Beyaz/Şehir Palandöken dergisinin elime geçen son birkaç sayısı sonrasında heyecanlanarak, benim de Erzurum’a bir vefa borcum var düşüncesiyle bu yazıyı yazmaya karar verdim. Sonra hatırıma alanımla ilgili bir şeyler yazma fikri geldi. 20 yılı aşan o dönemlerden bazı fikrî, duygusal, ideolojik kesitler de vermem gerektiğini düşündüm. Bazı simaları tanıtmaya ihtiyaç duydum. Biraz talebelik, biraz askerlik, biraz müfettişlik yıllarımdan bahsedelim derken böyle bir yazı ortaya çıktı. Yer verdiğim konuları anlatırken hatalarıma, yanılmalarıma, pişmanlıklarıma da yer vermeye çalıştım. Bunu yapmakla, ilerisi için zihniyet bakımından bir karşılaştırma yapılabilsin, varsa deneyimlerimden yararlanılsın istedim. Bu tür yazılar bir araya gelirken bugün için fazla bir şey ifade etmeseler de gelecek için Erzurum’un sosyo kültürel yapısının geçmişine yapılacak yolculuk çalışmalarda bir anlamları olabilecektir, kanaatindeyim. Şimdi fizikî ve daimi olarak Erzurum’da değilim ama ruhum, gönlüm Erzurum’da. Dadaş’ın barını, hele Hançer Barı’nı nasıl unuturum? Bunlar Kars, Ağrı, Iğdır, Ardahan, Muş ve Erzincan için yazdığımız benzeri yazılarla bir bütün oluştururlar.

DADAŞELİ YILLARIM

Bizim Dadaşeli yaşantımız, 1958-1962 öğrencilik, 1964-1965 askerlik ve 1966-1980 müfettişlik olmak üzere üç uzun devrede ele alınabilir. Askerlikten sonraki bir yıl Arpaçay’da ziraat mühendisi olarak geçmekle birlikte Tarım Bakanlığı’na bağlı Zirai Donatım, Zirai Mücadele, Yem Fabrikaları gibi kurumların bölge müdürlükleri de Erzurum’da olduğu için bir ayağımız Dadaşeli’nde idi. 1999 yılı ile başlayan emeklilik döneminde de bilgi şöleni türü etkinlikler nedeniyle her yıl bir iki defa Erzurum’a gelmeye devam ettik.

Bizler,1957-58 lise mezunları Atatürk Üniversitesi’nin ilk öğrencileri idik. Üniversitemizin Fen-Edebiyat ve Ziraat fakülteleri vardı. Ziraat Fakültesi’nde İşletme ve Zootekni bölümleri ve diğer fakültemizde sadece Edebiyatın Türk Dili ve Edebiyatı ile İngilizce, Fransızca ve Almanca bölümleri vardı. Ankara Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Ege Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve ODTÜ’nden sonra kurulmuş üniversite bizimki idi. Biz, 108 öğrenci idik. Üniversite binamız, rektörlükle birlikte Çifte Minareler ile Ulu Cami’nin arkasındaki Kız Orta Okulu (günümüzdeki Şair Nefî) idi. Yıllar sonra Havuzbaşı’nda üniversitenin bir konukevi ve rektörlük konutu olacaktı. O yıllarda Türkiye’mizin, 2017 yılında olduğu gibi 250’leri bulan üniversitesi yoktu.

Bu konukevinde rahmetli Bıyıkoğlu hocamla Atatürk Üniversitesi’ne hizmet götürebilme adına kaç gece adeta sabahlamışızdır. Bunları nasip eden Allah’ıma hamd olsun.

ÜNİVERSİTENİN İLK ÖĞRENCİ YURTLARI

İlk öğrenci yurdumuz Tahtacılar’daki Şehir Palas Oteli idi. Üç-dört yıl sonra öğrenci yurdu olarak Güneş Sineması’nın karşısında iki yeni otel kiralandı. Bunlardan sonra Mumcu Caddesi’nde, eski Belediye Başkanlığı’nın (Ticaret Odası/Tiyatro binasının biraz yukarısındaki) binası, bir süre üst katları öğretim üyelerine lojman, alt katı öğrencilere yemekhane oldu. Daha sonra orası da öğrenci yurdu oldu. 1962 yılından, bizler mezun olduktan sonra bugün hizmet vermekte olan yurtlara taşınıldı.

Şimdilerin Erzurumlu gençleri üniversiteli olsun veya olmasın çok şanslılar, kız ve erkek öğrenci yurtları lüks otel odaları gibi. Âdâbı çerçevesinde gençlerin arkadaşlık kurmalarında da bir sınırlama yok. 1969 yılında benden 10 yaş büyük ablamla çarşıya çıkmıştım, bizi tanımayan esnaftan arkadaşlarıma hesap vermiştim “Neyin nesi?” diye sorgulanmıştım. Şimdi pastanelerde, parklarda, seyir kulelerinde genç erkekler kız arkadaşları ile çok rahat oturabiliyorlar.

Bizim öğrenciliğimizde devam edebildiğimiz en ünlü yerler şimdi yol olan Orduevi’nin (günümüzdeki Polisevi) karşısındaki park, günümüzde yıkılmış olan Halk Eğitim binasının önündeki minik park, Astsubay Orduevi’nin önündeki park, çok sonraları yapılan Caferiye Camii’nin önündeki park, Paşalar Caddesinin üst kısmındaki fidanlıklar, Tren Garı’ndaki minik parktan ibaretti. Erzurum’un bütün camilerinde ve askeri birliklerin içerisinde muhakkak yeşil alan olmuştur.

