GİRİŞ:

Salonu saygılarımla selamlıyorum Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’mizi bu güzel seminer etkinliklerine beni de görevlendirerek onurlandırdıkları için teşekkür ediyorum.

Paylaşmaya çalışacağım görüşlerimin sunumuna geçmeden çalışma alanımdan ve bu konuyu seçiş sebebinden bahisle, bazı açıklamalar yapmak istiyorum. Böylece kendimi daha iyi ifade etmiş olabileceğimi düşünüyorum. Bu arada çalışmalarımda geçen Türk kültürlü halklar, Türk kültür coğrafyası gibi kalıp sözlere açıklık getirerek de konunun irdelenmesinde kolaylık sağlamış oluruz.

Biz sunumumuza “Anadolu Dinî İslami Etnolojisi” başlığını koymuş olmamıza rağmen, Anadolu etnolojisini, Türk kültür dünyasının diğer coğrafyalarından ve dinî etnolojiyi de dil ve sair etnolojik yapılardan müstakil başlıklar altında almak her zaman pek kolay değildir. Coğrafyamızda; Kürtçe, Zazaca, Arapça ve Türkçe gibi ana dilli halkların oluşturdukları Sünni ve Alevi isimli etnik yapılanmalar vardır. Din etnoloji tanımını da Harun Güngör hocamızdan almış olduk. Keza Türk etnolojik dağılım coğrafyasını da vereceğimiz örneklerde de görüleceği üzere Anadolu ile sınırlı tutmak mümkün değildir.

 

 

METİN:

Söz tanımlardan açılmışken, bir iki usta malı daha sattıktan sonra, özelde üzerinde durmaya çalışacağımız kendi tanımlarımızı paylaşıma açmak istiyoruz. “Etnoloji, hem etnografyanın hem de folklorun incelemelerinin neticelerini birleştirmek durumunda olan bir bilim dalıdır. Etnografyanın yalnız tasvirle yetindiği konuları, Etnoloji tasnif eder ve muhtelif kavimler ve memleketler arasında karşılaştırma yapmak suretiyle geneller ve birleştirir. (…)[1]

“İnsanların ırklara ayrılışını, bunların nereden çıktığını, oluştuğunu, yeryüzüne yayılışını, aralarındaki bağlantıları ve onların niteliklerini inceleyip, karşılaştıran ve sınıflayan bilimdir. Türkiye’de bu bilim dalı için Budun bilim ya da ırkiyat adları verilir”[2]

Arsal, “ırk” kelimesini, Avrupa dillerindeki “race” anlamında, “millet”i ise “nationalite” anlamında kullandığını belirti. Ona göre “nation” bir devlet içinde yaşayan ahalinin tümüdür[3].

Türkiye’mizde bazı araştırmacılar arasında halk kesimleri adına etnik milliyetçilik yapılırken, millet ve milliyet tanımında yanıldıklarını düşündüğümüz bazı kesimler de, Türk milliyetçiliği adına etnik milliyetçilik yapabilmektedirler. Bize göre kültür milliyetçiliği ırkçılığın her türüne karşıdır, karşı olmalıdır. Kültür milliyetçiliği, milleti oluşturan halk kesimleri ile birlikte, kültürün millet adına sahiplenilmesi, korunması ve yüceltilmesidir. Kültür milliyetçiliği millet adına yapılırken, milleti oluşturan kesimlerin kültürlerini inkâr etmez, yok saymaz, tek tipleştirmez. Bunlar arasında gelişen tabii sentezleri millet adına sahiplenir.

Halkların ana dilleri var ise; bu dillerle üretilmiş ninnileri de, ağıtları da olacaktır. Bizim anlayışımız, bu tür kültür verilerini millî kültürün zenginlikleri olarak alır. Bu türden kültür vasatlarına yönelik emperyalist amaçlı kışkırtmalara karşı, milletin, millî kültürden kaynaklanan ortak kalkanını kullanılır. Bu konuya, siyasi oryantalizmin halkbiliminden hareketle sergilediği etkinlikler münasebetiyle de yer vermeğe çalışacağız.

Zira ‘siyasi oryantalizm, hedefleri arasında yer alan ülkelerin halklarının kimlikleri üzerinde çalışırken, kimliklerindeki farklılıkları, genelde insanlık kimliğini ve özelde o halkın kimliğini aydınlığa çıkarmak için değil, o halkı ayrıntılı tanımak suretiyle, anılan bölgede çıkarlarımıza uygun şekilde o halkı nasıl alet etmek için’ yapar ve onlara giydireceği kimliği, onların değil, kendi yararına göre şekillendirir.[4]

“Etnografya daha çok halkın yaptığı maddi mahsullerle uğraşırken, halk bilimi ise manevi mahsullerle uğraşmaktadır. Halk bilimi etnolojisinin daha çok tarihlik etnolojisi ve halk gelenekleriyle ilgili alt dallarına daha yakındır.”[5] Bu tanımdan hareketle dinî etnoloji, inançların nereden çıktığı, oluştuğu, yeryüzüne yayıldığı, aralarındaki bağıntıları ve onların niteliklerini inceleyip karşılaştıran sınıflayan bilim dalıdır, denilebilir.

Halkbilimi Araştırmaları Kültür ve Strateji Merkezimizin, Avşarlar[6] ve Salurlar[7] çalışması hem etnografî ve hem de etnoloji içerikli bir çalışma olarak anılabilir.  “Halk İnançları İle Bektaşiliğin Yakın Ortadoğu Türevleri” isimli çalışma ise içerdiği; Kekailer, Nusayriler, Göranlar, Kızılbaşlar, Şebekler, Mavullular gibi kesimlerin halk inançları ile dini etnolojik bir çalışma örneğidir[8].

Bu arada halk ve millet tanımlarına konumuz itibariyle değinelim. Halkın çeşitli tanımlarından birisi de “kültür muhtevasını bünyesinde koruyan ve kültürel unsurları muhafaza eden bir zümredir. Halkların paylaştıkları ortak faktör dil, inanç, meslek vs. olabilir.[9] Şeklindedir.

