DİYARBAKIR VE ÇEVRESİNDEN BİR KISIM ARKETİPLERİN ANTROPOMORFİK YANSIMALARINA DAİR KARŞILAŞTIRMALAR[1]

 

 

                                                                                                            Yaşar Kalafat[2]

ÖZET:

Bildiride, toplumun ortak bilinçaltı kültür ürünlerinden olan ve Alkarısı, Albastı, Yalmauz, Cadı, Karakura, Kocakarı, Enkebit, Davara gibi isimlerle bilinen arketiplerden Diyarbakır ve çevresinden tespiti yapılabilenler ele alınmış, bulguların karşılaştırılmasına gidilmiştir. Bunların tanımlanmaları; görünme şekilleri, fonksiyonları ve diğer özelliklerinden hareketle yapılmaya çalışılmıştır. Psiko sosyal ve halk inanmaları merkezli bir çalışma yapılması amaçlanmıştır.

Bu mitik tasavvur içerisinde çok kere bunlardan bir varlık, halk sözlüğünde bölgelere göre farklı isimler alabilmektedirler. Bu duruma, bu varlıkların don ve bazen de âlem değiştirerek, farklı yapılanmalarda tezahür etmeleri de etkili olmaktadır.

Kozmolojik varlıkların özellikleri ile ilişkilendirilen bir kısım tespitlerin birçoğu, sadece türlerden beherinde görülürken, bu özelliklerin birçoğu, bazı hallerde de, bu varlıklardan sadece birinde de toplanabilmektedir.

İnsan hayatına etkileri ile birlikte tasnifleri yapılmaya çalışılan bu varlıklardan hayırhah olan Umay, Ak Ene, Ana Maygıl gibi olanlar bildiri metninin dışında tutulmaya çalışılmıştır.

Bunlardan Al Karısı, Cadı, Deniz Karısı, Şubat Karısı, Kocakarı gibi demonik tiplerin hayır           ve        şer özelliklerinin değişebileceklerine de yer verilip ocaklarla ilişkilendirmeleri yapılmıştır.

Bu demonik tiplerin âlemleri ile kişioğlunun yaşamı ilişkilendirilirken, renklerden “al”, “sarı” “ak”, “kara” cemadattan “su”, “demir”, “ ateş” nebatattan “süpürge” imgesel özellik arz etmişlerdir.

 

 

 

GİRİŞ:

Diyarbakır ve Çevresinden seçtiğimiz arketiplerin/ilk örneklerin antropomorfik özelliklerini anlatabilmek için merkeze Al karısı, Al kızı veya al ruhu diye bilinen varlığı aldık. Üzerinde uzun zamandan beri çalıştığımız bu konu çalışmalarımıza ilkin al karısı olarak girdi. Sonra Albastı, Yalmauz, Cadı, Karakura, Kocakarı, Enkebit, Davara gibi benzerler varlıklar ile bu arketipler ailesi zenginleşti. Giderek gördük ki al karısına mal edilen vasıflar benzeri başka varlıklarda da görülebiliyordu. Bu tespit bizi ‘al karısının farklı isimleri mi vardı’, yoksa ‘bazı anlatılarda değişik antropomorfik varlıklarda görülen özellikler, toplanılıp al karısına da mı mal edilebiliyordu?” Arayışına yönlendirdi. Giderek kara iyeler arasında kadın, ana, doğum, çocuk, içerikli olan kara iyeler üzerinde yoğunlaşmaya karar verdik.

Bu bildiride, bu hususu açıklamaya çalışırken ilkin Al karısı veya al ruhu konusunda yapılmış tanımlayıcı açıklamalar için; B. Ögel, A. İnan[3], C. Beydili[4], nin çalışmaları gibi ilgili kaynak eserlere değineceğiz. Bu konudaki çalışmalarda konulan teşhislere yer vereceğiz. Bizim çalışmalarımızda görüşlerimizi etkileyen bulguları ele alacağız. Ögel ile İnan’ın Al ruhu konusundaki açıklamalarda fark yoktur.

Çalışmamızla büyük ölçüde ortaklıklar içeren çalışma Pınar Fedakâr’ın çalışması olmuştur. Ancak çok yararlandığımız bu muhtevalı çalışmada aranılan husus[5] ile bizim irdelememizdeki ortaklıklara rağmen amaç farkı vardı.

Bu kısa açıklamalardan hemen sonra, Diyarbakır ve yakın çevresinden yapılmış bu varlıklarla ilgili inançları açıklayacağız. Daha sonra bu çalışmayı yapış amacımız olan, “bu tür varlıkların mevcudiyetinin de halklararası kültür kodlarından birisi olabileceği, bu kültür kodlarının aynı zamanda günümüzden mitolojik döneme götürebilecek özellik taşıdıkları” teşhisimizi açıklayacağız. Ancak arketiplerin ortak bilinçdışını oluşturan yapısal ögeler”[6] oldukları ve “bütün insanlık için ortaklık gösterdiklerini söylemek mümkün iken”[7] “Bunların tezahürlerinin toplumun ortak kültürel ürünleri ve 0rtak bilinçdışının yansıması olan halk bilgisi ürünlerinden oluşları, bin yıllar boyunca yaşanagelmiş, sınanmış zihin modellerini sahneler oldukları” [8] tespitini de düşününce bu arayışın şimdilik tekâmüle muhtaç olduğu kanaatine vardık. Ayrıca Kavramlaştırma olgusunu, ne derece ve hangi boyutu ile çalışmamıza taşımış olacağımızı kestirmeğe çalışacağız.

Sunun planımızda, Al Karısı ile ilgili inançlar diğer memoratlarla karşılaştırmalar yapılarak verilirken, Türk kültür dünyasından bu konuda yapılan çalışmalara, Türkiye merkezli çalışmalara da karşılaştırma yapabilme adına yer verilmiştir.

METİN:

Beydilli ansiklopedisinde Albastı’ya dair bilgi verirken; var olduğu düşünülen şeytanı bir motif olduğu, yeraltı ölüler saltanatı, sular âlemiyle bağlı olduğu, geceleri görülebilen, değişken bir varlık olduğunu, bu çirkin yaratığın omuzlarından geriye attığı göyüşlerinin dizlerine kadar indiği açıklanırken; bazı mitolojik metinlerde de çok güzel bir kadın olarak geçtiğini, Azerbaycan Türklerinin demonolojik görüşlerinde doğum anında kadınları ve çocukları dertlerden koruyan, bereketin temsilcisi olarak yer aldığı belirtilmektedir.

Ayrıca, Kazaklarda Cadı Kadın, Küpe Giren Kan anlamına geldiği ve Ulu Ana’dan kopup geldiğine inanılır. Kadın albastıların yanısıra Baş Albastılar erkek olup bunların çok iri gözleri olan baştan aşağıya demir giysili olduğu açıklanmakta, Altaylardaki Şulmuşlar gibi hem erkek ve hem de kadın olarak görüldükleri belirtilmektedir.

Özellikleri karşılaştırabilme adına Beydilli’nin tanımlamalarına devam edelim. Onun tespitlerine göre, çeşitli Türk ellerindeki albastı karşılığı olan kelimelerden; Albastı, Albalı, Al, Albıs, Alvasti, Albarslı, Abahai, Alpas, Alpata gibi isimleri zikretmektedir. Bu ruh geldiğinde genç erkeklere kız ve genç kızlara da erkek olarak görünür. Eski Bulgarlarla ilgili bilgi verirken de, bunlarda yeraltı dünyasının sahibi olan ruh karşılığında ismi Ap-Albast’dır. Avarlarda Orman hamisi olarak bilinen kadının ismi K’ulbastı olarak bilinmekte dağınık saçlı biçimsiz görünüşlü cin ve şeytan anlamımda geçmekledir. Bu adlandırma Rus ve İran dillerine de geçmiştir. Bazı metinlerde bolluk ve üretim tapınışıyla ilgili olarak yetmiş memeli varlık olarak geçmektedir. O bazı metinlerde anlının ortasında tek gözü olan iğrenç görüntülü, çocukları kaçırarak onları emzirerek öldüren bir varlık olarak geçmektedir. Türklerin demonolojik varlıkların hâkimleri de tek gözlü varlıklardır. Bazı metinlerde şehvete olan açgözlülüğü ile belirir. Yakutlarda Baş Şaman bu özelliktedir. Albastı hem koruyucu ve hem de öldürücü ruhlar grubuna girer[9].

Kırgız ve Kazaklarda albastılar hem sarı ve hem de kara olarak bilinir. Mollaların okumaları ile def olup giderler. Yeni doğum yapmış kadınların ciğerlerini suda yiyen sarı albastıdır. Bahıclar okuyarak bu ciğeri geri getirebilirler. Bazı çevrelere göre doğum esnasında Albastının bulunmasında yarar görülmesi onun koruyu ruh vasfına işaret eder[10].

Kazan Türklerine göre şer bir ruh olan albastı yolcuları yolundan da edebilmekte ve hançer kınından korkmaktadır. Teleütlere göre Almıs ve albastı Erlik’İn emrindeki güçlerdendir. Ulu Ana ve Yer Ana kümesine dâhildirler.

Al Sözünün ateşli olan ilişkisinden hareketle, Yakutlardaki aile ocağının ateşi Al Ateş oluşu, bunun kötü ruhtan ziyade koruyucu ruh olduğunu düşündürür. Ayrıca Al sözü, Eski İran dinlerinde olduğu üzerinde durulan Al Tanrısı, Arapçadaki Allah sözlüğü ile de ilişkilendirilebileceği üzerinde durulmaktadır.[11]

Al karısı dişi bir iye iken ve bu kadının kendi âleminde erkeği ve çocukları da olduğu derlenen bilgilerden bilinirken, diğer taraftan Cinlerin de kendi âlemlerinde aile hayatları olduğuna, aynı zamanda erkekleri ve dişileri insanoğlundan erkek ve dişilerle temas halinde olabildiklerine dair bilgiler vardır[12].

Al Ruhunun kızlara erkek ve erkeklere kız donunda görülür olması, ”ters inancı” ile izah edilebilir[13].

Al karısı demir, demirci, her türlü demir aksamdan çekinir, kaçınır, korkar iken baş Albıs’ın baştan aşağı demir giysili olması kara iyeler arasında bir ayraç unsuru olabilir. Nitekim Demir Tırnak, Demir Pençe isimli kara iyelere de rastlamaktayız.

Beydili’nin açıklamalarına, çalışmamızın amacı olan tespit, tanımlama ve tasnif bakımdan incelediğimiz bölgeden derlenmiş bulgulardan hareketle bazı değinmeler yapılabilir.