Şimdilerde üniversitenin yerleşkesi bile başlı başına seyranlık lojmanlar, dinlenme merkezleri kız ve erkek öğrenci yurtları, camiler, çocuk parkları, spor tesisleri, yürüyüş yolları, bisiklet yolları, bol ve cins ağaçlar… Allah, nazarından saklasın!

O yılların şartlarına göre bizim bazı imkânlarımız vardı. İlk öğrenciler olarak hemen hemen hepimiz burslu idik. İlk yıllarda 125, daha sonraki yıllarda 175 liraya çıkan burslar alıyorduk. O yıllarda bu paraya Köşk’teki Öğretmen Evleri’nde (günümüzdeki müzenin karşısı) iki dairelik arsa alınabiliyordu. Öğrencilerin büyük çoğunluğu Doğu Anadolu’dan, bilhassa Erzurum’dandı. Sıkıntılarımız çoktu ama imkânlarımız da az değildi. Hepimiz yurtta yer bulabilmiştik, çok güzel bir yemekhanemiz vardı. O yıllarda bu çok büyük bir nimetti. Hepimize devlet bursu verilmişti.

BAZI ÖĞRENCİ EYLEMLERİ

Mezun olduğumuz yıldı. Mumcu’daki öğrenci yurdunun önünden geçerken unutulmayacak bir olay yaşadık. Erzurum’da ‘Yılanların Öcü’ filmi oynuyordu. Ben, sinema salonunda “Yuh!” diye bağırmıştım, bir grup arkadaşım da beni izlemişti. Bizi, sinemadan dışarı çıkardılar. Bir saat sonra, ben, Doğu Sineması’nın önündeki o filmin afişini yırttım ve polis çağırıldı. Bizi, Gürcükapı Polis Karakolu’na götürürlerken ben, Mumcu’daki öğrenci yurdunun camını tıklattım. İçerdeki arkadaşlar beni iki polisin arasında görünce 100’den fazla arkadaş arkamıza takıldı. Karakolun önü bir anda mahşer yerine dönüştü. Ağaçlar, çatı ve park halindeki kamyonların üzeri hep öğrenci ile doldu. Bir grup arkadaş “Kahrolsun komünizm!” diye slogan atarlarken, kimin aklına geldiyse aniden İstiklal Marşı’mız okunmaya başlandı. Sonra bize, komiser tarafından ‘bir yanlış anlaşılma olduğu gibi’ sözler söylendi, gururumuz okşandı, bize hak verildi. Sinema görevlileri hafiften paylandılar, biz çekip gittik, olay da kapandı.

Öğrencilik yıllarımızda sık sık yürüyüş ve boykotlar yapılırdı. Çok kere boykotta olduğumuzu boykotu yaşarken öğrenirdik. Atatürk Üniversitesi’ne hoca atanmadığı için, Amerikalı hocalardan rahatsızlık duyduğumuz için, Üstün Nizam diye bilinen bazı derslerden asgari 70 puan almamız gerektiği için, yurtların sıcak suyu akmadığı için ve benzeri sebeplerden dolayı öğrenci eylemleri yapılırdı.

Öğrencilik yıllarımız öğrenci eylemlerinde sağcı-solcu özelliği aranmazdı, Yürüyüşlere fikir ayrılıkları 1970’li yılların sonlarında yansımaya başladı. Erzurum gençliği sağ fikirli ve daha ziyada ülkücü özellikli olmuştur.

Mezun olduğumuz yıldı. Mumcudaki bu öğrenci yurdunun önünden geçerken unutulmayacak bir olay yaşadık. Erzurum’da Yılanların Öcü filmi oynuyordu. Ben sinema salonunda “Yuh” diye bağırmıştım, bir grup arkadaşım da beni izlemişti. Bizi sinemadan dışarı çıkardılar. Bir saat sonra ben Doğu Sinemasının önündeki o filmin afişini yırttım ve polis çağırıldı. Bizi İstasyondaki Polis Karakolu’na götürülerken ben Mumcu’daki öğrenci yurdunun camını tıklattım. İçerdeki arkadaşlar beni iki polisin arasında görünce 100 den fazla arkadaş arkamıza takıldı. Karakolun önü bir anda mahşer yerine dönüştü. Ağaçlar, çatı ve park halindeki kamyonların üzeri hep öğrenci ile doldu. Bir grup arkadaş “kahrolsun komünizm” diye slogan atarlarken, kimin aklına geldiyse aniden istiklal marşımız okunmaya başlandı. Sonra bize, komiser tarafından bir yanlış anlaşılma olduğu gibi sözler söylendi, gurumuz okşandı, bize hak verildi. Sinema görevlileri hafiften paylandılar, biz de çekip gittik, olay da kapandı.

Şimdiki aklımla düşünüyorum da, o filimde ne bulmuştuk da, komünizm ile ilişkilendirmiştik! Diğer yürüyüşleri yapmadan çözüm aranamaz mı idi? Normlar ne kadar değişiyor. O yıllarda fazla mı hassastık, çok mu kurgulanmıştık, yoksa şimdilerde mi toleranslı olduk?