“Halk edebiyatı, halk bilgisi bize halkı, halk denen kıymetler külçesini öğretecektir”[10]. Biz bu sunumumuzla bu kıymetler külçesini kendi yakın çevremizden hareketle derleyip toplamak sahiplenip kimliklendirmekten söz edelim istiyoruz.

“Türk halk edebiyatı gerçek anlamda bütün bir toplumun millî ve manevî ortak kültürünün, ortak dilini, ortak inancını, ortak duygu ve düşüncelerini aksettiren milletin öz varlığıdır.”[11]

Millet kavramı, devamlılık ve ebedilik arz eder, millet manevi bir varlığın karşılığıdır ve hükmü bir şahsiyettir. Millet halinde yaşayan topluluğun amacı, diğer milletlere karşı ortak menfaatlerini korumak olmakla beraber, ortak inanışları, hayat tarzı, adet, fikir, bilinç ve iradeyi de devam ettirmektir[12] Bu tanımdaki “menfaatleri korumak” ve “iradeyi devam ettirmek” görev ve hedefleri konusunda genç ekipler oluşturabilir miyiz konusunu tartışmak istiyoruz.

Türk kültürlü halklar, halk kültürü akrabalığı olan halklardır. Halklar arası akrabalık, muhakkak ve sadece kan akrabalığından, soydaşlıktan gelen akrabalıktan oluşmaz. Akrabalık bağlarından birisi de aynı kaderi paylaşmış olmaktan gelen, kader birliği akrabalığıdır. Bu konuda iki kısa hatıramı anlatmak istiyorum

Rahmetli eşimin ailesi Kuzey Kafkasya halklarındandı. Kayınvalidemden dinlemiştim. Kafkasya’daki köylerinde toprakları o derece mümbitti ki yere atılan elma, armut gibi herhangi bir meyve, özel bakım gösterilmeden 2-3 yıl içerisinde meyve ağacı olur ürün verirmiş. Kafkasya’ya Komünizm girince yörenin diğer İslam halkı ile birlikte, onlar da Türkiye’ye göçmüşler. Türkiye’de devlet de bölgenin anadili farklılığına bakmaksızın Çeçen, Çerkez, Lezgi, Oset, Abhazları da Karaçay, Nogay, Kumuk, Karapapak gibi Türkçe dilli halka beraber bağrına basmıştır. Bu yolculuk, günlerce aç susuz kış şartlarında, hayvan nakliye vagonlarında sürmüş ve gelen göçmenlerin hepsi Anadolu’da toprağı öpmüştür.

Diğer hatıram İstanbul’da katıldığım Balkan göçleri konulu bir bilgi şöleninde yaşanmış bir olayla ilgilidir. Farklı oturumlardan birisinde oturum sorumlusu idim. Ankara’dan katılan tebliğci, Kızılay Arşivinden getirilmiş dört mektup okudu. İkinci mektubun okunmasından sonra gözyaşlarımı tutamadım. Kalemimi düşürdüm bahanesiyle eğilip, masanın arkasında bir süre ağladım. Balkan Bozgunu’ndan sonra büyük bir göç başlamıştı. Anadolu’ya gelen göçmenler, sadece ve muhakkak Türk dilli değildiler. Torbeş, Pomak, Arnavut, Boşnak, Roman olan bu halklar, Balkanlar Türk kültür coğrafyasının Türk kültürlü halkları idiler. Birlikte oluşturdukları bu kültüre mensup oldukları için yurtlarından, canlarından olmuşlardı. Mezarlarını bırakıp gelmek zorunda kalmak yetmemiş, yol boyunca yakınlarını bilmedikleri yerlere gömerek gelmişlerdi. Irzını kurtaranlar kendilerini şanslı sayıyorlardı. Gelenler de onlara yuvalarını açanlar da mutlu idiler. Zira geldikleri ülke kültür akrabası oldukları Türk kültür coğrafyasından Anadolu’ydu. Bunlar birlikte yaşadıkları halklarla geliştirdikleri gelenekleri ile geliyorlardı[13] ortak kültürel mirasla geliyorlardı.

Atatürk bu konuyu özetlediği vecizesinde,

“Azerbaycan’ın sevinci sevincimiz kederi kederimizdir.” Demektedir.

Halk kültürü ağıtları, türküleri, ninnileri, acı ve tatlı göç hatıraları ile destanlarla doludur. Eksik olan, bunlardan millet mayasını güçlendirecek edebi eser çıkaracak kalem erinin az oluşudur. Bol hatıra toplamalıyız, bunların eski gömleklerinin kırık kopçaları dahi arşivlenmeli, müzelenmeli kanaatindeyiz. Doğrusu, bu yolda Televizyon dizilerinin başlatılmış olduğu gerçeği sevindiricidir.

Türk olmak, fikren, zihnen, ruhen Türk olmak demektir. Nice Türkçe ana dilli Türk bilinenler vardır ki, Milliyet kantarında sadece iblistirler. Kısaca Türk olmak, Türk kültürüne katkı vermekle, Türk kültürünü oluşturmakla mümkündür.

Türk olmak genel adı itibarı ile Türklüye mensup olmak demektir. Büyük milletlerin Türk milletinde olduğu gibi, bir genel adımız vardır ve bir de boylarımız itibariyle Kırgız Türkü, Kazak Türkü türünden isimlerimiz vardır. Kırgızlık, Türkmenlik, Özbeklik biz Türklerin özeldeki adlarımızdır.

Anadolu Türklüğü, Azerbaycan Türklüğü, Kırgızistan Türklüğü, Türklüğün birlikte yaşadığı akraba kültürlü halklarla beraber aldıkları isimlerdir. Dil ve dinî inanç farklılıkları, birlikle yaşanılan kültür akrabalarımızı Türklükten çıkarmaz.

Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu Türklük-Tatarlık kimlik ortaklığı konuusunda;

“İsmimiz Tatar

Cismimiz Türk

Biz ayrı bir millet değiliz

Biz Türk’üz” demektedir.

Büyük Türk hükümdarı Timur ise,

“Biz ki, Melik-i Turan;

Emr-i Türk’istanız,

Biz ki Türkoğlu Türk’üz.

Biz ki milletlerin en kadimi ve en ulusu

Türk başbuğuyuz” demek suretiyle millî kimlik konusunda mesajı tamamlamaktadır.

