasında ovoo/oboo olarak bilinmektedirler. Bunlar çok kere yerleşim yerlerinin giriş ve çıkışlarında, derbentlerde sapa dağ kavşaklarında yol iyesi için oluşturulmuş saçı mekânlarıdırlar. Uzak yola çıkan kimseler saçı olarak taş koyar ve buradaki ağaç ve çalılara adak bezi bağlarlar. Anadolu’da varlığını daha ziyade Alevî inançlı İslam kesimin kırsal bölgelerinde görülen ve Dede Durağı, Dede Uğrağı, Dede Yatağı gibi isimlerle bilinirler.  DİĞER OVOO/OBOO RESMİ İLE AYNI SAYFAYA KONULABİLİR

Bu mekândaki bazı ulu ağaçların köklerine yakın yerlerine veya gövdelerine kızıl/al bir kurdele veya şal Bir kısım mezar kitabeleri ayrıca duvar çitle özel korumaya alınmışlardı. Buralarda mum yakıldığına veya adak bezi bağlandığına dair bir işaret yoktu.

Baş ve ayak mezar taşlarından mezar oldukları anlaşılan bir kısım mezarlarda da ovoo/oboo intibaı bırakan taş yığınları vardı

Mekânı tanıtan levhadaki bilgiye göre burası Oğuz Kabristanıdır. Hacı Taptuk/Taptık ve Şeyh Yunus Emre Ziyaretidir. TaptuK/ Emre Hacı Taptuk Baba ve Yunus Emre de Şeyh Yunus Emre olarak tanıtılır. Yunus Emre Türk halk sufi şiirinin görkemli temsilcilerinden olup hayatının büyük bir bölümünü Anadolu’da Hacı Taptuk Baba’ya müritlik yapmakla geçirmiştir. Kaynaklar 10 muhtelif yerde kabirlerinin olduğunu belirtir. Hocası Taptuk Emre’nin isteği üzerine Yunus’un mezarı hocasının mezarından bir kısım daha yukarı yapılmıştır. Yunus Emre’nin Taptuk Emre’ye olan muhabbetini;

“Yunus aydur, er guluyam taptığımız dost yüzüdür.

İş bu söze inanmayan ede bilsin ettiğini” şeklinde ifade etmektedir.

Zeynelabidin Makas yaptığı bir çalışma ile Azerbaycan’ın Şeki, Zagalata, Qah gibi bölgelerinde bulunan Yunus Emre ve Taptık Emre mezarlarını tanıtmıştır[37].

BU YAZI GİRİŞ LEVHASININ YANINA VEYA ALTINA KONULACAK

Burası çevre halkı tarafından kutsal bilinir ve ziyaret edilir, denişlmektedir. A

 

 

 

 

 

MİNYATÜRLERDEN SONRAKİ İLK RESİ BUNUN YANINA KABRİSTANI TANITAN LEVHA KOUNABİLİR

Kars’ta birkaç tane farklı halk oyunları kıyafeti vardır. Bunlardan birisi “çoban” olarak bilinir. Bu kıyafette al, ak ve kara hâkimdir. Canlandırdıkları oyun “Çoban Raksi” olarak bilinir. Giyimdeki çizmenin ismi” civeki”, bellerindeki kuşak ise “fişeklik” dir.

 

 

 

 

Buraya şamil kıyafeti girecek, taşıştık çıkmıştı ama şimdi görünmüyor

 

 

 

 

 

 

Keza bazı oyun ekiplerinin Şeyh Şamil kıyafetinde de kızıl/al hakimdir.

Kars müzesindeki erkek ve kadın kaftanlarında daha ziyade al, kızıl ve onların muhtelif topları hâkimdir

 

 

Keza şallar, örtüler ve seccadelerde de kızıl ve alın çeşitli tonları hâkimdir.

Resimlerin hepsini mümkün olduğunca aynı ebatta yapalım ve normal boyutta küçültelim

 

 

Puhu kuşu çok kere baykuş ile karıştırılarak puhu için küçük baykuş denir. Puhu, kuzey ve güney Kafkasya ile Anadolu’nun birçok yerinde kutlu bir kuş olarak bilinir. Uygurlarda Baykuşun kutlu bir kuş olabileceği ongun özelliği ile izah edilir. Bu nokta tartışılmaya muhtaçtır.