TÜRKOLOG HOCALARIMLA ANILARIM

Üniversite binamızdan Mumcu Caddesi’ndeki yemekhaneye gelirken bazen hocamız Mehmet Kaplan beni faytonuna alır yol boyu sohbet ederdik. Bana “Yaşar, caddenin bir tarafı 18. asır, diğer tarafı 20. Asır” dediğini hatırlıyorum. O yıllarda Kars’ta yeni yapılmış olan Merkez Camii için de, inci gibi çok güzel, ancak eskinin kopyası, aynı ilk örnekleri gibi” anlamında açıklamalar yapmışlardı. O yıllarda sıradan gibi gelen açıklamaların, ne derece büyük bir birikimin ürünü olduğunu şimdi anlayabiliyorduk.

Mumcu Caddesi’nde üniversitenin kiraladığı lojmanlara, perşembe günleri öğleden sonra Mehmet Kaplan hocama yazdığım hikâye türü yazılarımı götürür, önerilerini alırdım. Ben, John Steinbeck gibi çiftlik hikâyeleri yazan bir Türk yazar olmak istiyordum. Ziraatçı idim ve köy hayatını yazmayı seviyordum. Hocam da beni yüreklendiriyordu. Bu uygulama fazla sürmedi, hocam, daha çok okumam gerektiğini, bir süre yazmaya ara verip, okumaya yoğunlaşmamı önermişti. Yerimin Edebiyat Fakültesi olduğunu konuştuğumuz gibi hususları da hatırlıyorum.

O yıllarda Erzurum demek tarihi semtlere ilaveten Cumhuriyet, Taşmağazalar, Hastaneler, İstasyon ve Mumcu caddeleri demekti. Öğretmen Evleri, Subay lojmanları şehrin yeni yapılı semtleriydi. Erzurum müzesi de bize çok heyecan verirdi. Ayrıca Kara Yolları, DSİ, Toprak-Su, YSE, Orman Bölge Müdürlüğü gibi yerler şehrin gözde yerleri idiler. Erzurum bölgenin en popüler şehirlerindendi. Kalorifer, asansör, asfalt yol, bölgede ilkin Erzurum’a girmişti.

Ben, ilk yıl dört-beş ay kalmakta olduğumuz öğrenci yurdunun aylık aidatını vermemiştim. Orhan Acıpayamlı hocamız o yıllarda doçentti ve benimle görüşmek istiyordu. Griptim, yurtta odamda yattığım bir gün odama gelip yarım saatten fazla benimle sohbet etti. Radyatörün üzerinde Mehmet Akif’in Safahat’ı vardı. Bana, “Seni anlıyorum, paran olmadığı için yurt parasını veremediğini biliyorum. Sana acilen bir ödeme yapılacak ve madem ailen Kars’ta, sömestri tatilinde de Kars Karayolları Şube Müdürlüğü’nde çalışırsın.” diyordu. Kendisi de öğrenciliğinde sıkıntılar çekmişti. Kızılay birkaç arkadaşla birlikte bize yardım yaptı. Ben, bana verilen 50 lira ile Erzurum’un en büyük kitapçılarından olan Memduh Çalkavur’a ait Erça’dan İngilizce-Türkçe bir sözlük aldım. O yaz aylarında da bana bulunan işte çalışıp harçlık biriktirdim. Aradan yıllar geçti. 40 yıl sonra ‘Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzlerini’[1] ilk. mastır tezi olarak çalışırken hocamın çalışmaları belli başlı kaynaklarımın arasında yer aldı.[2] Bu çalışmamızı Erzurum içerikli diğer çalışmalarımız izledi.

KÖTEĞİ DE BİZ YEDİK KÖTEĞİ DE

Öğrenciliğimizin ilk yılı idi. Öğrenci bursu alabilmek için Numune Hastanesi’nden sağlık raporu alıyorduk. Arkadaşım Nene Hatun Öğretmen Okulu’ndan iki öğrenciye takılmamız için tespit yapmıştı. Okulların dağılma saatini bekledik, kızların arkasına takıldık. Benim talip olduğum Gürcükapı’dan yukarıya doğru ayrıldı. Diğeri Kevelciler’den Mahallebaşı’na doğru yöneldi, arkadaşım önde ben arkasında biz onu takibe başlamıştık. Kızcağız, arada bir dönüp bize küfrediyor, dayak yiyebileceğimiz konusunda bizi uyarıyordu. Arkadaşım rahmetli, Kırşehirli idi. Erzurum ve çevresinin bu tür konular karşısında hassasiyetini bilemiyordu. Onu vazgeçmesi için ikna edemiyordum. Mahallebaşı’ndaki semt pazarına gelmiştik ki, kıyamet koptu. Kızcağızın dükkânlarında çalışan işçiler bizi dövmeye başladılar. Arkadaşım ben de kaçarım diye düşünüp, paltosunu kavga meydanında bırakıp kaçmıştı. Beni farklı fasılalarla üç-dört defa dövdüler. En çok ağırıma giden de yaşlı bir amcaya derdimi anlatacak olurken, bir tokat da ondan yemiştim. Bize “Komünistler!” diye bağırmıştı.

Bana atılan buzlardan birisinin içerisinde taş varmış bilememiştim, tam korunmadım yarım döndüm. Buz sandığım karla örtülü taş, kalça kemiğime geldi, bir ay topallamıştım.

Olay gecesi, beni arkadaşlarım, kavgayı yöneten kalfayı da, çırakları aynı hastaneye, Numune Hastanesi’ne getirmişti. Topu topu bir yumruk vurabilmiştim ama tam oturmuş olmalı, suratı dağılmıştı!