Türklük için, Tek bayrak, tek vatan esaslandırmasından yola çıkıp, “Türk milleti demiyoruz” şeklindeki söylemden, daha ziyade milletten değil ümmetten söz edildiği anlamı çıkar.

Türklerin farklılık arz etmiş olsalar da din ve dil dâhil bütün kültürel değerleri Türklüğün ortak millî değerleridirler.

Ortak millî dilin yanı sıra, akraba toplulukların yerel dilleri sadece akrabalarımızın kültürel değerleri değil, ortak millî kültür varlığımızın bir parçasıdırlar. Ortak kültürel değerlerimize toplum olarak sahip çıkmak az sayılı olan kesimlere yapılmış bir lütuf değil, öz varlığımıza sahip çıkabilmenin yanısıra demokratik bir tavırdır. Dil ve inanç kültürü dâhil, farklılıkların yaşatılabilme imkân ve şansı, insanımıza kültürümüzden yola çıkılarak daha fazla, daha iyi hizmet götürebilmekle ölçülebilir. Yerel diller gibi değerlerimizi gerektiğinde bilmek, onları insanımızın hizmetinde yararlanabilmek, millî yaşam kalitemizin düzeyini yükseltecek ise, kesinlikle ihmal edilmemelidir. Korunmaları ve kullanılmalarında ortak olduğumuz, yeraltı ve yerüstü kıymetleriz için millet fertleri olarak birlikte hayatımızı dahi feda edebiliyorsak, vatan topraklarının kültür değerlerini paylaşabilmeli ve bunlara bütün etnik taassupları aşarak sahip çıkabilmeliyiz.

“Millete efendilik yoktur. Hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden, onun efendisi olur.”[14] 

Atatürk’ün kültür milliyetçiliği, onun yönetimi zamanında faaliyete geçirilmiş kültür kurumlarına dair istatistiki bilgi vermek veya ona ait kültür içerikli vecizelerin içeriğini hayata geçirmeden sadece onları tekrarlamak değildir. O ruha devamlılık kazandırmak, o ruhu yenileyebilerek yaşatabilmek demektir.

Millet hayatında dilin millî dilin, ortak kültür dilinin millî dilde birleşmenin önemi inkâr edilemez. Ziya Gökalp;

“Türklüğün vicdanı bir

Dini bir imanı bir;

Fakat hepsi ayrılır

Olmazsa lisanı bir”  derken dilin millî hayattaki önemine vurgu yapıyordu, dilde birlik sağlanmadan diğer birliklerin sağlanmasındaki zorlukları anlatıyordu. Bu, millet hayatındaki diğer birlik unsurlarının yok sayılmaları anlamına gelmiyordu. Gönül birliği, kader birliği yok sayılacak türden birlik unsurları değildiler. Aynı dinden olmayan Türklerin Türklük dışında düşünüldükleri anlamı da gelmiyordu.

Türk-Kürt kültürel gen ortaklığı konusunda ise;

“Nerde bir Kürt aradıysam

Türk’ten gayri bir şey bulamadım” demekte ve millî duygu konusunda da,

“Türkü sevmeyen Kürt, Kürt değildir,

Kürdü sevmeyen Türk, Türk değildir.”  Demektedir.

Peyami Safa da Türk milliyetçiliğine saldıranların, ırkçılıklarını saklamak isteyenler olduğunu belirtmekte, millî birliğin sağlanması için bunlara karşı tavırlı olmanın gerektiğine vurgu yapmaktadır. Onun bu durumu, milliyetçilikte şuurla izah edilmektedir.[15]

Türk olmak, Türklüğü oluşturan etnik kesimleri inkâr etmek, yok saymak demek de değildir. Türklük, birlikte yaşanılan haklarla, acıları, mutlulukları yaşamak, birlikte acıyı bal etmesini bilmektir. Ortak yurdun acısını birlikte duymaktır.

Bu noktada “Ne Mutlu Laz’ım diyene” “Ne Mutlu Çerkez’im diyene”, “Ne Mutlu Kürd’üm diyene” gibi ifadeleri Türk bayrağı üzerine yazmış olmak, zeminin Türk bayrağı olması itibariyle bir anlam ifade etse de, esas olan Türk bayrağının üzerine Atatürk’ün vecizesinde olduğu gibi “ Ne Mutlu Türküm diyene” yazabilmektir. Zira Türklük birlikte yaşanılan halkların ortak adımızdır.

Veya Türk bayrağının bir köşesine Osmanlı armasını işlemek, birilerine göre bir anlam ifade etse de, tarihten ilmek alabilmek için ilmeği ileriye yönelik ufuklardan alabilmek, Kızıl Elma’yı çağın ilerisinde aramak gerekir, kanaatindeyiz. Geçmişi inkâr etmeden geleceği inşa etmeli.

Ne diyordu Mehmet Akif,

“Girmeden nifak millete, düşman giremez,

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez”

‘Yüreklerin toplu vurmasını sağlamak için halk kültürümüze, genç araştırmacılar olarak yakın çevremizden başlayarak bir proje oluşturamaz mıyız,’ diyoruz.

Türklüğü bir etnisite olarak alırsanız ve bu kesime ırkî bir üstünlük yakıştırır iseniz, milletin birliğine nifak sokmuş olursunuz.

Cengiz Aytmatov diyor ki; “Ey Türkoğlu! Sen özüne yabancılaşma, toprağına yabancılaşma, atana yabancılaşma! Kısaca, Türk ol! Toprağınla bütünleş, tarihinle bütünleş!”

Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Mrkezi’nce geçmişte yapılmış olan “Nevşehir Hacı Bektaş Veli Gezisi, Seyit Kalender Veli, Seyit Siyami Fakı hz., Seyyit Hacı Ali Türabi Dede, Sultan Sucaaddin Veli gibi Gönül erlerinin anma günlerini genç kalemler olarak takip edip Araştırma Merkezi Bültenine yazılar hazırlayabiliriz.