Al karısının mekânı Diyarbakır ve çevresinde de sulardır. Su kenarları, değirmen bentleri, çıkardıkları ciğerleri yıkayıp yedikleri yerlerdir. Bunlar, insanoğlunun esaretinden kurtuldukları zaman da, koşup suya atlar orada kaybolurlar ve dalgalanan suyun yüzüne kanları çıkar ve bu hal onun kendi âleminde cezalandırıldığı şeklinde, açıklanır[14].

Doğum esnasında, doğum yapan kadının eşi, bir akarsuya girer suyu hançerlemeye başlar. Böylece al karısının zararına hançeri ile mani olunduğuna inanılır.

Al karısı, doğum yapan kadına zarar vermemesi için yalnız bırakılmaz iken bilhassa geceleri yalnız bırakılmamasına özen gösterilir. Cin tayfası ise geceleri daha aktiftirler ve ayrıca gece cini diye bilinen bir cin türü vardır.

Al karısı diğer kara iyelerin fiziki yapıları ile karıştırıldığı gibi, al karısı ile ilgili fiziki tanımlamalar da çok kere farklıdırlar. Çoğunluğun tanımında ortak olan nokta çirkin ve iri yarı oluşudur.

Bölgeden yapılmış tespitlerde, Al Karısı-bolluk içerikli olanlarda bolluk, oldukça farklı bir bolluktur. Yakasına iğne takılarak esir alınan al karısı esir olduğu hanenin hizmetine girer, pişirdiği yemek, yoğurduğu hamur, hazırladığı pekmez hiç bitmez, o çok hamarattır. Her işi çok çabuk yapar. Ancak bir gün azat olma imkânı bulduğu zaman, veda konuşmasında; “çok kazanın, ekininiz çok bol olsun, ama zenginlik görmeyin” türünden dualar yapar. O çıkıp gittikten sonra esir edildiği ev çok kazanır ama bir türlü zengin olamaz.

Yaptığımız derlemelerde bölgede erkek albastı tipine rastlanmamıştır ve bölge halkı baş albastı tanımına yabancıdır. Kara iyelerin don değiştirdikleri bilinirken ve farklı donlara girebilmek al karısı için de mümkün iken, al karısının farklı cinsiyette göründüğüne dair tespit de yapılamamıştır.

Kara iyeler arasında, demir pençe, demir giysili ruh ve demir kıynak olanlar vardır. Ancak bunları albastılar ailesine dâhil etmeli mi veya nasıl dâhil edilebilirler, izaha muhtaç bir husustur. Bizim bildirimizin amacı da budur. Bu konuya yer yer değineceğiz.[15]

Manisa’da al renk hem olumlu hem de olumsuz bir semboldür. Nişan kurdelesinin ve geleneksel gelin başlığının al olması, gelinlerin beline al kuşak/bekâret sembolü bağlanması, al renk ile gelin olmak eyleminin, birbiri ile ilişkilendirilmesi inancı ile ilgisindendir Bu nedenle evlenmek isteyen gençler, Yedi Kızlar Türbesine, nişanlı iken ölen birinin nişan kurdelesini asarlar. Ayrıca rüyada al görmek bir işin tez olacağını gösterir. Al olumsuz çağrışımları ise özellikle albastı ile ilgilidir. Ancak al basmasına karşı çocukları koruyan nesneler arasında al kurdele de vardır. Dolayısıyla Al’ın olumlu ve olumsuz özellikleri bir aradadır.[16] Biz bu tespit ve teşhisi, Gence-Azerbaycan’da yaptığımız çalışmada da yaşadık[17].

Ankara-Kazan’ın Karalar köyünde, ateş etrafında dönülerek oynanan sinsin oyununa katılan damadın kolunda al bant ve sağdıcın kolunda ise yeşil bant vardır. Getirilen kızıl narlı, kızıl elmalı sini de al kurdele ile bezenmişti.

Al Karısı’nın olumlu ve olumsuz fonksiyonunu, Al Ocakları münasebeti ile de ele alacağız.

Bölgeden yapılmış tespitlerde, al karısının doğum yapmak üzere olan anne ve bebeği üzerindeki koruyucu rolü al ocakları vasıtasıyla olmaktadır.

Al karısının, genç kızlara erkek ve genç erkeklere de kız donunda görüldüğü tespiti de yapılamamıştır. Ancak, bölgede bilhassa buluğ çağına henüz girmiş kız ve erkeklere musallat olan cin/kara iyelerin varlığına dair inançların bulunduğu bilinmektedir. Bu ilişkilerin ciddi psikolojik rahatsızlıklara yol açtığı, gençlik hastalığı olarak bilindikleri, bunların din hocalarına okutulduğu tespitleri yapılmıştır. Hocaların yazdıkları bazı muskalar ve Kur’an-ı Kerim lohusanın odasına asılarak korunmaları sağlanmak istenir.

Bölgede yapılan incelemelerde, albastının yol şaşırttığına dair bir tespit yapılamamıştır. Ancak, bölgede varlığına inanılan Yol Şaşırtan’ın özelliklerini taşıyan bir cin veya kara iyenin insanları, bilhassa dalgın insanları takip ettiğine, onların arkalarından gidip onlara, isimleri ile ve onların tanıdığı bir sesle seslendiklerine, onları şaşırtıp ıssız yerlere, uçurum kenarlarına götürdüklerine, ölümlerine sebep olduklarına dair inançlar ve tespitlerimiz vardır. Böyle hallerde kendisine seslenilen kimsenin geri dönmemesi ve “değirmene tuz almaya gidiyorum” demesi gerektiğine, inanılır.

Bir başka uygulama şeklinde de buluğ çağı evvelindeki erkek çocuklarına, su kenarlarında bazı hanım veya hanımlar, annelerinin sesi ile çocukların ismini vererek seslenirler. Bunlar çok kere sırtları dönük fizikleri ve giysileri annelerine benzeyen kadınlardır. Çocuklara uzaktan bir çıkın gösterip, onun sevdiği mesela yumurtayı hazırladığını söyleyip gelip almasını isterler. Kısa süre sonra seslenenin annesi olmadığını anlayan çocuk korkarak kaçar ve evinde bayılır. Bu tür kimselere ses veren veya seslenen gibi isimler verilir. Halk bunların cin olduğuna inanır[18].

Bölgede al karısından korunmak için doğum yapan annenin yanına koruyucu olarak konulan nesnelerin arasında, iğne, çuvaldız, çivi, silah, bıçak, kama, kılıç, gibi çeşitli demir aksam da vardır. Kazan-Ankara ve çevresinde yatırın sarığına iğne batırılır, sonra o iğne hasta kimse şifa bulması inancıyla kendisine ait bir sarığa takılır.[19].

Demirin, görünmeyen şer güçlere karşı koruyucu olduğu inancı Diyarbakır halk inançlarında da vardır. Diyarbakır Kalesi Efsanesi’nde; Diyarbakır’daki halkı birbirine düşüren şeytanı, Diyarbakır evliyalarından birisi yakalar ve onu demir parçası haline sokup, İçkale kapısının üst tarafına zincirlemiştir. Bu kapıdan girenler “Şeytana lanet olsun” diyerek girerler[20].

Demir-ateş-kara ve dev/ejderha bağlantılı bir Diyarbakır efsanesinde de; Karacadağ’ın tepesindeki kara bir ejderha, nefesi ile etrafını alev topuna dönüştürmüş. Günün birinde gökten inen demir bir zincir ejderhayı boynundan yakalayıp gökyüzüne çekmiş. Çevre halkı Karacadağ’ın kara oluşunu bu olayla izah ederken, zincir sesinin duyulduğunu da anlatır[21].

Diyarbakır halk efsanelerinde demire dönüştürme gibi taşa dönüştürme anlatıları da vardır. Gelincik Dağı Efsanesi’nde, yavrusunun kakasını yufka ekmeği ile temizleyen annenin, cezalandırılıp taşa dönüştüğüne inanılır.[22]

Konumuz arktipler olmakla beraber “zuhur”,devriye” ve “arkatip”ler ile ilgili bulgular bir noktada ortaklıklar arz edebilmektedirler.

Diyarbakır Bölgesinde kayaya ve suya hükmetme ile ilgili anlatılar da vardır. Sultan Şeyhmuz, Abdulkadir Geylaniyi kaya parçasını at gibi binerek karşılaşmış. Abdulkadir Geylani Hazretleri Bağdat’ta abdest alırken Suları Diyarbakır’daki Sultan Şeyhmuz’un bulunduğu yere kadar sıçramıştır[23].

  1. İnan, Al ruhun ilah ruhlardan olduğu kanaatindedir. Geçmişini Sümerlere kadar uzatabilmektedir. Sümerlerin Al ruhunda bile bu ikilik başladığını görüyoruz: Ateş Tanrısı olan bu Al aynı zamanda iğna perisidir. “Bu ruh eski Türk panteonunda kuvvetli belki hami tanrılardan biri olmuştur.”[24]

İnan ve Beydili’nin Al Ruhu inancının Sümerlerden beri var olduğuna işaret etmiş olmaları, Sümer-Türk kültür ilişkilerine mitolojik veri desteği sağlamış olmaktadır. Bu bulgu, İran coğrafyasının, İranî-Turani halkların yurdu olması konusuna da bir ilmek kazandıracak niteliktedir.

“Kırgız Türlerine dair bilgi verirken “Kırgız-Kazak Türklerinin hurafelerine göre Albastı iki türlü olup biri Kara Albastı ve diğeri de Sarı Albasıdır. Sarı Albastı’lar hoca ve baksı (şaman) ların okumasıyla defolup giderler. Kara albastı ise kendisini görmek iktidarına sahip olan ocaklı adamlardan başka kimseden korkmaz. Sarı Albastı sarışın bir kadın suretindedir. Bazen keçi ve tilki suretine girer. Bu ruh loğusalara musallat olup ciğerlerini alır ve götürüp suya atar. Baksılar yahut Ocaklı Adamlar Albıstıyı yakalayıp ciğeri yerine koymaya mecbur ederler.” Albastıyı yakalayan baksı onu topuzu ile baksı ilahileri okuyarak ikaz ederek ciğeri yerine koymasını sağlar, Albastı ciğeri yerine koyar ve ölen loğusa dirilir[25].

Ocaklıların, Türk kültür coğrafyasında Kara ve Sarı albastılar üzerinde tesir sahibi oldukları inancı eski ve mevcut halk inançlarında da yaşamaktadır.