Durum, bacım olsun, şimdi bizim gibi o da nine olmuştur.. kızcağızın ailesine yansımış, ailenin büyükleri bana acımışlar, hatamızı gençliğimize bağışlamışlar, benim gönlümü almak için öğrenci yurdumuza adamlarını göndermişler, arkadaşımızın paltosu da getirilmişti. Yurttaki arkadaşlarımdan rahmetli Vanlı Necmettin Yazıcı, beni bulamayınca, benim adıma bir grup arkadaşla ziyafete gidip afiyetle yemekleri yemişler. Sopayı ben yemiştim, yemeği yemek onlara nasip olmuştu! Afiyet olsun.

UNUTAMADIĞIM ERZURUM RAMAZANLARI

Ramazan mübarek atmosferi her İslam ilinde farklı katmanlaşır, Erzurum’da bu katmanlaşma çok daha yoğundur. Yurdun penceresinden herhangi bir yöne bakın onlarca minare görürsünüz. Tahtacılar ’da öğrenci yurdundan çıkar Gürcükapı’dan üniversite binalarına gidinceye kadar asgari altı-yedi yerde vakit ezanını dinleyebilirsiniz. Bayram namazlarından çıkınca biz öğrencileri ve askerleri evlerine yemeğe götüren aileleri hatırlarım. Ramazan’da iftarlarını çok kere yurtta odalarımızın önüne serdiğimiz battaniyelerin üzerinde yapardık. Hiç unutmadığım bir iftar yemeğimizde, yurt arkadaşlarımdan biri, beni kenara çekmiş, “Yaşar, ben hiç oruç tutmadım! Sizi görüp hevesleniyorum, nasıl yapacağımı da bilmiyorum.” demişti.

Askerlik yıllarımın Erzurum Ramazanlarını da iyi hatırlıyorum. İftarı yapar yapmaz, akşam namazını kılar, her gece başka bir camide teravih namazına yetişmek için üç-beş arkadaş koşuşurduk. İftardan evvel arabalarla Palandöken’e özel su almak için gidilirdi. Erzurumlu olup Erzurum’da memur olarak çalışanlar senelik izinlerini Ramazan ayında alırlardı. Teravih namazından sonra kahveler dolardı. Ertesi gün çok kere ikindiye kadar uyunurdu. Erzincankapı’da halk âşıklarını ve meddah Behçet Mahir’i dinlediğimi hatırlıyorum.

Halk Eğitim Müdürlüğü binasında halk ozanlarına ayak verilir, yarışmaları sağlanırdı. Ensar Aslan ve üniversiteden diğer hoca arkadaşlar yönetirdi. Bizler de eşlerimizi alır dinlemeğe giderdik. Jest olsun diye bize de “ayak” verdirirlerdi.

REKTÖRLERİMİZ

İlk rektörümüz yanılmıyorsam Prof. Dr. İsfendiyar Kadester vekâleten atanmıştı. Onu hatırladığım kadarı ile Prof. Dr. Sebahattin Özbek hocanın rektörlüğü izledi. Benim öğrenciliğimden de sonra temasım rahmetli Prof. Dr. Kemal Bıyıkoğlu ve Prof. Dr. Hurşit Ertuğrul rektörlerimizle devam etti. Mehmet Kaplan, İbrahim Kafesoğlu, Niyazi Akı gibi ünlü hocaların talebeleri olmak kısmet oldu. Mehmet Kaplan, Edebiyat Fakültesi’nin kurucu dekanı idi.

Erzurum, bölgenin birçok yönden en popüler şehirlerindendi. Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Ankara ve İzmir’den sonra Türkiye’nin üçüncü ziraat fakültesi idi. Birçok ziraat fakültesinin kuruluşunu bizim fakülteden arkadaşlar gerçekleştirdiler. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Reşit Sönmez, Orhan Düzgüneş, İbrahim Yarkın gibi hocalar geçici olarak derslerimize gelirlerdi. İbrahim Yarkın hocamızı yıllar sonra üyesi olma şerefine ulaştığım Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nde Türklük Bilimi araştırmacısı olarak tanıyacaktım.

Rahmetli Bıyıkoğlu hocamızın rektörlüğü döneminde birçok çalkantı içerikli sosyal olayı onunla birlikte yaşadık. Hocamızın küçük oğlu Nadir Bıyıkoğlu’nun girişimi ile hocamıza bir armağan kitabı yapıldı. Bu kitapta birlikte paylaştığımız anıların birçoğunu orada anlatmaya çalıştık.[3]3 Bunlardan “Koltuk Yakma Olayı” ve “Ağaçlar Ayakta Ölür” tiyatro oyunu münasebeti ile yaşanılanlar en önemlileri idi. Bir de Bıyıkoğlu hocamızın yönetiminde kitap dağıtma kampanyası yapılmıştı. Hocamız, Türk kültürünün edebiyat, dil, tarih ve genel kültür alanında seçilmiş 200 kadar eserden yüzer adet satın aldırmışlardı. Bunları paketleyip askerî birlikler, kaymakamlıklar, kültür müdürlükleri gibi adreslere postalamıştık. Bu setlerden ben de bağlı ünitelerimizden dokuz şubemizde birer kitaplık oluşturmuştum. Yıllar sonra bazılarına yolum düşünce bütün raflarını boş bulmuştum

KARA PROPOGANDA VE PRAVAKOSYANLAR

Toplu olaylara çok kere katılanların büyük çoğunluğu farklı nedenlerle katılırlar Bu tür olayları çıkarmak isteyenler toplumun hassas noktalarını bulup bunları halka duyururlar. Organize edenler de halkın arasına girip tahrik ederler. Kalabalığın büyük çoğunluğu ise meraktan toplanır.