 

SONUÇ.

Al, Kızıl, Kırmızı psikolojide derinliği, bilinmeyenin ulaşılmazlığını, ulaşılması zor olanı anlatır. Bizim muradımız renklerin genel mesajları, imajınaysan, dışardan algılanışı veya sadece Türk kültüründe renklerden bir rengin yerini anlatmak değildir. Ayrıca, Kızılbaş Türklerde halk inançları konusu bu çalışmada yer aldığı kadarı ile bizim uzun soluklu çalışmamızın bir parçası konumundadır.

İran ve Anadolu Türk’lerinin İslamiyet’ten evvelki Türk İnanç Sistemi, Batı Türklüğü bu iki coğrafyada İslamiyet’le müşerref olunca doğal olarak eski dinlerinin izleri ile farklı bir İslam anlayışı oluşturdu. Bu yapılanma ilk yıllarından itibaren sürekli olarak Eski Türk İnanç Sistem’inden İslamiyet’e everilmeğe yüz tuttu. Türk İslam’ı denilebilecek bu yapılanma her yüzyılda tanıştığı yeni dinin yapısı ile bütünleşirken eski inanç sisteminin üzeri küllenmeğe başlandı. Bu küllenme İran Türk coğrafyasında, bazı bölgelerde daha yüzeysel oldu. Bu farklılaşma veya yeni yapılanma Osmanlı Türk coğrafyasında Arap İslam’ına yönelme ve İran Türk coğrafyasında da Fars İslam’ına yönelme şeklinde adlandırılır oldular. Anadolu Türk-İslam’ında Alevi inançlı Müslüman kesimde eski inançların izlerini bulmak Sünni Anadolu İslam’ına nazaran daha kolaydır. İran Türk- İslam’ının Kızılbaş olarak bilinen kesiminde ise bu inanç bulguları daha yoğundur.

Bu açıklamamızla amaç, tek olan tek olan İslam’ı, elbette ki farklı isimlerle çoğaltmak değildir. Yapılabilen tespitlerin sağlıklılığı nispetinde, denilebilir ki, Kızılbaşlık veya Kızılbaş İslamlık Tengriicilik inancı ile İslamiyet arasında, bazı inanç hususları itibariyle geçiş noktasındadır. Bu özelliği ile Kızılbaşlık, batı Türklüğünün mitoloji çalışmalarında yol aydınlatıcı özelliğe sahiptir.

Türk kültüründe kızıl, kırmızı ayrıntılı incelenmiş, kırmızı rengin sembolünün kan olduğu, kırmızı belirtilmiş, bu rengin ahlakı boyutu, ergenlik rengi olduğu da B.Ögel tarafından izah edilmiştir. Kızıl bayrak, kızıl tuğ, al bayrak anlamları, kızıl türlerinden ak kızıl, kızıl ala, kızıl yeşil, kızıl doru, kızıl boz, kızıl kara, kızıl yağız, kızıl sarı gibi hususlar üzerinde de keza B. Ögel ayrıntılı olarak durmuştur. Biz daha ziyade kızıl/alın al ruhundan hareketle anlamı üzerinde yoğunlaşmak suretiyle mitolojik döneme yolculuk yapmak istiyoruz.

Türklüğün eritilip yok edilmesi için, Türk coğrafyasının tarih boyunca istilalar, iskânlar, demografik hareketlerle bozulduğu bilinir ve haklı olarak tepki gösterilir de, bu birliğin aynı amaçla çok daha evvel Türk ruh birliğinin bozulması ile sağlandığı üzerinde durulmaz. Bozulmuş coğrafi bütünlüğün tekrar sağlanması Türk coğrafi bölgeleri arasındaki ruh birliğinin sağlanması mümkündür. Ruh birliğinin sağlanmış olması Türk bölgelerinin birleşmiş olması demektir.

Türk kesimlerinin ruhları üzerinde yapılan eritme, çözülme, başkalaştırma operasyonları onların köklerinden koparılmaları izah edilir. Köklerinin derinliklerine ulaşabildikleri nispette Türk kesimleri, o derece bir bütünün parçaları oldukları gerçeğinin farkında olacaklardır. Mitoloji, halk inanmaları-mitoloji bağlantısı bu bakımından millet hayatında önemlidir.