“Türk hurafelerine göre ruh’lar ak, kara, sarı, kaba esmer diye renklere ayrılırlar. Herhalde al rengi de ruhlardan birinin rengini göstermiştir. (…) Türklerin al bayrakları al ruhunun ateş tanrısı ve hami ruh sayıldığı devirden kalma bir hatıradır ki 7-8 bin yıllık demektir.”[26]

“Kara Albastı veya Kara ciddi ve ağırbaşlı bir ruhtur. Sarı albastı ise hoppa, mekkar ve şarlatandır. Ekseriya insanları hile ve aldatma ile ele geçirir. Bazen insana dokunmayacağına söz verir, uzak durur, lakin daima fırsat bekler ve nihayet kolayını bulup zararını dokundurur.”[27]

“Albastı tüfek sesinden korkar. Loğusa, albastı olursa tüfek patlatmak âdettir. Demirciden ve ocaklı adamlardan da korkar. Öyle muktedir demirci ustalar ve ocaklılar vardır ki, bunların bir mendil veya külahı albastıyı korkutmaya kâfi gelir. Albastı muhtelif suretle görünmekle beraber aslında bir Sarı Kızdır. (…) Albastı şerir bir ruhtur meskûn olmayan ev ve sahralarda bulunur muhtelif suretlerde görünür yolcuların yolunu şaşırtır, uykuda basar. (…)Tuba-Uranha şamanî Türklerin akidelerine göre, Albıs evlenmeyen bir kızdan türemiştir. Kumsal yerlerde ve kayalarda bulunur, keçi gibi bağırır ve kızlara musallat olur ve onları hasta yapar. Şaman dualarında Albıs’lar Sarı Kız olarak tasvir edilmiştir. (…) Altayların akidelerine göre Albıs Erlik’in avenelerinden ve hademelerindendir. (…) Fergana Özbeklerine göre ”Albıslar ecine, şeytan, dev ve perilerden farklı, dağınık saçlı, pejmürde, kocakarı suretindedirler.” (…) “Yakut Türklerine göre Albas sözü hile ve kadın şaman büyüsü anlamına gelir. Bunlar insanların kutunu ruhunu alıp götürüler”, (…) Çocuk doğduğu zaman loğusaya acıklı bir haber verilirse korku ve teessürden dolayı oluşan hastalığa albastı tabir edilir.” (…) “ Albastı kırmızı renkten de korkmaktadır. Bunun içindir ki loğusa yatakta iken başına beyaz yaşmak ve kırmızı tül bağlanır. Krmızı şeker hediye olarak götürülür. Bazen de bunun hilafına kadının gözüne kırmızı şey gösterilmez” (…) Alkarısı dağ kayalarında ve nehir kenarlarında bulunup geçen yolculara türlü oyunlar oynarlar fena sesle bağırırlar.”[28]

Uranha Tuba Türklerinin şaman dualarında “kayalık yerlerde yaşayan atlı sarı albastım” olarak geçmektedir. Bu Ruh ateş, ateş ve ocak ilahesiyle de ilişkilendirilmektedir. Alaslama bir kırmızı paçavrayla yapılır. Bartın yöresinden Şakir Bey tarafından yapılmış derlemelere gönderme yapılarak yapılmış derlemelerde, Alazlama suretiyle yapılmış tedavilerde kırk bir tane al renkli keten bezinden okuya okuya parmağa bir ip yumağı yapılır, sonra bu yumak ateşte yakılarak tekrar bir al bez üzerine bunların külü konur ve bununla alazlanır. Anadolu’nun bazı yerlerinde alazlama akşam karanlığında ilk yanan ışığa bakılarak yapılır.”[29]. Türk mitoloji sözlüklerinde Albıs, cado ve Yelbegen olarak geçmektedir.

Güney Azerbaycan’da yeni gelin sofranın etrafında döndürülmeden evvel tandırın etrafında döndürülür. Bu bölgede gelinin hamam takımına al/kızıl çiçekler konur, kına giysisinin tülleri al/kızıl olur, kına bohçası da al/kızıl olur[30].

Erzurum ve Erzincan’da Alkarısı ahırlarda bulunur at yelelerini örmekten hoşlanır. Loğusanın ciğerini alan ruh ise Alkarısı değil Karakura’dır. Yenisey Türklerinden Kaç Türkleri’nin inancına göre at yelesini örmek Dağ İzi’nin, Dağ Ruhu’nun sevdiği bir uygulamadır. Bütün bu tespitlerdeki ruh dişidir.[31]

Bizce, bu bulguda karakura ile al karısı karıştırılmış olmalı. Bu arada, al karısından korunmak için doğun esnasında eşikte erkek at kişnetilir iken, al karısının at yelesi örmesi beklenemez, bizce at yelesini ören ruh, iye, al karısı değildir.

Loğusanın kara yahut Karabastı’dan korunması için Kara Baksi’nin çağırıldığı Manas destanında da geçmektedir. A. İnan Alp deki al’ ı da al ruhu ile ilişkilendirmektedir[32].

  1. İnan’ın konu ile ilgili tespitlerini bölgeden yapılmış bulgularla karşılaştırınca; Al Basmasından korunmak ve zararından kurtulmak için Al Ocaklarına gidildiği bilinmektedir. İncelediğimiz bölgenin yakın uzak çevresinde Al Ocakları vardır. Bölgede aynı zamanda sarılık hastalığının tedavisi için gidilen Sarılık Ocakları da vardır. Al ruhunun zararından korunmak ve gerektiğinde de gücünden yararlanmak için Al renkten yararlanılırken, sarılık hastalığının tedavisinde de sarı giysi ve örtülere itibar edildiğinin örnekleri vardır. Sarı rengin adeta bu hastalığın tedavisinde yararına inanılır. Kızamık olan çocuğun yatak takımı kızıl renkli kumaştan yapılırken, Sarılık tedavisinde de sarı renkli örtüler ve yaygılar kullanılır, Sarılık Ocakları’nda şifa aranır[33].

Hastalık yaptığına inanılan kara iyeler arasında Çor da vardır. Çor da mitolojik sözlüklerde cin olarak geçmektedir. Çalışmamızda bu türden Daun, Azar gibi varlıkların ele alınmasına öncelik verilmemiştir.

Çor’un da bir kara iyi olduğu veya kara iyelere verilmiş isimlerden birisi olduğunu, Doğu Karadeniz halk söylemlerinden biliyoruz. “Çor çıksın suratına” denilirken, “yüzün dökülsün” denilmiş olur. Veya Sinirli anne çocuğuna “otur da yemeğini çorlan” derken, “afiyetle ye” dememiş olur. Nahcivan halk inançlarında Çor, kara iye türlerindendir[34].

Azar-bezar: Bu iye, Azer olarak da bilinir, keza hastalık, hastalığa yol açabilen illet anlamındadır. “Azar-bezara” gelesin denilirken bir hastalığa yakalanasın denilmiş olunur[35].

Baba, Onulmaz yara anlamındadır. “baba vura” veya “baba çıka” ve bazen da “babalara gelesin” denir”[36]Kara Yara” bu türdendir. Bu inanç ve tanımlamalar Diyarbakır havalisinde de vardır.

Behur: Hemşin’den yapılmış bir tespittir. Behur bir özneden ziyade muhtemelen işlenen fiilin adıdır. Çürükay/Temmuzun son haftası ile Ağustos’un ilk haftası arasında çok kısa bir an yaşanır ki, yıldırım çakması gibi çok kısadır. Bu olay suyun içerisindeki canlı ve cansız her şeyi etkilemektedir. Kumaş parçalarını çürütür insanların su ile temas halindeki kısımlarında benekler oluşur. Behur’un bu tesirinden kurtulabilmek için suya bir demir parçası veya çivi atılmalıdır. Demirin Behur’u çekeceği ve canlıların zarar görmesini önleyeceğine inanılır.

Demir’in Türk kültürlü halklarda koruyuculuğuna inanılan bir kod olduğu bilinmektedir. Nitekim Hemşin yöresindeki “Çuh Tedavisi” nde kızgın ateşte ısıtılmış saban demirinin bakır leğen içerisine konulduğunu ve üzerine yavaş yavaş su döküldüğünü, nazardan hastalanmış kimselerin bunun buharına tutularak tedavi edildiğini biliyoruz.

Türk mitolojisine hasredilmiş sözlükler Al Ana’nın kötülük ilahı olduğunu, kızıl renkli giysileri, kızıl saçları olan bir kadın olduğunu kötü ruhlardan olan Albastı’nın bu ruha bağlı olduğunu, çirkin, saçları dağınık, gözleri kanlı, uzun tırnaklı, çok kuvvetli, deve ile güreşerek kadar uzun boylu olduğunu, bazen albıs ile özdeş olduğunu düşünüldüğünü, tüm albısların başı ve yöneticisi olduğunu açıklamaktadırlar. Albıs ise şeytan olarak tanımlanmaktadır. Hıbılık’ın Albıs’ın özelliklerini taşıdığı da belirtilince[37] Bize kara iyilerin cin taifesinden farklı varlıklar olduğunu anlatan Melami bir tasavvuf bilginlerini hatırlattı[38]

Alkım, Gök kuşağı da Deniz Karakurt’un sözlüğünde Al ruhu ile ilişkilendirilmektedir.[39] Bizim Gökkuşağı konusunda yaptığımız çalışmada böyle bir ilişkilendirme yapamamıştık.[40] Anılan sözlükte Alkış-Algış, hayırlama, alma, kutlu meyve ve Alma Hanım, savaş tanrısı ilişkilendirmesi yapılmaktadır[41].

Türk mitolojik sözlüklerinde al basmak, ruh çarpması açıklanmakta ve Kızıl basmak olarak da geçmektedir. Kara Albıs ise kara saçlıdır, kara elbiseler giyer, kara renkli bir kadındır[42]. Bu tanım halk inançlarında varlığını tespit ettiğimiz ve “Kara” olarak gecen iyeyi hatırlattır.

Sarı Albastı ile ilgili olarak tespiti yapılan keçi, kedi ve tilki donuna girme inancı bölgede çok yaygındır. Bilhassa gece ıssız yerlerden, mezarlık kenarların yalnız geçen kimselere göründüğüne inanılır. Çok kere keçi olarak görünmekle birlikte, çocuk, tabut şeklinde de görünür, onu yanına veya arabasına alan kimse onun dondan dona girdiğini görür, en son girdiği don çok kere tabuttur. Korkan kişi evine geldiği zaman veya gece bitip sabah ezanları okunmaya, gün ışımaya başladığı zaman o kaybolur. Halk bunu çok kere “cin” veya “bir varlık” olarak tanımlar. Onun sarı albastı olduğu tanımlaması bölgeden yapılmış derlemelerde rastlanmamıştır. Keza kopuz veya başka bir saz çalıp ilahi okumak suretiyle alınan ciğerin tekrar yerine konulduğu gibi bir bulgu da bölgede ve çalıştığımız diğer bölgelerde tespit edilememiş.