Erzurum’a, Ankara’dan bir tiyatro grubunun “Ağaçlar Ayakta Ölür” isimli oyunu oynamak üzere geleceği haberi alınmıştı. Bu oyuna sol kesim sahip çıkarken, sağ kesim ise karşı hazırlık içerisindeydi. Oyun, Halk Eğitim Kültür Merkezi/Müdürlüğü salonunda oynanacaktı. Havuzbaşı’nda çok kalabalık bir grup toplanmıştı. Çeşitli sloganlar atılırken bir grup kışkırtıcı, “Komünistler, Kur’an-ı Kerim’i yırtmışlar.” diye bir şayia çıkardı. Ciddi toplumsal olaylar yaşanmıştı! O yıllarda Erzurum’da Devlet Tiyatrolarının bir şubesi kurulmamıştı

Türkiye’de yaşanan bu türden birçok olayın gerçek planlayıcıları ve gerçek niyetleri, olayların bizzat içerisinde olanlar tarafından da gerektiği kadar bilinmezken, adeta meçhul eller nerede, ne zaman, ne yapacakları ve niçin yapacaklarını planlar, organize eder ve millete yaşatırlar. Toplumdaki bazı kesimler de halisane duygularla bunun kendi eylemleri olduğunu sanırlar. Bu yanılmayı sadece, sade vatandaş yaşamış olmaz, bu yanılma çemberi kapsamına ilgili görevlileri aldığı da olur.

Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden evvel Erzurum’da Yüksek Enstitüsü vardı. Prof. Kaya Bilgegil hocamız, İslami İlimler Fakültesi’nin kurulmasını çok istiyordu. Bu, müfredatı ve amacı çok farklı bir proje idi! Yüksek İslam Enstitüsü’nün son yıllarında burada eğitim alan öğrencilerden Güneydoğulu 10-15 kişilik bir grup hatırlıyorum. Bunların siyasî renkleri çok farklı idi. Sadece bölücü veya aşırı solcu değildiler. Bunlar İslam başta olmak üzere her tür inanca karşı, inkârcı gençlerdi. Erzurum’da veya Türkiye’nin başka yerlerinde bu türden hangi gruplar vardı ve bu hal kaç kuşak devam etmişti? Bunlar eğitimini aldıkları mesleklerde mi görev aldılar ve hangi hain projenin bir parçası idiler?

İstihbarat ateşe benzer. Onu elinizde tutamazsınız yakar, onu bir an evvel ilgili merciye ulaştırmak zorundasınız. Aynı zamanda, istihbarat örgütsel yapılanma bilgileri çekirge karakterlidir. Çekirge ile onun sıçrama döneminde mücadele etmezseniz, uçma safhasında tahribatının önlenmesi çok zorlaşır.

İstihbaratın dili de, onun derlenmesi ve güvenliğinin sağlanması için özel yöntem ve itina gerektirir. Bu tür konular artık telif tercüme eserler kapsamında okuyucu ile paylaşılıyor olmuştur. Konuyla ilgili olarak kısa ve esprili bir hatıramı anlatayım. Bazı hallerde buluşmanın özelliği gereği buluşma açık havalarda yapılır. Filmlerde olduğu gibi taşıtların içerisinde de görüşüldüğü olur. Bir ilkbahar günü Palandöken’e doğru taşıtla tırmandık. O yılların Palandöken’inin etekleri bile gayri meskûndu. Arabayı kullanan görevliye biraz uzaklaşmasını söylemiştim. Ben, arabada görüşürken aniden sağanak yağmur başladı. Onun da taşıta gelmesini sağladım. Biz, muhatabımla kodlu konuşuyorduk. “Örgütsel ilişki”, “örgütsel çelişki”, “örgüt disiplini”, “millî demokratik devrim”, “karşı devrimci hareket” gibi terminoloji kullanıyorduk. Olay ve şahısları saklı tutup güvenlik adına tedbir almıştık. Aylar geçti, şoför yavrum teskere almış, vedaya gelmişti. Çekinerek, “Efendim, bir şey soracağım, o gün siz Türkçe konuşurken ben, kelimeleri anlıyordum ancak mana veremiyordum. Konuştuğunuz dilin bir adı var mı?” demişti. Allah işini rast getirsin. Şimdiler de 55 yaşlarında olmuştur, kim bilir nerelerdedir?

Rektör Bıyıkoğlu’nun makamını sol fikirli gençler basıp tahrip edince, Erzurum halkı rektörlüğe bir makam koltuğu almış, sol kesime karşı sağcıların yanında yer almıştı. Olayı dönemin mahallî gazeteleri ayrıntılı işlemişlerdi.

ÜNİVERSİTENİN KURUCU KADROLARI

Bir de Nebraska grubu Amerikalı hocalarımız vardı. Kemal Bıyıkoğlu, Macit Özhan, Ferit Uçarcı, Haluk İpekten, Fahrettin Tosun, Şaban Karataş, kısmen Saip Tellioğlu, Ömer Hocaoğlu, Ahmet Kurt, İnayet Berkman, Abdulselam Ergene, Nebreska’da doktora yapıp gelmiş genç bilim insanları olarak biliniyorlardı.