Seminer metnimizin konu başlığımızda dinî sınırlamasını koymuş olmakla birlikte, halk inançlarından yola çıkılacağı için bu ifadeye kullandık. Araştırma merkezimizin adı ve alanı ile uyumlu olabilme adına bunu yaptık. Biz dinî olmayan, anadil farklılığı gibi faktörlerden kaynaklanan Türk kültürlü etnik kesimlerin araştırmalarına da açığız. Nitekim İslamî kaydını koymuş olmamıza rağmen, Türk kültür coğrafyasının Müslüman olmayan, Şamanist, Musevi ve İsevî gibi kesimlerine yönelik çalışmalarımıza da kısa kısa yer vermeğe çalışacağız. Bilindiği gibi İslam, Hz. Âdem ile başlarken Müslümanlık Hz. Muhammet (s.a.v.) ile başlayıp devam eden sürecin adıdır.

Biz halk kültürü çalışıyoruz, ancak yoğunlaştığımız halk kültürlü alanı, halk inançlarıdır. Halk inançları araştırmalarını öncelikle alan çalışması yaparak bizzat halktan derlemeye çalışıyoruz. Bununla yetinmeyip yapılmış alan çalışmalarını, lisans ve lisansüstü çalışmaları, ilgili monografi çalışmalarını da takip edip onlardan da yararlanmaya çalışıyoruz. Bu şekilde yapılmış çalışmalarımızı kültür şölenlerinde bildiri ve bazen de makale olarak ilgili dergilere veriyoruz. Bu türden kısa metrajlı çalışmalarımızı bir araya getirip, biraz daha uzun soluklu sayılabilecek kitaplar yapıyoruz. Bana soracağınız sorularla, çalışmalarımızın bu yönünü de irdelemenizi tercih ederim, zira içinizden bu alana meyli olan arkadaşlarla ortak çalışmalar yapmaya hazırız. Konuşmama girerken “konuyu seçiş sebebim” derken bunu kastetmiştim. Danışma Kurulu Toplantısı’nda benim tekliflerimden birisi de “öğrenci arkadaşları tamamen dinleyici olma konumundan çıkarıp, araştırıcı ve araştırdığı konuları yapacakları sunumlarla paylaşıcı” duruma getirmekti.

Duvara birisi minik iki afiş astık, bunlar benim ve birlikte çalışmakta olduğumuz arkadaşların, yukarıda bahsettiğim kitap çalışmalarımdan bir kısmıdır. Bunların içerisindeki bölümleri oluşturan yazıların büyük bir kısmı çift imzalıdırlar. Bu imzaların birçoğu ise sizin gibi genç arkadaşlara aittir. Size bırakmak üzere bir de katalog getirdim. Orada da bahsettiğim yayınların içerisindeki bölümlerin, yani bir kısmı çift imzalı olan makale ve bildirilerin künyelerini göreceksiniz. Bu kitaplardan sizlere verilmek üzere yanımda örnekler de getirmeye çalıştım. Bu çalışmalar sadece Türkiye Türk kültür coğrafyasına yönelik değildir. Bunların içerisinde Uluğ Türkistan’dan Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Karakalpakıstan, Afganistan, Tacikistan, Kazakistan’a ait olanlar da var. Ayrıntılı açıklamalara yer vermeğe devam edelim. Zira bu coğrafî ve kültür kesimlerinden olan aranızda arkadaşlar var ise ve açıklamaya çalıştığım türden çalışmalar yapmak isterlerse, onlara verilmek üzere buraya getirmediğim kitapları da vermeğe çalışırım.

Örneklemeli açıklamaları yapmayı sürdürelim. Kafkasya’dan; Karaçay, Balkar, Çerkezki, Kabartay, Gürcistan, Acara, Ermenistan, Azerbaycan, Kırım, Altaylardan Hakas, Altay, Çuvaşistan, Tataristan, Başkurdistan. Doğu Avrupa ve Balkanlardan; Romanya, Moldavya/ Gagavuzeli, Ukrayna, Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk, Bosna, Rodos, Kıbrıs, Orta doğudan; Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak, İran’ı halk inançları kültürü ile az-çok çalıştık. Bunları ve yenilerini birlikte çalışmak için ortak arıyoruz. Buraya bir harita ile gelmek isterdim, ancak haritamıza maalesef yeni araştırma alanları henüz işlenemediler.

Bu etkinliği nasıl yapacağımızı, neresinden başlayacağımızı, nasıl organize olacağımızı, ilk adımın ne olacağını, araştırma merkezimizden neler talep edeceğimizi, ilgi duyan arkadaşlarla birlikte Merkez başkanı hocamızla görüşürüz.

Böylesi bir çalışmaya başlangıç için yurt dışı imkânları edinmek ve ilk deneyimi yurt dışından başlayarak yapmaya kalkışmak zor olabilir, Yurt içinden atılacak ilk adımda derlenen bilgilerin kürsüden sunulmasından evvel, yaşanması gereken safhalarımız da olabilecektir. Mesela farklı Anadolu kırsalını taramaktan önce, yakın çevremizden yapılmış derlemelerle, ilkin kendi yakın kültürümüzü tanımak daha gerçekçi olabilir. Her arkadaş kendi köyünden veya boyundan inceleme yapmaya başlayabilir. Bildiri sunucusu olmadan evvel, bir dönemi; takip edilen bilgi şöleninin, okunan kitapların takriri olarak değerlendirmek de yerinde olabilir.

Anadolu Türk kültür coğrafyasının hemen hemen her il ve birçok ilçesinden tarafımızca alan çalışması yapıldı. Buralardan arkadaşlarla birlikte yola çıkabiliriz. Daha önemlisi, Sıraçlar, Tülekler, Çepniler, Hemşinliler, Bektaşiler, Tahtacılar, Manavlar, Lazlar, Karapapaklar, Azerbaycan Türkleri, Boşnaklar, Pomaklar, Torbeşler, Arnavutlar, Lezgiler, Çeçenler, Çerkezler, Abhazlar, Kürtler, Nusayriler, Zazalar, Türkmenler, Koçu Babalılar, Salurlar, Avşarlar, Halaçlar ve diğerlerinin halk inançları incelenmeye çalışıldı, yayına sokuldular. Bunların benzerlerini de halk inançlarından hareketle inceleyip tanımaya çalışabiliriz.