Cinleri ayaklarının ters olduğu inancı varken Callık (Çalık) ların bedenlerinin ters olduğu ifade edilir.

Kedi ve kedi donuna girme şeklindeki tespitlerden hareketle, kedinin iyeler âleminde yerinin tespitini yapmak şimdilik zordur. Kara kedinin cin veya şeytan olabileceği inancının yaygınlığı yanısıra, ilk defa kullanılacak eve kedi sokulur, Böylece onun eve girişi ile evdeki görünmeyen kem güçler def olacaktır. Bu uygulamadan sonra kediye yiyecek verilir. Ayrıca Kedilerin gece yarılarında “ Ya rahim, ya rahim, ya rahim” şeklinde zikrettiği anlatılır.

Ak renk halk inançlarında kutlu kara renk ise kutsuzluğu simgeler. Hakas Türklerinin sonbaharda yapılan Urun Toy kutlamalarında hayırların celbi şerlerin defi için tabiattan dilekte bulunup Ak Güvercin uçururlardı.[43]

Kedinin totem bağlantısı Türk kültürü için aranılacak türden değildir. İlkel toplumlarda ondan türediğine inanılan ve kutsal sayılan hayvan anlamına gelirken Türk yaradılış destanları veya ilk ata mitinde kedinin bilinen bir yeri yoktur. Totemizmde kutsal sayılan hayvanlara zarar verilemez iken bunların inananları koruduğuna onların iyiliğine iyiliğini istediklerine inanılır, onların çoğalmaları ve neslinin devam etmesi istenir. Kedinin konumu daha ziyade merhamet acıma inancı içeriklidir. Bununla beraber bir musibetin savılması adına, kötü rüya gören kimse ve ölmüş bir yakınını rüyasında gören kimse onun ruhuna Kur’an okurken, Yeni yapılmış eve ilkin kedinin girmesi evde dolaşması sağlanır.[44] Bu uygulama ile adeta, kedi bir kısım şer varlıkların evden çıkıp gitmesini sağlamış olur. Kara kedi ile karşılaşmak, bilhassa gece karşılaşmak istenilmez. Kara kedinin insanın önünden karşıdan karşıya geçmesine uğursuzluk olarak bakılır.

Kara kedinin, Keçinin Anadolu halk inançlarında tuttuğu yer itibariyle konumu çok daha farklıdır. Kurt Adam’ın olağanüstü varlıklar arasındaki konumu, Türk halk inançlarındaki kurt kültü itibariyle incelenebilir[45]. Bize göre Kurt ata miti ile ilişkilendirilmesi mümkün değildir.

Al renk ile Türklerde tarih boyunca bayrak, sancak ve flama renklerinin al oluşu arasında ilişki kuran çalışmalar olduğu bilinmektedir. Bizim kanaatimiz bu rengin milli renk olarak seçilmesi al renk-al ruhu ilişkisinden gelmektedir. Bize göre de ikili konumda olan al rengi hasma karşı korkutucu ve dosta karşı koruyucu özelliğe sahipti. Safavilerin Kızıl/Al börk giyinmelerindeki renk seçimleri de tesadüfü değildi[46].

Kara ve Ak iyeleri Türkiye merkezli inceleyen başka çalışmalar da yapılmıştır. Süheyle Sarıtaş, Meral Ozan, Yaşar Kalafat’ın çalışmaları bu türdendir. Çobanoğlu da diğer bir kısım çalışmalarının yanı sıra Memoratlar konulu çalışması münasebetiyle ile bu konuda bilgiler vermiştir. Bölgeden bilhassa, Orta Anadolu ve Kuzeydoğu Anadolu’ya doğru gidildikçe, halk inançlarında yaşadığına inanılan bir kara iye vardır. Bu varlık yakalayıp sıkıştırdığı kimseyi sorgularken sorduğu her sorunun cevabının “K” harfi ile başlayacak şekilde verilmesini ister, mesela, “rengin ne” diye sorar, ona “kara”, nerelisin diye sorsa, “Karslı”, “nerden geliyorsun” diye sorsa, “Kamışlık” gibi cevap verilmesi gerektiğine inanılır. Bu kara iyenin isminin Kara olarak bilindiği yerler de vardır. Bazı yörelerde de kara kura, karabasan, Ağırbasan ve benzerlerinin kısaltılmış ismi Kara’dır[47].

Kara Kura’ların basmasından kurtulmanın tek yolunun ona yapmasını istenilmeyen davranışı yapmasını söylemektir. Mesela “-git, uzaklaş, beni bırak”, değil de -“iyi ki geldin, gitme kal” gibi sözler söylenilmeli inancı vardır. Ona dua okumak, yalvarmak değil de tersi eylemlerle hitap etmek gerekir[48]. Bu durum halk inanmalarındaki “ters inanç motifi” ile ilişkilendirilmektedir. Nitekim mezara konulan eşyalar kırılarak konulurlar. İnanca göre öteki dünyada eylemin tersi olacağı için bu kırılan nesnelere sağlam olarak ulaşılabilecektir[49].

Sungurlu yöresinden tespiti yapılmış bir kara iye de Uylak ve ya Uylah olarak bilinmektedir. Uylahlar geceleri, kendileri görünmezken insanlara kayıptan gelen bir sesle isimleri ile hitap ederler, onları korkutur, onlarla alay ederler. Bu uygulama uylama olarak bilinir[50].

Ankara-Karaali ve civarında ölüm habercisi olduğuna inanılan durumlar arasında, rüyada evin önüne kazan konulmuş olması gibi hallerin yanısıra kişi, “-Beni çağırıyorlar, gaipten sesler alıyorum” da demeye başlar[51]. Bu varlık Yol Azdıran olarak bilinen varlık ile aynı değilse de aralarında ortaklıkları çoktur.[52]

Gaipten ve gelecekten haber vermek, Ateşe hükmetmek, sihir ve büyü yapmak, tabiat kuvvetlerine hâkim olmak, kadın erkek aynı ayinde yer alabilmek Türklerin eski inançlarında yer alıp devam eden halk inançlarındandır[53].

Yusufeli halk inanmalarında Meşe Adamı diye bilinen bir varlık vardır. Meşe Adamı’nın belden yukarısı insan, belden aşağısı kurt, ayı veya maymun olabilmektedir. Bu varlığın olağanüstü taklit gücü vardır. Bu varlığa Germekoçi de denilmektedir[54]. Güney Azerbaycan’dan yapılmış al karısı tespitinde de taklit yapma vardır.

Bitlis’in Rojkan aşiretinde ses taklidi yapan insanları aldatan bir varlığın mevcudiyetine inanılır. Bu ruhun ismi Miri Sevi/Gece Adamı olarak bilinir[55].

Ardanuç’un Ovacık köyünde, dikenli bölgelerde, yeraltında küçük kapılı evlerde yaşayan ve geceleri sesleri ve ışıkları görülen İt Ağızlılar olarak bilinen canlıların yaşadıklarına inanılır.[56]

Karabasan Anadolu’da genellikle erkek görünümündedir. Bazen de bir gölge veya kedi görünümünde sahneye çıkar. Uyuyan insanların üzerine süzülerek, bunların nefes almalarını önler. Sol elinin avuç içerisinde üç delikten basılan insanların nefes alabildiklerine inanılır[57]. Bazı bulgulara göre bu delik bir tane ve tam avucunun ortasındadır.

Karakura ile Karabasan bazı hallerde eş anlamda kullanılır. Bize göre karabasanın Al Karısı ile de aynı anlamda kullanılırken bir karıştırma yaşanmaktadır. Zira karabasan erkekleri de basabilir ve basma işlemi için geceyi de beklemez. Onun basma olayı çok kere insanların yorgunluk halleri, ağır yemek yiyip hemen uykuya dalmaları anlarına rastlar. Karabasan çocuk kaçırma ve ciğerini yeme gibi uygulamaları pek duyulmamıştır.

Sivas’ta erkeklere musallat olan bir kara iye de karakuladır. Burada dul kadınlara saldıran ise Karabasan’dır. Yörede bu iyenin diğer isimleri Varahda, Kara Oda, Ankebut ve Al basmasıdır. Kars’ta Karakura ile ilgili anlatılar karabasandan farklı değildir.

Bekdik/Beydili Türkmenlerinde Davara denilen bir cin vardır. Bunun basmasına Enkebit basması denir. İnanca göre bu varlık insanları uyarmak için Tanrı tarafından gönderilmiştir. Enkebit’in avucunun içi delikti ve beher elinde yirmi parmağı vardır. Ayraca her ayağında parmak görünümünde yedi parmağı vardır. Geceleri gözleri kapalı olarak dolaştığından, onu gece görenler gözlerinin içini göremezler. Bastığı kimsenin dile bağlanır ve basılan kimse besmele bile getiremez. Kocakarı’ları sevmeyen Davara sadece sarhoşlardan ve delilerden korkar. Daha ziyade eşi ile geçinemeyen genç kadınları basar. Enkebit tarafından basılan kimse rüyasından uyanamaz. Akşamın dar vaktinde uyuyan kimse “ Beni Enkebit bastı” der[58].

Tespitin Dul Kadın boyutu üzerinde durulabilir. Biz kişioğlu konulu çalışmamızda halk inançlarımız arasında dul kadının kutsuz olduğu inancının izlerini bulmuştuk[59]. Albısların evlenmemiş kızlar olduğu, Yakut Türkleri halk inanmalarında bunların insanların ruhlarını, kutlarını aldıkları inancı bir arada düşünülünce, bir kısım Kara iyeler ile insanlar arasındaki cinsi ilişkide, ilişkinin buluğ çağına yeni girmiş kimselerle oluşu ve evli veya bekâr olma faktörü, bu arada; dul olmanın da bir faktör olduğunu görebiliyoruz. Bir kısım kara iyelerin ‘evlilik dışı ilişkilerden olduğu inanc’ı da, bu kapsamda ele alınabilir.

Dul kadına bir anlamda adeta kutsuz nazarı ile bakılmasına, Uygur halk inançlarında bu hanımların Yada Taşı’na el dokundurulması halinde, Yada’nın yağmur yağdırma gücünün yitireceği de örnek teşkil edebilir[60].

Güney Azerbaycan Türk düğünlerinde geline yenge olarak seçilen hanım kısır hanım olmamalı[61] Bu bulgu da bize göre kişioğlu kültü kapsamında anlamlandırılabilir. Dul kadında olduğu gibi, halk inançlarında bebeksiz kadında da bir kutsuzluk aranır.