Edebiyat Fakültesi’nden daha sonraki yıllarda da temasımızın devam ettiği, birçoğunun Türkoloji alanındaki lisansüstü çalışmalarımda öğrencisi olduğum Fikret Türkmen, Saim Sakaoğlu, rahmetli Turgut Günay, Harun Tolasa, Ahmet Bican Ercilasun, Bilge Ercilasun, rahmetli Bilge Seyidoğlu, rahmetli Orhan Okay, rahmetli Mehmet Akalın, Orhan Türkdoğan, Selahattin Olcay, daha sonraki yıllarda rahmetli Fahrettin Kırzıoğlu, İonna Kuçuradis hatırımda kalan ve farklı dönemlerde üniversiteye giren isimlerdi.

 

 

 

DÜŞÜNCE DÜNYASINDA GEÇMİŞTEN İZLER

Orhan Okay hocamın da bende ayrı bir yeri vardır. Çok saygın, objektif tahlilleri olan, sağlam fikriyatlı bir hoca arkadaşımızdı. Öğretmen okullarının kapatılmasının çok hatalı olduğunu ciddi delilleri ile açıklardı. Yoksuldan yana olmak, işçinin hakkını savunmak, emperyalizme tavır almak milliyetçinin söyleminde yer almalı, milliyetçilik vicdanlılık, halktan yana olmaktır, gibi sohbetlerimizin olduğunu hatırlıyorum. Milliyetçilere ait tezlerin solcular tarafından savunulur olmasına adeta üzülürdü. Bana Beşir Fuad adlı kitabını armağan etmişlerdi. Memleket aydınının milliyetçi-solcu şeklindeki ayrılmanın sakatlığı üzerinde de ciddi tahlillerle dururlardı.

Düşüncelerimi etkileyen bir isim de Üniversite Asistanları Derneği ÜN-AS Başkanı Turgut Başkan’dı. Kendisi uzun süre çevresinde aktif ve zararlı bir solcu olarak tanınmıştı. ABD’yi ondan dinledikten sonra onu tanımakta geciktiğimi anlamıştım. Yıllar geçmiş emekli olmuştum, onunda katıldığı, yanılmıyorsan Bursa’da veya Balıkesir’de bir bilgi şöleninde isminden hatırlayıp, kendimi hatırlattım ve fakat iki-üç defa yaptığımız benim emperyalizmi tanımamda çok katkısı olan sohbetlerimizi hatırlayamadılar. Komünizm konusundaki fikirleri bir hayli değişmişti. Sonradan vefat ettiğini öğrendim. Allah rahmet etsin!

Türk milliyetçiliği Türk kültürünün milliyetçiliğidir. Bu itibarla “Türk” ve “Millet” tanımlarında anlaşmaya varıldıktan sonra konu tartışılabilir. Daha evvel kültürün tanımında anlaşmaya varılması gerekir. Kültür, yaşanılan uzak geçmişten uzak geleceğe kadar olan sürecin sağlanması ve savunulmasıdır. Mevlana’nın Farsça yazmış olması onun bir tasavvuf bilgini Türk ve Nazım, Hikmet’in, Aziz Nesin’in komünist olarak bilinmeleri onların şiirde ve güldürüde Türk edebiyat erleri oldukları gerçeğini değiştirmez.

1970’li yıllarımızı düşünüyorum da, Türk milliyetçiliği kendi yerel çemberine sıkıştırılmışlığa itilmemeli. Onu evrensel boyutlarla tanıştırmanın yolları araştırılabilmelidir. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Varşova Paktı’nın bütün coğrafyasını dolaşma imkânı bulduk. Oralarda yaşayan Nazım Hikmet ile bizim tanıdığımız Nazım Hikmet çok farklı idi.

İsmail Beşikçi’yi bugünkü kafamla tanıyıp, onunla yapılacak ikili sohbetlerinde bulunmayı ne kadar çok isterdim. Kırsal kesimde yaptığım halk inançları alan çalışmalarında onun doktora tezini[4] hep hatırlamışımdır. Türk solunu ve Türk sağını aynı zamanda etnik milliyetçiliğini ve ırkçılığını dönemlerine göre ders içerikli sonuçlar çıkarabilmek maksadıyla masaya yatırabilmeliyiz.

BU GÜNDEN GEÇMİŞE BAKARKEN YABANCI UYRUKLU HOCALARIMIZ

Nebraska grubundan Judge, Winter, Aleksander gibi hocalarımız vardı. Onların İngilizce dersinde verdiği “yörenizi tanıtın” türünden ödevleri, çiftçilere yönelik ilginç ilişkileri sorun olmuş ve mahalli basına da yansıyabilmişti. Bunlardan Judge, İngilizce dersinde Erzurum’dan bir arkadaşımıza kitap fırlatmış, arkadaşımız da aynı anda ona tepki göstermiş, olay çıkmış ve sınıfça arkadaşımızın yanında yer almıştık.

Bir de kopya olayı yaşamıştık. Amerikalı hocalar imtihanlarda muhakeme sorusu sorar, cevap verirken ders notlarımıza bakmamıza müsaade ederlerdi. Meğer bu kural her imtihan için geçerli değilmiş. Ben, ders notlarımı da açıp problemleri çözmeğe başladım. Ömer Hocaoğlu hocamız, benim yazılı kâğıdımın üzerine ‘-2’ yazdı. Bu benim notumdan iki puan düşüleceği anlamına geliyordu. Amerikalının dersinde bu benim çok kanıma dokunmuştu! Duvardaki Atatürk resmi ile göz göze gelmiştim. Atatürk, bana “Sen, kopya alarak sınıf geçmeye kalkarsan, bu Amerikalılar buralara daha çok gelirler ve aşağılanırız, yazıklar olsun!” diyordu. O, ‘-2’ çizip imtihan kâğıdıma kocaman bir ‘0’ yazdım ve Amerikalı hocamızın ısrarına rağmen sınıfı terk ettim. Havuzbaşı’nda bir müddet oturup, ağladığımı hatırlıyorum. Bu anımı bir yıl kadar sonra Üniversite Bülteni’nde neşretmiştik.