 

 

 

[1] Hasan Özçelik, “Azerbaycanlılar’ın Etnik ve Demografik Yapısı”,<http://      altayli:Net/wpcontent/uploads/2015/10/Turk_Dunyası-079.jpg>Turk_Dunyası-079

[2]Kaynak kişi: Mansur Memmedov, 34 yaşlarında, Genceli, kolej mezunu, Ramada Otel Görevlisi

[3] Kaynak kişi: a.g.k

[4] Kaynak kişi: a.g.k

[5] Kaynak kişi: a.g.k

[6] Yaşar Kalafat, Kuzey Afganistan Türkleri (Özbekler, Türkmenler, Hazaralar-Afşarlar-Kazaklar) ve Karşılaştırmalı Halk İnançları İstanbul, 1994, s. 5572

 

[7]Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları, Dedem Korkut Yukarı Eller, Ankara 2008 Berikan s. 55-72

[8]Kaynak kişi: a.g.k

[9]Kaynak kişi: a.g.k

[10] Kaynak kişi: a.g.k

[11]Kaynak kişi: a.g.k

[12] Kaynak kişi: a.g.k

[13] Yaşar Kalafat,  “İran-Anadolu Kültür Coğrafyaları Arasında Sufistik Bir Köprü Goranlar/Zazakiler/Dimililer/Dersimliler” <www.yasarkalafat.info>

 

[14] Kaynak kişi: a.g.k

[15]Yaşar Kalafat, “Tul İnanç-Geleneğinin Arkaik Dönemden Günümüze Görüldüğü Haller ve Avanos Halk İnançlarındaki Yansımaları”, Avanos Sempozyumu 23-25 Ekim 2014                          

 

[16] Kaynak kişi: a.g.k

[17]Zeynel Abidin Makas-Yaşar Kalafat, Karşılaştırmalı Halk İnançları Azerbaycan-Doğu Anadolu, Samsun, 1993 S. 115

[18] Zeynel Abidin Makas-Yaşar Kalafat, Karşılaştırmalı Halk İnançları Azerbaycan-Doğu Anadolu, Samsun, 1993 S. 115

[19]Kaynak kişi: a.g.k

[20] Kaynak kişi: a.g.k

[21] Kaynak kişi: a.g.k

[22]Kaynak kişi: a.g.k

[23] Kaynak kişi: a.g.k

[24]Kaynak kişi: a.g.k

[25] Kaynak kişi: a.g.k

[26] Kaynak kişi: a.g.k

[27]Nimet Yıldırım, İran Mitolojisi, Pinhan, İstanbul, 2012   Mehmet Korkmaz, Zerdüşt Dini İran Mitolojisi, Alter, 2010

[28] Yaşar Kalafat, “Vatan–İran-Turan Hattı ve Caferi Türklerde Halk İnançları” Türk Dünyası Araştırmaları, Haziran 1997 S. 108 s. 33–101

 [29]Yaşar Kalafat, İran Türklüğ Jeolkültürel Boyut, Yeditepe İstanbul 2010

[30] B.Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul, 1988

[31] A.inan, “Al Ruhu Hakkında”, Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1968, s. 259-267

[32] Kaynak kişi: Zeynel Abiidin Makas

[33] Kaynak Kişi; Zeynel Abidin Makas

[34] Yaşar Kalafat-Kaan Gündoğdu, “Tokat Yöresi Halk İnançlarında Basmak-Basılmak ve Kuş Yenkmesi/Yenmesi”, Tokat Tarihi ve Kültürü Sempozyumu, 25-26 Eylül 2014, Tokat

[35] Kaynak kişi; Zeynelabidin Makas, Halk Bilimi ve Türk Edebiyatı Doçenti Iğdır.

[36] A.g.k

[37] Zeynelabidin Makas, “Yunus Emre’nin Azerbaycan’da bulunan Mezarları Üzerine”, Türk Dünyası Dergisi İstanbul, 1996, S. 117, s. 25-27,