Harput’ta Kamos’a ya da Karakura’ya atfedilen yatmakta olan insanın üzerine çullanıp onu nefessiz bırakma özelliğe sahip kötü varlık, Doğu Karadeniz’de Kara Kancoloz olarak da bilinir. Karabasan’a Malatya’da/Gıbilik/Hıbılik, Bingöl’de Kapoz, Adana’da Kâbus, Abdülmay, Doğu Karatenizde Kırım Cazısı, Mayısa, Hobur-Ubur, Dağ Adamı, Çıka, Davaro/Ağırbasan, aynı yaratık Hendek’te Karabasan, Congul, Congolos gibi isimlerle adlandırılır.[62] Yusufeli halk inançlarında Koncolos olarak bilinen kara iye bebeklerin ciğerlerini yemesi ile bilinir.[63]

Pınar Fedakâr anılan çalışmasında, Al Karısı, kara kızlar ve cadı gibi demonik tipleri, anne arketipi/ilk örneği çevresinde ele alıp, arketipin iyi ve kötü özelliklerinin bütünlüğünü ortaya koymaktadır[64].

Yusufeli’nde varlığına inanılan bir varlık da Cazı’dır. Cazı’nın isimleri Örümcek’ veya Poçikli’dir. Bu varlık lohusa hanımlara musallat olur. Parmak büyüklüğünde kuyruklu olduğuna inanılan bu varlık anne ve bebeğinin ciğerini yediğine inanılır. Kendisinden şüphelenilen kimse suya sokulur, kuyruğu tespit edilerek tanınması yoluna gidilir. Bu varlığın insan gözlerine benzeyen gözleri vardır. Bunların geleceği tahmin ettiklerine inanılır. Bunlardan bir kısmının insanları öldürdüğüne ve bir kısmının da öldürmediğine inanılır. Can alacak cazının, can almadan evvel kuyruğunun sızladığına inanılır. Cazının insanları öldürme şekli boğarak, kanını emerek, ciğerini yiyerek olduğuna inanılır. Cazı’yı dövecek veya öldürecek kimsenin başarı olması için onun en son hangi şekle girdiğini bilmesi gerektiğine inanılır. Cazı da dondan dona girebilen bir varlıktır.[65]

Don ve âlem değişme, dondan dona girebilme, yaratılıştan bu özellere sahip olabilme veya bir kısım ceht ile bu farklı yapılanma özelliklerini edinebilme, anılan çalışmada belirtildiği gibi “zuhur”,devriye” ve arkatip kavramları ile ilgili olmalı

Al karısı karşılığı olmasa da doğu Anadolu’nun kuzeyine Kuzey doğu Anadolu’ya doğru gidildikçe bir cazı, cadı kültü vardır. Cadı, Erlik ile ilişkilendirilmiş dişi olduğu kabul edilen bir varlıktır. Hortlayabilen, ölüleri yiyen, evlere ocak bacalarından giren, bindiği süpürge ile uçabilen, çirkin ve yaşlı bir kadın olarak bilinmektedir.

Bitlis’te Anadili Arapça olan Sego aşiretinde uyuyan kimseyi al/hal basmasın diye onun yatağının altına Gevşen koyulur[66]

Ahlat’ta, loğusa hanım aynaya bakmaz. Zira “40 gün cinler loğusanın başına tebelleş olurlar” inancı vardır. Aynaya bakması halinde cinler Deniz Karısı loğusanın ciğerini yiyebilirler. Halk inançlarında al karısı ile cin eş anlamda anlaşılır. Al Karısı, Behranlı Aşiretinde Şıvat Olarak bilinir. Ahlat’ta ayrıca, bir de Şubat Karısı inancı vardır. Şubat ayında görünür ve şubat ayında doğum yapan kadınların ciğerini yiyen varlığın bu olduğuna inanılır. Şubat Karısını sadece loğusa kadın görebilir. Onun diğer ismi Deniz Karısı’dır. Bu iyenin erkek attan korktuğuna ve sadece ona göründüğüne inanılır.

Mürsel aşireti halk inançlarında, bölgede çok bilinen bir inanç yaşamaktadır. Bu inancın Ahlat varyantını tespit etmiştik[67]. İnanca göre Şubat ayında Subatu olarak bilinen yaşlı bir kadın bir yerlerden çıkıp gelir, peyda olur. Ayakları ters olan bu kadın insanları onların tanıdıkları bir sesle çağırır. Çağrılan kimse Subatu ile birlikte bulundukları yeri terk eder ortadan kaybolur, çok kere çocukları da Subatu tesirine alır ve tesire alınanların akıbetleri meçhuldür. Subatu aynı yöntemle kırklı kadına da sokulur, birlikte kaybolurlar. Sonra kırklı kadın geri dönmez, kırklının ciğerini yediğine inanılır. Subatu’nun 1 metreden uzun göğüsleri vardır[68].

Subatu’dan korunmanın yollarından birisi de onu esir almaktır. Bunun için onu yakalayıp yakasına iğne takılması gerekir. Bir diğer korunma şekli de dua etmek, dua okumaktır[69].

Müsibyan, Kandıra çevresindeki Manav Türkmenlerinde bebekleri boğduğuna inanılan bir kara iyedir.[70]

Basma fiili halk inançlarında, mitolojik izahlarda gücünün altına alma, tesirsiz hale getirme, üstün duruma gelme anlamında kullanılır. Kırklı kadınların ve çocukların basması- basılması bu türdendir. Keza kırklı anneyi yeni kesilmiş hayvan eti ile ilgili hayvan, yeni toplanılmış meyve münasebetiyle ilgili ağaç, yeni ölmüş kimse münasebetiyle ölünün kırkı basabilir. Karabasan ismi bu veriden hareketle incelenince, iyenin isminin kara olduğu anlaşılabilir. Albastı/Alkarısı adlandırmasını bu çıkış noktasından hareketle irdelenince albastı, alkarısı tarafından basılan anlamında olmalı.

Al Karısı için belirlenen kırk günlük koruma amaçlı bekleme suresi çeşitli basılmalardan korunmak için belirlenmiş bir süredir. Bu noktada basılma türlerinin hemen hepsi için belirlenmiş korunma sureleri, koruyucular ve zararlarından kurtulma yöntemleri adeta ortaktır. Hal bu olunca genel koruyucular, iyileştirme sürelerinin aynı olduğundan yola çıkarılarak tanımlama yapılabilir. Sarımsak, soğan ve benzeri mikrop öldürücü özellikleri de bilinen turp, şalgam gibi bazı sebzelerin ortak koruyucu olmaları dikkate alınabilir. Diyarbakır ve güneyinde Erbil ve çevresinde, kırklı çocuğu şer güçlerden korumak için ipe takılan sarımsaklardan yapılan Sarımsak kolye, çocuğun boynuna kakılır[71]. Üzerlikler ve süpürge, bu arada aynalı süpürgeler, ve yalnız başına ayna koruyucu özelliğe sahiptir. Aynanın kırkı çıkmamış kadın ve bilhassa çocuklara gösterilmemesi ile kara iyelere karşı koruyucu olma özelliği arasında bir bağ mı vardır? Zira aynalar cenaze evleri ve Kur’an-ı Kerim okunan evlerde de kapatılırlar. Al Karısı’ndan korunmak için süpürgenin gücünden yararlanma inancı Anadolu’nun birçok yerinde, Diyarbakır ve çevresinde ayrıca Doğu Karadeniz bölgesinde de vardır[72]. Hakkâri’de, Al basmasın diye, yorgana iğne batırılır. Ayrıca, loğusa yatağının yanına, kırkı çıkıncaya kadar süpürge bırakılır[73].

Trabzon ve çevresinde Kırklı kadının odasına kem güçlerden korunması için kibrit ve süpürge koyulur, bebekler odalarında yalnız bırakılmaz bırakılacak olur ise yanlarına süpürge konur.[74]
Bu yörede kırklı kadının korunması için başucuna bıçak ve soğan bırakılır. Bazı yörelerde de başucuna konulan kırmızı soğan lohusalığın bitiminde kapının eşiğinde ezilir[75]

Erzurum ve Erzincan’da geceleri ahırda bağlı atları binen varlığa al karışı denir. Ağrı, Van, Hakkâri, Muş, Malatya ve Diyarbakır’da ağıl, samanlık, su kenarları gibi yerleri ayrıca viran ve ıssız yerleri kendisine mesken tuttuğuna inanılır. Atları binen onların yelerini ören bağlı atları binerek terleten, yakalanması için atın sırtına zift sürülen varlığın bazı yerlerde ismi al karısı ve bazı yerlerde de at bilen cindir. Bitlis’te bu iyenin ismi Su perisi olarak da geçer. Elazığ, Ağrı ve Diyarbakır’da “bu iye sadece basacağı kimsenin gözüne görünür”, inancı vardır. Harput’ta loğusanın yattığı yatağın etrafı Öreken denilen keçi kılından yapılmış bir urgan ile çevrilir. Bazı yörelerde bu sınır belirleme Al urgan veya Al kurdele ile yapılır. Diyarbakır yöresinde de erkek at al Karısına karşı koruyucular arasında kabul edilir. Bitlis ve Muş çevresinde doğum esnasında eşiğin önünde erkek at kişnetilir.

Hasanan aşiretinde de “at binen Cin” inancı vardır. Meryaman olarak bilinen bu varlık ahırdaki atları binmekte, terletmekte, yelelerini örmekte, yakalanıp giysisine iğne batırınca esir alınabilmekte, eli bereketli ve becerikli bir esir olarak insanlar tarafından çalıştırılmakta, iğnesi çıkarılınca özgürlüğüne kavuşmakta, kendi âlemine dönünce özeleştiri vermekte ikna edemez ise ceza olarak hemcinsleri tarafında öldürülmektedir.[76]

Ardanuç-Kirazlı Mahallesi’ndeki Peri Kızları olarak bilinen varlıkların, bu bölgede varlığına inanılan İt Ağızlılar olarak bilinen varlıkların özellikleri çok benzeşirler. Bunların geceleri düğün yaptıklarına inanılır.[77]

Cinlerin geceleri düğün yaptıkları, çalkı çalıp oynayıp eğlendikleri inancı Kars, Iğdır, Ardahan, Erzurum, Ağrı, Bitlis ve Diyarbakır’da da vardır. Anadolu’nun birçok yerinde bazı mezarlardan geceleri yakamoz gibi yanıp sönen ışıkların gelmesi, oralarda cinlerin olduğu şeklinde açıklanır. Nurlu kabirler olarak bilinen ve kutlu gecelerde ışıklandığına inanılan mezarlar ile bunlar farklıdırlar. Halk İnançlarındaki Peri, Su perisi, imanlı cin, imansız cin tanımları ile ak iye, kara iye tanımlarının kapsamları karşılaştırmalı olarak çalışmadan bu kargaşanın altından çıkmak kolay değildir.