Bir de Barış Gönüllüleri sorunumuz vardı. Daha ziyade İngilizce hocalığı yaparlardı. Bunlardan Sarıkamış Lisesi’nde çalışmış birisi tayin olup, ülkesine döndüğü zaman, odasında bıraktığı müsvedde kâğıtları hademe bakkala satınca, bu kâğıtlardaki açıklamalarda Sarıkamış’ın dil-etnik, inanç-etnik, sosyal, kültürel, ekonomik yapısına dair ciddi araştırmalar yaptığı anlaşılmıştı.

Bu tür bir olay da 1962 yılında bizim mezun olduğumuz dönemde yaşandı. Ilıca’da trafik kazası yapan yanılmıyorsam İngiliz, ailesi ile perişan duruma düşmüş, buna Ilıca Şeker Fabrikası Misafirhanesi’nde yer, Atatürk Üniversitesi’nde de bir süre için İngilizce hocalığı verilmişti. Sınıfta öğrencileri aşağılar davranışları olurmuş. Fabrika personeli bu aileyi kurbağa avlayıp, iştahla yiyişi ile hatırlardı. Bu hocanın imtihanına ben, İngilizcesi zayıf olduğu için bizden üç sınıf küçük bir arkadaşımın yerine girdiğimi hatırlıyorum. Bu tür haylazlıklarımız oluyordu. Her şeye rağmen üzerimizde şahıs olarak hakları vardır. Bir kelimeden fazla şeyler öğrendik onlardan.

Böyle bir gençlik haylazlığı da Faik Gözübüyük hocamızın kompozisyon dersinde yardımcı olmak amacıyla bir arkadaşım adına yapmıştım. Mehmet Kaplan Hoca’dan ikmale kalan arkadaşlar, Kaplan Hoca İstanbul’daki kürsüsüne dönünce, o dersin hocalığını yapmaya başlayan Gözübüyük Hoca’nın öğrencisi olmuşlardı. Arkadaşımın adına ‘Yaprak Dökümü’ romanını okuyup özetlemiştim. Her iki arkadaşım da rahmete gittiler. Mekânları cennet olsun. Allah hepimizi af etsin! Asıl af dilenilecek konulara geleceğiz.

Bir olay da rahmetli Mehmet Kaplan hocamızın Kompozisyon dersleri ve ‘Türkçülüğün Esasları’ kitabı incelenirken olmuştu. Malum Ziya Gökalp, bu eserinde Türkler’ in genel fiziki antropolojilerine dair de ihtiyatlı bir ifade ile bilgi verir. Eserde Türkler ‘in orta boylu, adaleli, çoğunlukla esmer, esmere yakın tenli oldukları anlatılır. Sınıfın dışına bu bilgiler, “Atatürk sarışın, mavi gözlü, onun tanımına uymuyor, derslerde Atatürk karşıtı bilgiler veriliyor.” şeklinde yansıtıldı. Rahmetli hocamız da, biz de çok üzülmüştük. Gerçeğin aydınlanması için açıklama yapmaya hazırdık, çok geçmeden olay anlaşıldı, konu da kapandı.

Türkçe-Kompozisyon dersi sınavında Mehmet Kaplan hocamız, Esma-ı Hüsna’dan hatırlayabildiklerimizi yazmamızı istemişti. Benim kâğıdımdan beklediğini bulamayınca üzülmüştüler. Rahmetli bana çok güvenirlerdi.

Bir kompozisyon ödevimde Kars’ın bir köyündeki yas yemeğini anlatmıştım. ‘Ölü Aşı’ verilecekti. Cenaze evi çok çocuklu ve fakir bir aile idi. Bütün akrabalar birlikte kesilmek üzere bir hayvan alabilmişlerdi. Hayvan kesilip eti taziyeye gelenler tarafından yenilmişti. Ancak ölenin yetimlerinin o kış yiyecek ekmekleri dahi yoktu!

Bir kompozisyon ödevimde de dört bin yıllık askerlik geleneği olan Türk milletinin, Amerikan askerî talimatlarını benimsemesini eleştirmiştim. Talimleri onlar gibi yapmamız gururumu kırmıştı!

Benzeri bir olayı da, İbrahim Hakkı Hz. Kültür Derneği münasebetiyle yaşadık. Olayın kahramanlarından birisi de bendim. Fakültenin ikinci sınıfındaydık. Erzurum İmam Hatip Okulu’ndan yaşça büyük bir öğrenci arkadaş, yurda sık sık gelip, bizi aramaya başlamıştı. Bir dergi çıkaracaktık. İbrahim Hakkı Hz.’ni araştırıp, yayın yapacaktık. Hiçbir imkânımız yoktu. Bilgimiz, deneyimimiz, paramız, kadromuz hiçbir şeyimiz yoktu. “Avrupalılar millî değerlerine sahip çıkıyorlardı. İbrahim Hakkı Hazretleri de ilmî, edebî, tasavvufî değeri olan bir Türk büyüğü idi. Bu işi yapmak milliyetçi gençlere düşerdi, biz de milliyetçiler idik”. Yanılmıyorsam rahmetli Mennan Demiroğlu da aramızda vardı. Ben birkaç defter sayfası hacminde duygusal bir şeyler yazmıştım. Nene Hatun Öğretmen Okulu’nda Faik Gözübüyük edebiyat hocası idi. Bu hocamız hatırladığım kadarı ile sonraki yıllarda kısa bir süre Edebiyat Fakültesi’nde Kompozisyon dersleri, bir süre de Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü’nde Halk Edebiyatı dersleri verdi. Ona ve Mehmet Kaplan hocamıza fikrimizi açıp destek istemiştik. Destek de alamamıştık, tutumumuz onay da görmemişti. Bize, “Bu iş sizi aşar. Derslerinize bakın.” demişlerdi.