Özetle gerektiğinde genelden özele ve gerektiğinde de özelden genele giden bir yöntem izleyebiliriz

Mesela Kızıklar konusunda bir alan çalışması denemesi yapabiliriz. Malum Kızık Türkmen boyu, Oğuzların Yıldız Han Oğullarından Avşar, Beğdili ve Kargın gibi dört boyundan birisidir. Gaziantep, Kahraman Maraş ve Ankara’nın Çubuk (Çay Kızık-Köy, Aşağı Kızık/Kobre Kızık ve Algır Kızık) ile Ayaş (Billüce Kızık ve Algır Kızık) gibi bölgelerinde de yaşamaktadırlar. Birlikte çalışmaya aday arkadaş var ise biz hazırız[16].

Bu yıl ekim ayı içerisinde “bütün Yönleri ile Çubuk ve Çevresi Uluslararası Sempozyumu’nun ikincisi yapılacak. Keza Kahraman Kazan Sempozyumu’nun da Beşincisi olacak bunlara sunumcu veya takipçi olarak iştirak edebiliriz.

Halk inançları alanını, aramızda kalsın hocalarımız halk edebiyatının bir alt dalı olarak alırlarken, biz haddimizi aşıp sözlü kültür verilerinin tümünde adeta belirleyici noktanın inanç olduğundan yola çıkarak, ağıt, efsane, masal, hikâye ve diğerlerini halk inançlarının vasatları olarak düşünüyoruz. Bu nokta sizinle paylaşmak istediğim hususlar arasında ayrıntı bile sayılmaz.

Halk bilimi ise “Bir ülke veya belirli bir bölge halkına ilişkin maddi ve manevi alandaki kültürel ürünleri konu edinen, bunları kendine özgü yöntemleri ile derleyen sınıflandıran, çözümleyen, yorumlayan ve son aşamada da bir birleşime varmayı amaçlayan bir bilimdir.”[17]

Nedir bu halk inançları veya halk inanmaları, inanç nedir, din nedir, halk inançları dinin neresindedir?

Bu soruya alanın ustalarından hareketle yola çıkarak cevap arayalım,

Dinler tarihçeleri din tanımını yaparlarken konuyu “Yüce varlığa yönelik beşeri bir tavır olarak din”, “Dinin İnsani ilişkileri düzeyindeki boyutları”, Dinin Etnografik Boyutu: İslam ve Türklük” başlıklar altında incelemişlerdir. Yanılmıyorsan, bizi ilgilendiren; Din bilimlerinde, dini etnolojinin bir alt kolu olarak etnografyadan yola çıkarak, genel din etnolojisinden ayrıştırarak belli bir dini geleneğin güncel durumunu ele almak, boyutudur.[18]

Din olgusu, güçlü teolojik (bilhassa ve irrasyonel boyutlarıyla kutsala dayalı ögeleri) ve antropolojik (örf, adet, sanat, düşünce sosyal yapı ekonomik yapı ve politika gibi) dini geleneklerin tarihi ve geleceğini de etkilemektedir[19].

Halk İnançlarının tanımı bazı araştırmacılarca farklı yapılmaktadır. Biz ise farklı tanımlardan yol çıkarak değil de, çalışmalarımızın bize yaptırdığı tanımdan yola çıkarak yapmaya çalışacağız. Biz çalışmalarımızda yolumuzdaki engelleri büyük ölçüde bizzat açarak ilerleyebildik.

Halk inanmaları tamamen kitabı dinler içerikli inançlar değillerdir ve bu dinlerden de tamamen kopuk değillerdir. Çok kere bir dinin ve bazen de birkaç dinin izlerini içerirler. Bu izlerin köklerini yaşamayan dinlerle ilişkilendirmek de mümkündür. Oluşan birikime halk bazen farkında olmayarak da kendiliğinden katkıda bulunur. Bunlar sadece inanç değil, aynı zamanda inanç içerikli uygulama da içerirler. Çok kere hâkim ve yaygın dinin sınırlarını çok zorlayan muhteva da içerirler.

Bu özellikleri ile şirk, hurafe, bid’at özellikleri de taşıyabilecekleri nedeniyle resmi din kurumlarının mücadelesine muhatap olurlar.

Bu özellikleri ile onlar, günümüzle mitolojik dönem arasında köprü konumundadırlar da. Kültürle göçü halk inançları kültüründe çok canlı bir şekilde görmek mümkün olduğundan, bunlar aynı zamanda mitoloji taşıyıcısıdırlar da.

Halk inanmaları arkeolojik verilerin ve arkaik dil malzemelerinin anlamlandırılmalarında anahtar rol de oynarlar.

Halk inanmaları birlikte yaşayan farklı dilli ve dinli halklar arasında bir kültür akrabalığı rolü oynayabilirken, halk inançlarından hareketle halkları binlerce kilometre uzaklıkta kültür akrabalarını da bulmak mümkündür. Bu özellikler ile halk inançları kültürü çok sayıda kültürel kod içerirler.

Halk inançlarının halk kültürünün etnografya, halk edebiyatı, halk takvimi, halk tababeti, mevsimlik ve münferit eğlence türlerinde izlerini ciddi şekilde görmek mümkündür.

Daha sonra kısa bir kültür tarifi yapar, halk inançları kültürü ve genel halk kültürü içerisindeki yerine geçmeye çalışırız. Akabinde de konuşmamızda halk kültürünün ihmali halinde emperyalizmin neler yaptığı konularına genel olarak yer verip mitolojinin millet hayatındaki yeri ve halkbilimi mitoloji konularına geçmeye çalışacağız.

Mit, “tarih öncesi zamanda oluştuğuna, ettiğine inanılan olayları olağanüstü karakterleri ve tipleri konu edinen kutsal nitelikli anlatıya verilen addır. Mitoloji de mit bilimi anlamına gelir[20].