İslami terminoloji ile halk inançlarında varlığını sürdüren ve eski inanç sistemleri ile ilişkilendirilen varlıkların tanımlanmasında ak iyelere, melek ve kara iyelere cin veya şeytan geçici tanımlaması yapılır. Halk anlatılarında yer alan peri veya su perisi varlığını sürdüren ve fakat halk inanmaları sisteminde bulunduğu yerin diğer varlıklarla birlikte izahı yapılamayan bir varlıktır. Periler bir cin türü müdürler? Öyle olduklarını açıklayan kaynaklar da vardır. Yaşayan halk inançları çalışmalarında mitolojik tanımlarla dini tanımlar arasında bocalamadan kurtarmak zarureti vardır.

Edige Destanında Edige Hanın Dünyaya gelişi ve hayatta kalışı açısından olağanüstü bir soyağacı ile karşımıza çıkar. Dip Atası, Baba Tükleş veli veya evliya tipidir. Bu daha doğrusu, o eski Türk destanlarında sıkça görülen bir özellik ile dünyaya gelmiştir. Anası peri kızıdır. Bu tür kahramanlara olağanüstü yeteneklerinden dolayı eski Türk hikâye metinlerinde perizat sıfatı verildiği de bilinen bir husustur[78].

Bu, demonolojik varlıklar olarak bilinen olağanüstü yaratıklar çeşitli özellikleri ile insanlardan ayrılırlarken insanlar üzerinde korku, ürperti ve hayret uyandırırlar. Kelimenin kökünün demon oluşu ve Yunanca ve şeytan anlamına gelişi bunlardan bahsederken şeytandan bahsetmiş olacağız. Şeytanın da cinler taifesinden oluşu, şeytanla ilgili inançları da bu kapsamda almayı gerektirecektir. Bu arada bir kısım tasavvuf ehlinin kanaati bu tür bulguların cinler merkezli olduğu şeklindedir. “Dinler bilimi kapsamında incelenen bu kelime özellikle Hristiyan toplumlarında korkulan her türlü yaratığın karşılığıdır. Bu yaratıklar cadılar, canavarlar, devler ejderhalar cinler, periler, şeytanlar, vampirler, kurt adamlar ve her türlü olağanüstü yaratıklardır.”[79]

Kara iyelerin, görünmeyen şer güçlerin, cin türü varlıkların gürültüden, tok sesten rahatsız oldukları, kaçtıkları, öldükleri inancı çok yaygındır. Tahtaya vurularak “şeytan kulağına kurşun” denilmesi, ay veya güneş tutulduğunda onu kurtarmak için teneke çalıp silah atılması, gelin yeni evinin eşiğinden girmeden evvel onun ayağını basarak, kırılınca ses çıkarak tabak türü bir şeyi kırması, bu tür varlıkların zararından korunmak amaçlıdır.

Al Karısı’nın koruyucu gücü anlatılırken, onun, esir edilip bir süre kaldığı evde ona ait olan eşyaların mesela eşarbı, mendili veya elini sürdüğü ona ait herhangi bir şey itina ile saklanır. Bu eşyanın bulunduğu yere nesiller boyu herhangi bir al karısının zarar veremeyeceğine, doğumlarının normal olacağına inanılır. Doğum yapacak kimseler, bir süre için alın dokunduğu o eşyayı evlerine götürürler. Bu eşyanın bulunduğu yer veya al karısının bir süre saklandığı ev Al Ocağı olarak bilinir. Al karısının zararından mustarip olan kadınlar, şifa için bu ocağa gelirler. Al Ocakları çok kere bu şekilde oluşurlar ve ak ve kara özelliğini, iki yönlü kendi içinde sergilerler. Esasen Umay Ana gibi ak iyi özellikli iyeler de kara iye özelliği de arz edebilirler.[80]

Al ruhu esareti süresince esir alanına, onun hanesine biteviye bereket getirir. Azat olduğu zaman” dolsun taşmasın, eksik olmasın yiyen doymasın” veya “elimin değdiği yere yedi kuşak bizden zarar gelmesin” der. Veya “Bu özellikli dua, alkış ile kargışı bir arada içerir[81].

Yakasına iğne batırılarak esir alınan Al Kızına sadakatinin sağlanması için, “Kanımızın, suyumuzun, sütümüzün ve külümüzün karıştığına (her şeye), çaputumuzun düştüğüne (her yere), el verdiğimize, kısaca bu evden bez parçası verdiğimiz herkese zarar vermeyeceğine yarar vereceğime, tövbe mi, tövbe mi, tövbe mi” şeklinde üç defa yenim ettirilir[82].

Bölgedeki Al Ocaklarından Karaman Salur köyü Al Ocağı, Sivas Al Ocağı, Malatya Al Ocağı, Diyarbakır Al Ocağı ve diğerleri sayılabilmektedir.

Diyarbakır ve çevresinde tespiti yapılabilen kara iyelerden birisinin evlilik dışı bekâr kızlardan türediğine dair bir bilgiye rastlanılamamıştır. Bu tespit ile ilk defa karşılaşılmıştır. Edige Hanın annesinin perizat oluşu bu bulgu ile ilişkilendirilebilir.

Al karısı tanımlarından birisine göre o zenci suratlı, kalın dudaklı, karmakarışık uzun saçlı, kazma dişli, bir zebanidir. Çocuğun ve annesinin düşmanı olan al karısı ilkin çocuğu sonra annesini öldürür. Bunun için ansızın lohusanın üzerine saldırır ve çöker kadın takatsiz kalır. Korunmak için kadının başına yorgan iğnesi takılır ve çörek otu yakılır yataklarının başına Kur’an-ı Kerim asılır o yalnız bırakılmaz.[83]

Ebeye yapılan ödemeğe göbek akçası denir. Loğusa şekerinin rengi al/kırmızıdır[84].

İncelemesi yapılan Anadolu ve Azerbaycan Türk kültür coğrafyasında al rengin koruyuculuğu, doğum evvelinden başlar, doğum esnasında devam eder, kızamık gibi hastalıklarda da koruyuculuğu görülür, sünnet takımlarında, asker kınalarında, kına geceleri, gelinliklerde varlığını sürdürür. Keza ölüm anı ve ölümden sonra evlenmeden ölmüş bekâr kız tabutlarında, mezar taşlarında, kutsal türbe taşlarında, kutlu ağaçlarda da varlığını sürdürür[85].

Ateşin, alevin aklayıcı, paklayıcı özelliğinin olduğuna dair inanç, ateş kültünün asli parçalarındandır. Aras vadisi Kars ve dolaylarında nevruz kutlamalarında ateşin üzerinden atlanırken;

“Ağırlığım uğruluğum dökülsün, Oda düşüp kül olsun, Ateş olsun saçılsın” türünden tekerlemeler söylenirdi.

Atlı Sarı Albastı, tanımlaması bize, dağ başları, kayalık ıssız yerler varlığı ifade edilen Ovoo/Oboo’ları ve Yol İyesi’ni ve Boz Atlı Hızır tanımlamasına çağırım yaptı.[86]

Al Ruhu-Al İlahi bağlantısı konusunda Özkul Çobanoğlu’nun ayrıntılı bir çalışması olduğu bilinmektedir.[87]

Güney Azerbaycan’dan yapılmış al karısının al ocağı olduğunu gösteren bir tespitte,

 

Bir gün bahçesinde çalışırken bir çiftçi yanında bir kadın görür Kadın kişinin bütün hareketlerini yansımakta taklit etmektedir. Durumu gözleyen çiftçi kendi el ve ayaklarını bağlar, kadın da onun gibi kendi el ve ayaklarını bağlar. Çiftçi yanındaki demir orakla kendi el ve ayaklarının ipini kesip el ve ayaklarını açar. Çiftçi kadının demirden kaçındığını, el ve ayaklarının ipini kesmede demiri kullanamadığı için başarılı olamadığını anlar. Bunun üzerine çiftçi, yakasındaki demir saçağı/kilitli iğneyi çıkarıp kadının yakasına takar, çiftçi, artık onu esir etmiştir.

 

Çiftçi kadını evine götürüp onunla evlenir, bu evlilikten bir çocukları olur. Elinden her iş gelen kadına ağır işler yaptırılır ve yemeklerde ona kullanabileceği bir kaşık da verilmez. Kadın bunlara hiç itiraz etmez. Onun bir tek isteği vardır o da körpe yavrusunun beşiğinin altının süpürülmemesidir. Süpürülmesi, çöplere süpürge dokundurulması halinde bebeği ölecektir. Aradan zaman geçer çiftçinin diğer eşi birikmiş zibilden rahatsız olur ve beşiğin altını da süpürüp çöpleri atar. Böylece kadının bebeği ölür.

 

Bu esnada bebeğin annesi dışarda çalışmaktadır. Körpesinin öldüğünü hisseder ve eve gelir. Ev halkını toplar onlara “körpenin altının temizlenmemesi gerektiğini, temizlenmesi halinde öleceğini size söylemiştim”, der. Sonra evden yemeniler toplayıp çeşme başına gider. Topladığı yemenileri çeşme başındaki çocuklara verip yakasındaki iğnenin çıkarılmasını sağlar.

 

Özgür olan kadın, eve son defa gelip, bacadan içeri kafasını sokar ve ev halkına, “Siz benim yakama sancak/kilitli iğne takıp kendinize kul ettiniz. Beni kullanmayacağımı bildiğiniz halde yemelerde demir kaşık verip beni zora soktunuz, Körpemin altını temizleyip onu öldürdünüz. Şimdi gidiyorum. Ancak bunu bilin ki, nesiller boyu eviniz hep zibilli kalacak. Bana kaşıksız yemek yedirdiniz, kaşıktan azlık/yiyecek sıkıntısı göreceksiniz, Sizin tuz ekmeğinizi yediğim için hiçbir zaman zahı /yeni doğum yapmış kadınınız ölmeyecek. Onun sırrını ben biliyorum. Sizinle yaşadığım sürece bana hiçbir şey sorup öğrenmek istemediniz, şimdi de ben söylemiyorum.”[88] Der oradan uzaklaşır ve bir daha görülmez.

 

Güney Azerbaycan Türk halk inançlarında Al karısı/Hal karısı ile ilgili olan inançlar, Al karısının yakasına iğne takılarak esir alınması, elinin çok bereketli olması ve kendisinin çok hamarat olması, yakasından iğnenin çıkarılması ile özgür kalması, esaretten kurtulduğu zaman kendisine onu esir alan insanoğlu tarafından sorulmayanların pişmanlığını duyurması, bazı olumlu ve olumsuz izler bıraktığı gibi hususlar bu konuda Anadolu Türk kültür coğrafyasından bilinenlerle ile tamamen aynıdır.

 

İnsanoğlu ile bu tür varlıklardan cin olarak bilinenler evlenebilmektedirler. Ancak Al karısının evlenmesi ve çocuk sahibi olması örneği ilktir.

 

Keza al karısından korunmak için demir ve demirden yapılmış eşyalardan da yararlanıldığı biliniyordu ve fakat demirden koktuğu tespiti de ilk defa yapılmış oldu.

 

Bu tür varlıkların insanları taklit ederek çıldırttığı inancı da bilinirken bu bulguda Al Karısından hareketle çok net olarak bu özellik anlatılmaktadır.

 

Onu cezalandırmak isteyenlerin ona yemek kaşığı vermediği tespiti de yenidir.

 

Süpürge, zibil, süpürme saati ve süpürme yönü ile çalışmaların varlığı bilinmekteydi. Süpürgenin insana dokunmasının şer getireceği, kurtulmak için süpürgeye “tu tu tu” yapılması gerektiği de bilinmekte idi[89].

 

Al karısının çöpe önem verdiği ve zibilin atılması, zibile süpürgenin dokundurulması halinde bebeğinin öleceği, bulgusu çok yenidir. Bu bulgu süpürge ile ilgili inançların anlamlandırılmalarında yardımcı olabilir kanaatindeyiz.

 

Al karısının yakasından iğnenin çıkarılmasından sonraki gelişme de, bu derece ayrıntılı ilk defa anlatılmıştır.[90]

 

SONUÇ:

 

Sona varılırken Al ruhu münasebetiyle tespiti yapılan antropomorfik varlıkların tespitleri yapılmaya çalışılırken özellikleri hepsinde ortak olmamakla beraber şöyle sıralanabilir;

Korunma şekilleri

-Demir ve demirden yapılmış nesneler onlardan korunmanın yollarındandır, demirden sakınmaktadırlar.

-Onlardan korunmada sarımsak, soğan ve benzeri özel kokulu sebzeler de önem arz etmektedirler.

-Bir kısmı erkek attan ve onun kişnemesinden korkmaktadır.

-Büyük bir kısmı üzerlik ve daha ziyade süpürgeden ve bilhassa aynalı süpürgeden kaçınmaktadır.

-Çok kere etkinliklerini gece gösterirler, ışıktan ve aydınlıktan kaçınırlar.

-Tok sesten, kalabalıktan kaçınırlar, sapa sessiz yerleri harabeleri seçerler,

-Su kenarlarını mekân tutarlar,

-Daha ziyade zayıf insanlara veya insanların zayıf anlarında etkili olurlar,

-Çeşitli Silahlar,

-Kur’an-ı Kerim, ayetler,

-Erkek giysileri,

-Al ve Sarılık Ocakları gibi şifa umulan ocaklar,

-Al ve Sarı gibi renklerdir.

Fiziki Özellikleri:

-Ayakları veya vücutları terstir.

-Kuyruklu olanları vardır,

Demir giysili olanları da vardır,

-Çok iri gözlü, tek gözlü, çok iri yarı, yarı insan yarı hayvan, çok çirkin, çok kere dağınık saçlı ve iri memeli olarak tanımlanırlar. Yetmiş memeli olanları vardır,

-Ses taklidi yaparlar,

-Cinsiyet değiştirerek de görünebilirler,

-İnsanları yansırlar,

-Çeşitli canlıların donuna girebilirler,

-Bazılarının ellerinde yedi ayaklarında yirmi parmak olanları vardır.

-İnsanların cinsiyetine ve medeni haline, çağına, dul veya evliliğinin geçikmişliyine, bebeksizliye göre onlara farklı davrananları vardır.

-İnsanlarla cinsel ilişki kurup çocuk sahibi olanları vardır.

-İçlerinde cin, peri, su perisi, şeytan, hortlak olarak İslamî söylemle tanımlananları vardır.

-Bir kısmı ismini yol açtığı hastalığa vermiştir.

-Bir kısmı, sebep olduğu rahatsızlığın aynı zamanda şifa kapısı durumdadırlar.

Biz, Memoratlar konusunda olduğu gibi onlardan tamamen de farklı olmayan demonolojik varlıkların halk inançlarındaki konumunu irdelemek yoluyla, arkaik döneme yapılacak yolculukta renkler, yönler, mevsimler, gece ve gündüz, sayılar ve ayrıca cansız bilinenler, bitkiler, hayvanlarla ilgili inançların insanlarla olan ilişkilerine yeni boyutlar kazandırılabileceği düşünüyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   .

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

           

           

 

 

 

 

 

 

                                   

 

                                   

 

[1] Bu çalışma 01-05 Kasım 2015 tarihleri arasında Diyarbakır’da yapılacak olan Uluslararası Diyarbakır Sempozyumu için bildiri olarak hazırlanmıştır.

[2] Dr.yasarkalafat@gmail.com www.yasarkalafat.info Halk Bilimi Araştırmaları Kültür ve Strateji Derneği

 

[3] Abdulkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1968,

[4] Celal Beydili, Türk Mitolojisi Mitolojik Sözlük, Yurt Kitap yayın, Ankara, 2003

[5] Pınar Fedakâr, “Besleyen mi, Öldüren mi: Türk Mitik Tasavvurunda Anne Arketipinin Antropomorfik Görünümleri”, Diyarbakır Yöresi Alevi Ocakları Üzerine Bir Araştırma”,113K056 TÜBİTAK Projesi kapsamında hazırlanmış bir çalışma

[6] Pınar Fedakar, a.ge.m.

[7] Pınar Fedakâr, a.g.m: Campbell 1992,40’dan naklen

[8] Pınar Fedakâr, a.g.m: Jung 1997:7’den naklen

[9] Celal Beydili, Türk Mitolojisi Mitolojik Sözlük, Yurt Kitap yayın, Ankara, 2003, S. 37-41

[10] Abdulkadir İnan, a.g.e.

[11] Celal Beydili, Türk Mitolojisi Mitolojik Sözlük, Yurt Kitap yayın, Ankara, 2003, S. 37-41

[12] Yaşar Kalafat, “İran Türkoloji’sinde Halk Bilimi Çalışmaları ve Genel Türkoloji İçerisindeki Yeri”, IV. Uluslararası Türkoloji Sempozyumu, 29 Eylül 01 Ekim 2016, Kazan-Ankara

[13] Yaşar Kalafat, “Eski Türk İnançları İtibariyle Nasrettin Hoca”, Uluslararası Nasrettin Hoca Sempozyumu, Doğumunun 800. Yılında Nasrettin Hoca Sempozyumu Etkinlik Programı ve Bildiri Özetleri, 24-25 Ekim 2008, İstanbul

[14] Yaşar Kalafat, “Doğu Anadolu’da Kara İyeler ve Onlara Dair Halk İnançları”, Cihat Özönder Armağanı, Ed. Hayati Beşirli, Türk Kültür Araştırma Enstitüsü, Ankara, 2012, s. 175-202

[15] Yaşar Kalafat, “Halk İnançları Mitoloji Güzergâhında Memoratlar Dosyası 1” Hoca Ahmet Yesevi’den Mehmet Fuat Köprülüye Türk Fikir Hayatı Sempozyumu, 14-16 Ekim 2016, Eskişehir (iptal edildi)

[16] Gürol Pehlivan, Manisa Şehrinde Evliya Kültü,, Manisa İl Özel İdaresi, İzmir, 2012, s. 176

[17] Yaşar Kalafat, “ VIII. Atatürk Kongresi –Gence, Şirvan Seyahat Gözlemleri ve Türk Halk İnançları Kültüründe Kızıl’ın Mitolojik İçeriği 1-2”, Serhat Kültür Tarih Kültür Haber Dergisi, Eylül-Ekim 2016 s. 42-44 ve Kasım Aralık 2016, s. 42-44

[18] Yaşar Kalafat, “Karşılaştırmalı Bitlis Malamürsel/Mürsel Aşireti Halk İnançları”, Ahlat’ın Sesi, Temmuz, Ağustos, Eylül 2016, www.yasarkalafat.info

[19] Hüsamettin Karataş, ”Kazan ve Çevresindeki Ziyaret Yerleri ile İlgili İnanç ve Uygulamalar”, , 4. Kazan Halk Kültürü Sempozyumu, 29 Eylül-01 Ekim 2016, Kazan-Ankara

[20] Şevket Beysanoğlu, Kültürümüzde Diyarbakır, Ankara, 1992, s. 104-105

[21] Şevket Beysanoğlu, a.g.y.

[22] Şevket Beysanoğlu, a.g.y.

[23] Şevket Beysanoğlu, a.g.y.

[24] Abdulkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1968,s. 259-274

[25] Abdulkadir İnan, a.g.e.

[26]Abdulkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1968, S. 265

[27] Abdulkadir İnan, a.g.e.

[28] Abdulkadir İnan, a.g.e.

[29] Abdulkadir İnan, a.g.e.

[30]Elnaz Serdarinia, “İran Azerbaycan’ında Geçiş Döneminin Vasıtaları”, 4. Kazan Halk Kültürü Sempozyumu, 29 Eylül-01 Ekim 2016, Kazan-Ankara

[31] Abdulkadir İnan, a.g.e.

[32] Abdulkadir İnan, a.g.e.

[33] Yaşar Kalafat, “Yatak ve Yorgan Etrafında Gelişmiş Halk İnançları, ,Ed. Emine Gürsoy Nasgali, Yorgan Kitabı, Kitapevi İstanbul 2013 s. 187-200

[34] Yaşar Kalafat-Veli Cem Özdemir, “Ahmet Yeseviden Günümüze Anadolu ve Aras Vadisi Türk-İslam Kültür Coğrafyasında Memoratlar” www.yasarkalafat.info

[35] Kaynak kişi: Seyfettin Altaylı, Dilbilimci, yazar

[36] Yaşar Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Baba İyesi’nin Mitolojik Boyutu”, VII. Milletlerarası Türkoloji Kongresi 08–12 Kasım 1999, İstanbul.

[37] Deniz Karakurt, Türk Söylence Sözlüğü-Açıklamalı Ansiklopedik Mitolojik Sözlük, 2011, e-kitap

[38] Sebahattin Güngör Tasavvuf Mektupları 2016 Basılmamış metinler

[39] Deniz Karakurt, a.g.e.