Kültür, “tarihî, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddî ve manevî değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekindir.”[21]

Halk kültürü diye kültür tanımlarının içerisinde sınırları net olarak belirlenmiş bir kültür ve onun genel kültürden kesin sınırlarla ayrılmış belirgin bir yerinin olduğunu söylemek pek kolay değildir. Halk kültürünü avamın kültürü olarak sınırlamak da pek anlamlı ve makul değildir. Halk kültürü ile daha ziyade millî kültürün içerisinde öz konumunda olan, eğitimi yaşanılarak alınan ve sürdürülmesi rutin yaşamın içerisinde yerini bulan, uygulayıcıları daha ziyade gelenekten yetişen kültür anlatılmış olur. Saray mutfağının yanında bir halk mutfağı, meteoroloji istasyonlarının tespitleri yanında halk takvimi, Tıp ve eczacılık tahsili yanında bir de halk hekimliği vardır. Orta oyunlarının yanısıra tiyatro veya balenin olması gibi. Nitekim halkın tanımında, Halk, kültür içeriğini bünyesinde koruyan ve kültürel ögeleri saklayan bir zümredir. Halk belli zaman diliminde ve belli yerde yaşayan insan topluluğudur.”[22]

Edebiyat Araştırmalarının diğer bilim dalları ile ilişkisi üzerinde durulurken tarih, dinî bilimler ve sosyoloji gündeme getirilir[23]. Mitolojiyi ne nispette tarih kapsamına almak mümkündür. Bize göre mitoloji edebiyat ile farklı boyutları itibariyle de bağlantılı ve hem de yakın bağlantılıdır. Efsaneyi, destanı kapsamına aldığınız edebiyatın mitolojik boyutu yok sayılır ise bir süre derinleştikten sonra finale varmadan geri dönmeye benzer. Mit bilgisi bahsini anlatım olarak ele alıp mitlerin efsane ve destanlarla karşılaştırmasını yapmak, bize göre eksik halkanın eksikliğini gidermemektedir. Mit bilgisi, halk bilimi verilerinin köklerinin ait olduğu toprağa vatana işaret eder. Mitolojik boyutu olmayan halk bilim verileri kök derinlikleri olmayan bitkilere benzer. Kök derinliği olan aynı topraklar üzerindeki bitkiler asırlarca varlığını sürdürebilirlerken, diğerleri mevsimlik bitkilerin kaderini dahi yaşayamazlar. Vatan olarak tutunduğunuz topraklara rağmen, mitolojik kök hücrelerinizi başka adresler göstererek izaha kalkarsanız, size yaşadığınız toprakların misafiri işlemi yaparlar. “Mitolojimle göç ettim” diyebilmeniz için halk kültürü verilerinizin mitolojik boyutunu da açıklayabilmelisiniz. Günümüz Türk halk edebiyatı dünyasından bahsetmekteyiz.

Bu konu ile Mehmet Kaplan hocamızın psikanaliz metodunu bir arada düşünmek gerekir. Kaplan, Tevfik Fikret’i incelerken, ruhî özellikleri oluşturan siyasi ve sosyal olaylardan yola çakabilirken bu alandaki çalışmalara yeni bir boyut bir derinlik getirmiştir.[24]

Bu noktadan hareket edilince, günümüz Türk edebiyat çalışmaları İran ve Yunan Edebiyatlarının Anadolu’daki mitolojik kökleri üzerinde de durdukları gerçeği gözardı edilmemeli.

İran mitolojisi 2500 yıllık İranlı ’lığın tarihi coğrafyasının kapsamına Anadolu’yu da almaktadır. Anadolu İran mitoloji alanı olarak gösterilmektedir. Haklılıklarını da halk kültürü verilerinin mitolojik döneme değin uzandığı ile izah etmektedirler[25].

“Arkeoloji ile halk bilimi arasında gizli ve zayıf bir bağın varlığı göze çarpmaktadır.”[26] Şeklindeki teşhise katılmak pek mümkün değildir.

Halk Bilimi ve Halk Edebiyatının millet hayatındaki hayatî öneme vurgu yapıldıktan sonra, Türkiye’de etnik kesimler zeminli Kürt mitolojisinden ve arkeolojisinden hareketle yayınlar yapılabilirken ve etno-arkeoloji konusu da bu kapsamda ele alınabilmektedir.[27] Arkeolojik kazı ürünü etnografik bulgular, yaşayan bölgesel halk kültüründen hareketle bölgesel kültürler adına anlamlandırılmaktadır[28]. Konunun siyasi ideolojik boyutu halk edebiyatını ilgilendirmeyebilir, ancak gelişmeler ve tespit edilmeleri yok sayılmamalı kanaatindeyiz.

Mitoloji, mit bilimi sahip olunan çok değerli şeyler, kutsal değerler ve manalı olanlar, yaratılışla ilgilidir. Olağanüstü varlıkların hikâyelerini ve onların kutsal güçlerini anlatırlar[29]. Şeklinde tanımlanırken millî mitoloji veya milletlerin mitolojilerindeki millilik söz konusu olacaktır.

Mehmet Kaplan’ın getirdikleri sosyal ve siyasi boyut, Cumhuriyet edebiyat hayatının bilhassa son çeyreğine etnik milliyetçilik olarak yaşamıştır. Etnik milliyetçiliğin romantik çağı denilebilecek bu dönem Türk halk kültürünün ve bu arada halk edebiyatına, her türü ile yansıyıp yer bulmuştur. El dokumaları, halk mutfağı, halk oyunları, ağıtları ve diğer alanlarında ürünler vermeğe başlamıştır. Konunun siyasi ve ideolojik boyutu bir yana ve üzerinde durmak istediğimiz husus bu noktaları değildir. Etnik milliyetçiliğin akademik ve kültürel hayattaki etkinlikleri sürmektedir. Bunun, ilmî bir tespit olarak Türk Halk Edebiyatı yayınlarına yansıması gerektiği kanaatindeyiz.

 Bu derece önemli diğer husus ise Türkiye Cumhuriyetinin eğitim, öğretim ve kültür politikalarında son 15 yıllık gelişmedir. Etnik kimlik-millÎ kimlik algılayışındaki değişme, Yüksek Öğretimde kurulan bazı araştırma merkezleri ile etnisitenin kültürü ile var olduğu bir gerçek olarak kabul görmüştür. Bu kabul Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Türk Dil Kurumu’nun, TRT’nin Kültür Bakanlığı’nın faaliyet programlarına da yansımış, Kur’an-ı Kerim’in Kürtçe meali, Kürtçe-Türkçe, Türkçe-Kürtçe Sözlük, Memo-Zin’in Kürtçe baskısı, TRT Kürtçe Yayını gibi halk edebiyatını doğrudan veya dolaylı konuları kapsamına giren ürünler verilmeye başlanılmıştır.

Bütün bunların yazılış, yapılış, ediliş, kılınışına karşı olunması gerekir, değil anlatılmak istenilen, anlatılmaya çalışılan hususlar, bunların millî Türkoloji kapsamında ele alınabilmesindedir.

Türkiye’de rektörlükler, valilikler ve belediye başkanlıklarınca düzenlenen bir kısmı uluslararası ilmî kültür şölenlerinde Kürtçe yer adları, Kürt musikisi, Kürtçe sözlük çalışmaları, Kürtçe mevlit çalışmaları[30] bildiri konusu olurlarken, bölgesel sorunların imajolojisi, metafiziği tartışırken, bu gerçeğin millî halk edebiyatı çalışmalarına aksetmemesini kabullenmek zor olmaktadır. Bize göre, kaleme alınış dilindeki farklılığı ile yazılmış mevlitleri, Türk mevlit yazma kültürünün dışına taşımaz. O kültür de Türk kültürünün bir parçası, tasavvufi edebiyatımızın bir ürünüdür.

Tasavvuf konusuna gelince, bize göre tasavvufun millisinden söz etmek zordur. Tasavvuf ekolleri bölgelerinden hareketle isim alabilirler, tasavvuf ehlinin etnik veya millî kimliği olabilir. Bu haller Türk tasavvufu veya Kürt tasavvufu tanımını haklı çıkarmaz. Zira tasavvufun dili gönül dilidir. Aşk yaratılan ile yaradan arasındadır. Bu âleme mensup olmak için edebi dil pasaport şartı olamaz. Hiç konuşamayan veya yazamayan nice tasavvuf ehli vardır ki, üryan gelip üryan gitmeyi tercih etmişlerdir. Dili esas alan bir kimliklendirme, manevi âleme madde katmak olur.

Ülkemizde; Bolu, Afyon, Eskişehir, Bartın, Balıkesir, Batman, Bayburt, Bingöl, Yozgat,  İzmir, Kütahya, Ardahan’da Halk Kültürü Araştırma ve uygulama Merkezleri, Afyon’da, Türk Dünyası Araştırmaları Merkezi, Ankara’da, Kültür ve Medeniyet Araştırma Merkezi, Ankara’da, Sosyal Bilimler Üniversitesinde, Küresel Güç Uygulama ve Araştırma Merkezi, aynı üniversitede Saha Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi’nde, Oğuz Türkmen Araştırma ve Uygulama Merkezi, Bingöl Üniversitesi’nde, Zaza Dili ve Kültürü Araştırma Merkezi, Bitlis Üniversitesinde, Bitlis ve Çevresi İlmi Şahsiyetleri Uygulama ve Araştırma Merkezi, Afyon’da Anadolu Dil Tarih Kültür Araştırmaları Merkezi, Ağrı’da, Ahmet-i Hani Bilim ve Kültür Sanat Merkezi,  Antalya’da, Yörük Kültür Uygulama ve Araştırma Merkezi, Aksaray’da, Somuncu Baba Tarih ve Kültür Araştırma ve Uygulama Merkezi, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesinde, Roman Kültür Uygulama ve Araştırma Merkezi, Cumhuriyet Üniversitesinde, Folklor Araştırmaları Merkezi, Çanakkale Üniversitesi’nde, Doğu İlleri Tarih ve Kültür Araştırma Merkezi, Diyarbakır’da, Alevilik ve Ehliyet kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi, aynı ilimizde Yaşayan Diller Uygulama ve Araştırma Merkezi, Düzce’de, Dil Tarih ve Kültürel Zenginlikler Araştırma Merkezi, Uludağ Üniversitesi’nde, Türk Devletleri ve Akraba Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi gibi kuruluşlarımız var. Bu listeyi, YÖK kayıtlarından yararlanarak 2 katına çıkarmak zor değil. Bu kuruluşların en eskisi 1999 yılında ve en yenisi 2016 yılında kurulmuş ve hepsi de kayıtlarda faal görünüyorlar. Bu açıklamalardan hareketle konu ve kurum seçimi yapıp kendi çapımızda çalışmalar başlatabiliriz. Bu çevreler ile Hacı Beştaş Veli Türk Kültürü Araştırma Merkezi arasında kültür köprüleri kurabiliriz. Bunları kuruluş amaçları, etkinlikleri varsa yayınları ve yeni projeleri ile tanıyıp Merkez’imizde paylaşabilmek bize yeni ufuklar açacaktır.

Sonuç olarak;

“Nefsini bilen

Kendini bilir.

Kendini bilen

Haddini bilir.

Haddini bilen

Rabbini bilir.”

Başa dönmek gerekir ise; ailemizin, köyümüzün, kentimizin, halkımızın kültürü ile öz kültürümüzle tanış olmak için,

Kültürümüzü menfaatleri için ele geçirip, millî birliğimizi bozmak, milletimizi ihtilaflı halklar haline sokmasını önlemek, engellemek için,

Bizi biz yapan, bizi birlik yapan değerlerimiz tanıyarak, tanıtarak sahip çıkabilmek için,

Halk kültürünü, halk inançları kültürünü sahiplenerek çalışmak gerekir. Bu bir Hak için halka sarılma, Hak’kını bilmek işlemidir ki, Hak’kını, Rabbini bilme işlemidir. Bu işlemde birleşmek gerekir. Bu birleşmede ben de varım diyenler beri gelsinler.

Şu anda 1886 yılında Yozgat Boğazlayan’da emperyalizmin güdümünde faaliyet gösteren Hınçak komitelerinin entrikaları sonucu hayatını yitirerek şahadet şerbetini içen Kemal beyin duygularıyla konuştum[31]. Emperyalizm birlikte yaşayan halklarımıza ilkin din-inanç farklılığından hareketle yönelmiş günümüzde din-mezhep ve ana dil farklılığından el atmıştır. Günümüz ders konularını öğrenmek, not alıp sınıf geçmek ve meslek sahibi olup alanımızla sınırlı hizmet verme dönemi değildir.