[40] Yaşar Kalafat – Nagihan Çetin, “Türk Kültürlü Halklarda ‘Gökkuşağı İnancının Mitolojik Boyutu –Bodrum ve Çevresi Örnekleri İle”, 3. Uluslararası Her Yönüyle Bodrum Sempozyumu, 30 Ekim 01 Kasım 2013 Bodrum

[41] Deniz Karakurt, a.g.e

[42] Deniz Karakurt, a.g.e

[43] Shurubu Kayhan, “Kırgızlar ’da Kız Seçiminden Düğüne Kadar Olan Gelenekleri” 4. Uluslararası Kazan Halk Kültürü Sempozyumu, 29 Eylül 01 Ekim 2016 Kazan-Ankara

[44] Metin Özarslan, “Totem Yapmak: Spor Müsabakaları “Futbol Maçları” Örneğinde Uğurla İlgili Kimi Uygulamalar”, 4. Kazan Halk Kültürü Sempozyumu, 29 Eylül-01 Ekim 2016, Kazan-Ankara

[45] Yaşar Kalafat, “Türk Tefekküründe Kurt Kültü”, Bursa Tasavvuf Kültürü Sempozyumu, 29-30 Eylül 2006 Bursa, www.yasarkalafat.info

 

[46] Yaşar Kalafat, “ VIII. Atatürk Kongresi –Gence, Şirvan Seyahat Gözlemleri ve Türk Halk İnançları Kültüründe Kızıl’ın Mitolojik İçeriği 1-2”, Serhat Kültür Tarih Kültür Haber Dergisi, Eylül-Ekim 2016 s. 42-44 ve Kasım Aralık 2016, s. 42-44

[47] Yaşar Kalafat, “Doğu Anadolu’da Kara İyeler ve Onlara Dair Halk İnançları”, Cihat Özönder Armağanı, Ed. Hayati Beşirli, Türk Kültür Araştırma Enstitüsü, Ankara, 2012, s. 175-202

[48] Yaşar Kalafat, a.g.e.

[49] Ahmet Hikmet Eroğlu, “Türk Kültüründe Ocaklık (Ankara/Karaali ve Civarındaki Ocaklar), ”, 4. Kazan Halk Kültürü Sempozyumu, 29 Eylül-01 Ekim 2016, Kazan-Ankara

[50] İsmail Uçakçı, Sungurlu, Yerköy Delice, Keskin, Kızılırmak, Yöresi Derlemeleriyle Orta Anadolu Halk Kültürü, Ankara, 2003, s. 21

[51] Ahmet Hikmet Eroğlu, “Türk Kültüründe Ocaklık (Ankara/Karaali ve Civarındaki Ocaklar), ”, 4. Kazan Halk Kültürü Sempozyumu, 29 Eylül-01 Ekim 2016, Kazan-Ankara

[52] Yaşar Kalafat, “Halk İnançları Mitoloji Güzergâhında Memoratlar Dosyası 1” Hoca Ahmet Yesevi’den Mehmet Fuat Köprülüye Türk Fikir Hayatı Sempozyumu, 14-16 Ekim 2016, Eskişehir (iptal edildi)

[53] Satı Kumartaşlıoğlu,”Ahmet Yesevi Hakkında Anlatılan Menkıbelerde İslam Öncesi İnanç Motifleri”, ”, 4. Kazan Halk Kültürü Sempozyumu, 29 Eylül-01 Ekim 2016, Kazan-Ankara

[54] Yaşar Kalafat, “Karşılaştırmalı Yusufeli Halk İnançları”, Türk Kültürlü Halklarda Tematik Halk İnançları, Ankara, 2011, s. 85-114

[55]Yaşar Kalafat, “Karşılaştırmalı Bitlis Malamürsel/Mürsel Aşireti Halk İnançları”, Ahlat’ın Sesi, Temmuz, Ağustos, Eylül 2016, www.yasarkalafat.info

[56] Yaşar Kalafat, “Karşılaştırmalı Yusufeli Halk İnançları”, Türk Kültürlü Halklarda Tematik Halk İnançları, Ankara, 2011, s. 85-114

[57]Yaşar Kalafat, “Yatak ve Yorgan Etrafında Gelişmiş Halk İnançları”, a.g.e

[58] Yaşar Kalafat, “Orta Doğu Örnekleri İle Türk Kültürlü Halklarda Dişi İyeler”, Türk Kültürlü Halkların Halk İnançlarında -Geçmişten Günümüze- Kişioğlu, Berikan Yayınevi, Ankara, 2015, s. 161-187

[59] Yaşar Kalafat, “Türk Kültür Coğrafyasında Dul Karı Kültü”, Lokman Hekim Jurnal, S. 2002/ı s. 7-8; Aşiretlerimizde Mitolojik Bulgular, Beriakn yayınevi, Ankara, 2002 s. 67-76

[60] Âdem Öğer,   “Uygur Türklerinde Yağmur Yağdırma Törenleri ve Yada Taşı”, 4. Kazan Halk Kültürü Sempozyumu, 29 Eylül-01 Ekim 2016, Kazan-Ankara

[61] Elnaz Serdarinia, “İran Azerbaycan’ında Geçiş Döneminin Vasıtaları”, 4. Kazan Halk Kültürü Sempozyumu, 29 Eylül-01 Ekim 2016, Kazan-Ankara

[62] Esma Şimşek, “Hendek Efsaneleri üzerine Bir Değerlendirme”, Uluslararası Kocaeli ve Çevresi Kültür Sempozyumu

2006, Yaşar Kalafat, “Yatak ve Yorgan Etrafında Gelişmiş Halk İnançları”, (…)

[63] Yaşar Kalafat, “Karşılaştırmalı Yusufeli Halk İnançları”, Türk Kültürlü Halklarda Tematik Halk İnançları, Ankara, 2011, s. 85-114

[64] Pınar Fedakâr, a.g.m.

[65] Yaşar Kalafat, “Karşılaştırmalı Yusufeli Halk İnançları”, Türk Kültürlü Halklarda Tematik Halk İnançları, Ankara, 2011, s. 85-114

[66]Yaşar Kalafat, “Yatak ve Yorgan Etrafında Gelişmiş Halk İnançları”, a.g.e

[67] Yaşar Kalafat, Ahlatşahlar’dan Günümüze Bitlis ve Çevresinde Halk İnançları, Berikan yayınevi, Ankara, 209

[68] Kaynak Kişi; Ali Keleş Erat, 61 yaşında, tahsilsiz, büyük dedesi Yezidi inançlı iken, aile halen Şafii inançlıdır.

[69] Kaynak Kişi; Ali Keleş Erat,

[70] Işıl Altun, Kandıra Türkmenlerinde Doğum Evlenme ve Ölüm, İzmir, 2004, s.110

[71] Yaşar Kalafat, “Balıkesir ve Yöresi Türk Halk İnançlarında Astral Boyut-Memoratlar1” Uluslararası Batı Anadolu Beylikleri Tarihi Tarih Kültür ve Medeniyeti Sempozyumu, 20-22 Ekim 2016 Balıkesir (İptal edilmiştir) www.yasarkalafat.infpo

[72] Yaşar Kalafat, “Balıkesir ve Yöresi Türk Halk İnançlarında Astral Boyut-Memoratlar1” Uluslararası Batı Anadolu Beylikleri Tarihi Tarih Kültür ve Medeniyeti Sempozyumu, 20-22 Ekim 2016 Balıkesir (İptal edilmiştir) www.yasarkalafat.infp

[73] Yaşar Kalafat, “Ahmet Yesevi’den Günümze Anadolu ve Aras Vadisi Türk İslam Kültür Coğrafyasında Memoratlar”, Uluslararası Ahmet Yesevi’den Günümüze Türkler ve İslamiyet Uluslararası Sempozyumu, 3-5 Kasım 2015, Konya (İptal edildi) www.yasarrkalafat.info

[74] Haydar Gedikoğlu, Trabzon Folkloru, Trabzon Valiliği 20 16, s.442-452

[75] Haydar Gedikoğlu, a.g..y.

[76] Kaynak kişi, a.g.ş.

[77]Yaşar Kalafat, “Karşılaştırmalı Yusufeli Halk İnançları”, Türk Kültürlü Halklarda Tematik Halk İnançları, Ankara, 2011, s. 85-114

[78] Yaşar Kalafat “ Edige Destanında Olağanüstü Tipler” Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’a Armağan, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türkiyat Araştırma Dergisi, Bahar 2003 S. 13 s. 345–353

[79] Zühre Çetin, “Kırkız Kazak Destanlarında Olağanüstü Yaratıklar ve Mitolojik Kökenleri”, 4. Kazan Halk Kültürü Sempozyumu, 29 Eylül-01 Ekim 2016, Kazan-Ankara

[80]Yaşar Kalafat, Kazan Çevresi İzleri İle Türk Mitolojisinde Umay”, Kültür Evreni, S.22 Sonbahar, 2014,s.29-44

[81] Yaşar Kalafat, “Akşehir Örneklemeleri İle Türk Kültürlü Halklarda Od/Ateş/Ocak İyesi”, Türk Kültürlü Halklarda Karşılaştırmalı Halk İnançları Kodlar-Kültler 1, Ankara, 2009, Berikan Yayınevi, s. 13-43

[82] Yaşar Kalafat, a.g.e. a..g..y.

[83]Vehbi Cem Aşkun, Sivas Folkloru I-II, Sivas 1000 Temel Eser, Sivas, 2006 S. 70

[84] Vehbi Cem Aşkun, Sivas Folkloru I-II, Sivas 1000 Temel Eser, Sivas, 2006 S 80

[85] Yaşar Kalafat, “ VIII. Atatürk Kongresi –Gence, Şirvan Seyahat Gözlemleri ve Türk Halk İnançları Kültüründe Kızıl’ın Mitolojik İçeriği 1-2”, Serhat Kültür Tarih Kültür Haber Dergisi, Eylül-Ekim 2016 s. 42-44 ve Kasım Aralık 2016, s. 42-44

[86] Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 2010

[87] Özkul Çobanoğlu Türk Halk Kültüründe Memoratlar ve Halk İnançları, Akçağ, Ankara, 2003

[88] Özkul Çobanoğlu, Türk Halk Kültüründe Memoratlar ve Halk İnançları, Akçağ, Ankara, 2003

[89] Yaşar Kalafat, “Gök Tanrı İnancından Günümüze Kadar Efsunlama “Tu-Tu-Tu’lama Uygulamaları” II.Uluslararası Karacaoğlan ve Çukurova Halk Kültürü Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, 20-24 Kasım 1991, Adana, Çukurova Üniversitesi yayınları, Adana, 1993, s. 271-286

[90] Yaşar Kalafat, “İran Türkoloji’sinde Halk Bilimi Çalışmaları ve Genel Türkoloji İçerisindeki Yeri”, IV. Uluslararası Türkoloji Sempozyumu, 29 Eylül 01 Ekim 2016, Kazan-Ankara