Mücadelemizin temelinde Türklük bilimi bilinci vardır. Halkbilimi, halk inançları bunun, bu bilincin bir cüzi, minik bir yansıyışıdır. Bundan 105 yıl önce Türklüğün makûs tarihini yenmek için 190 Tıbbiyeli genç harekete geçerken asli alanlarının tıp olduğuna bakmamışlardı. Cephelerde lise öğrencisi iken şehit düşün kardeşlerinin mukaddes davalarını sürdürmek için Türk ocaklarının kurulması için harekete geçmişlerdi. Onları harekete geçiren tıp ilmi disiplinini Türklük bilimi bilinci ile yoğurabilmiş olmaları idi. Günümüzde Türkiye’nin müttefiki konumunda olan kuruluşlar da terör örgütlerinin safında yer almıştır. İçerisinde bulunduğumuz günlerde aynı milletin kardeş gençleri bitirilmeyen kanlı bir savaşa sürüklenmiş, farklı örgütlerin çatısında milletlerine karşı cephe almak durumuna getirilmişlerdir. Biz bu noktaya getiriliş sebepleri arasında halkların kültürel akrabalığının yeterince anlatılmamış oluşunu da buluyoruz. Bunun içindir ki akraba halkların akrabalık bağlarının güçlendirilmesi adına yapılacak her ilmi çalışma, kardeş kavgasına sürüklenmemizi önleyeceği için kutsaldır.

[1] A.g..e. s.86 Alangu’dan naklen

[2] A.g.y Alangu’dan naklen

[3] Nevin Güngör Ergan, Sadri Maksudi Arsal’da Millet ve Milliyet”, Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal’a Armağan, İstanbul Üniversitesi Mecmuası, LXXV. Özel sayı S. 219, s. 219–238

[4] Aybars Fırat, “Bir Muzır Kitabın Anatomisi, Devlet, İki Aylık Fikir ve Kültür Dergisi, Temmuz Ağustos 2016, S. 466, s. 93-96

[5] A.g.y Alangu’dan naklen

[6]Yaşar Kalafat-Mustafa Aksoy-Adnan Menderes Kaya, Avşar Kültür Coğrafyası ve Halk İnançları, Berikan Yayınları, Ankara, 2013

[7] Yaşar Kalafat-Muhammet Avşar-Ahmet Turan, Türk Kültür Coğrafyasında Salur Halk İnançları, Berikan Yayınları, Ankara, 2017

[8] Yaşar Kalafat, “Halk İnançları İle Bektaşiliğin Yakın Ortadoğu Türevleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, İstanbul, Ocak-Şubat 2010 S. 184, s.123-149

[9] Güzel-A.Torun, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Genişletilmiş dokuzuncu baskı, Akçağ, Ankara 2015. S. 28

[10] A.g.e. s.515

[11] A.g.e s.519

[12] Güzel-A.Torun, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Genişletilmiş dokuzuncu baskı, Akçağ, Ankara 2015. S. 28

[13] Gelenek, bir toplumda bir toplulukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel l kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar, anane (TDK Türkçe Sözlük C. I 1988, 831

[14] 1921-Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: 1, Türk İnkılâp Tarihi Yayınları-1945)

[15] “Kendi ırkçılıklarını muhafaza edip, bizim milliyetçiliğimizi hoş görmeyenler, bizi milli intihara sevk etmek isteyenlerdir. Eğer bunlara bütün enerjimizle ‘Hayır’ diyorsak bu sofu bir milliyetçi olduğumuz için değil, milli varlığımızı muhafaza etmek içindir. Türk gençliğini de bunun için milliyetçi olmaya çağırıyoruz. Bu şuura sahip olmayan gazetecilerin ve yazarların Atatürkçülüğüne de aldanmayalım. Bunlar Türkçü olmadıkları için hiçbir zaman samimi bir Atatürkçü de olamamışlardır” Peyami Safa

[16] Nafi Çağlar Hacıömeroğlu, Kızık Boyu I, (Karataş Kızıkları), Berikan Yayınları, Ankara, 2005

[17] Erman Artun, a..g.e. s.241

[18] Mustafa Alıcı,  “Abdurrahman Küçük’te Din Tanımlaması”, Prof. Dr. Abdurrahman Küçük’e Armağan, Dinler Tarihi Armağan Serisi 1, Berikan, Ankara 2016,s.119-135

[19] A…g.e. a.g.y.

[20] Erman Artun, a.g..e. s.361

[21] Erman Artun, Ansiklopedik Halkbilimi/Halk Edebiyatı Sözlüğü Terimler-Motifler-Kavramlar, Karahan Kitapevi, Adana Ocak 2014,s. 328

[22] Erman Altun a.g.e. s223

[23] A.Güzel-A.Torun, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Genişletilmiş dokuzuncu baskı, Akçağ, Ankara 2015 s 30-31

[24] A.Güzel-A.Torun, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Genişletilmiş dokuzuncu baskı, Akçağ, Ankara 2015 s.31

[25] Mehmet Korkmaz, Zerdüşt Dini İran Mitolojisi, Ankara, 2010 ve Nimet Yıldırım, İran Mitolojisi, Kökenleri, kaynakları, Ana Temaları, Pınhan, İstanbul, 2012

[26] Güzel-A.Torun, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Genişletilmiş dokuzuncu baskı, Akçağ, Ankara 2015. S. 86

[27] Yaşar Kalafat, “Türk Kültür Coğrafyasının Sınırları Halk İnançları Kültüründen Hareketle Çizilebilir mi?” 13 Aralık 2016 Konferans

[28]Gülriz Kozbe, Yılmaz Selim Erdal “Diyarbakır-Kavuşan Höyük’ten Sıradışı Bir Gömünün Etnoarkeolojik Açıdan Analizi-Kaplumbağanın Binlerce Yıldır Süregelen Sembolik Rolü” Uluslararası Diyarbakır Sempozyumu Bildirileri, 02-05 Kasım, 2016, Diyarbakır

[29] A.g.e. S. 207

[30]İbrahim Burçin Asma, “Mewlûdê Kırdî Adlı Eserde Ahenk ve Tasavvuf Unsurları” , Uluslararası Diyarbakır Sempozyumu Bildirileri, 02-05 Kasım, 2016, Diyarbakır

[31] “Sevgili vatandaşlarım,  Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere  yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet” (‘Ermeni Faaliyetleri ve Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’ ucanokus@gmail.com)