Bunun da etkisi var mıydı bilemiyorduk! Mehmet Emin Yalman, Vatan gazetesinde “Atatürk Üniversitesi’nde Gericilik Hortluyor” mealli bir yazı yazıp, seri yazının devam edeceğini açıklamıştı. Doğrusu korkmuştuk, ben makalemi ince ince parçaladığımı, sonra yaktığımı ve küllerini tuvalete akıttığımı hatırlıyorum.

Sağcı olmak ‘milliyetçi’ olmak, solcu olmak da ‘komünist’ olarak bilinmek demekti! Biz, milliyetçi kesime mensuptuk. Daha ziyade ‘Yol’ isimli bir süreli yayın okurduk. Sol kesimin okuduğu yayın ise ‘Yön’ dergisiydi. Öğrencilik yıllarımda benim her kesimden arkadaşlarım vardı. Öğrencilik yıllarımızda fikir ayrılıklarımız pek gerginlik konusu edilmezdi.

Bizim öğrencilik yıllarımızda Erzurum’da ilginç bir gençlik yapısı vardı. MTTB (Milli Türk Talebe Birliği), milliyetçi kesim olarak ve TMTF (Türk Millî Talebe Federasyonu) biraz daha liberal hafif sola açık bir yapısı ile hep bizim arkadaşlarımızın elinde idi. Seçimlerde aktif görev alır, seçilmekten ziyade kafamızdaki arkadaşların seçilmelerini sağlardık.

O yıllarda Kars, Ardahan ve Iğdır bir arada, Kars olarak bir şehirdi sonradan 3 şehir oldu. Adnan Başkentli, rahmetli İsmet Sever, Tağı Toptamış, Behmen Turan, rahmetli Sulhettin Yılmaz, rahmetli Lemi Güney, rahmetli Güngör Yaşar Gürsel, Atilla ….hepimiz Kars’ın 1962 ziraat fakültesi mezunları idik. Bizi Aslan Kömek, Kazım Göl, rahmetli Tuncay Dumanlı grubu izledi.

Rasim Cinisli’nin Talebe Birliği başkanı olduğu, mahkemelerin devam ettiği yıllarda ben Çakmak Hastanesi’nde levazım teğmeni idim. Üzerimdeki demirbaşları devir teslim etmem uzun sürdüğü için bir ay fazla 25 ay askerlik yapmıştım.

Çok geçmeden öğrenci örgüt yapılanmaları Fikir Kulüpleri, Devrimci Gençlik, Doğu Devrim Ocakları şeklinde yapılacaktı. Erzurum, milliyetçi gençlik merkezlerinin değişmeyen kalelerinden birisi olmayı devam ettirdi.

Fakülteden mezuniyetimizin dördüncü yılındaydık. Liseden arkadaşımız rahmetli Yüksel Belli ile Cengiz Andiç, Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden mezundular. Rahmetli Yüksel Belli, Toprak-Su Bölge Müdür yardımcısı, birkaç yıl sonra Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü olacak olan rahmetli Cengiz Andiç, Erzurum Meteoroloji Bölge Müdürü Mahir (?), Üsteğmen Y. Müftahi, hepimiz Karslı idik. Cengiz’in lojmanlardaki evinde gece yarısına kadar çene çalarak, vatanı kurtarıyorduk. Grupta bir komünist, iki sosyalist, bir Türkçü, bir de dengeyi sağlamaya çalışan ben vardım. Cengiz’in ağabeyisi Mehmet, işçi olarak çalışmakta olduğu Turan Petrol Ofisi’nden yorgun-argın gelmişti. Oturmadan bizi iki-üç dakika ayaküstü dinledikten sonra, “Aydını sizin kafanızda olan memleketimizin vay haline! Sizin sağcınız da, solcunuz da bu ise, vay biz okumamışların haline!” demiş, o yılların aydınını oldukça güzel özetlemişti.

O yıllarda cereyan eden olaylardan hareketle Erzurum sağcıların, Kars solcuların karargâhı olarak bilinirdi. Taraflar yakaladıklarını döverlerdi. Yakalananın sağcı olup olmadığı ona bir sûre okutularak tespit edilirdi. Ülkücüler, Karslı bir genci yakalayıp ondan Elhem’i okumasını isterler. Ancak sorgulayanlar Elhem’i bilememektedirler. Arkadaşları arasında Fatiha’yı ezbere bilen arar bulamazlar. Bu anlatının çok sayıda türü vardır.

BİR ARKADAŞIMIZI PALANDÖKEN BİZDEN ALDI

Popüler arkadaşlarımızdan birisi Erzurum Belediye başkanının oğlu İşletme Fakültesi öğrencilerinden Ergun Somunoğlu idi. 1970’li yıllarda Palandöken’de kayak yaparken, çığ altında kalıp hayatını yitirmişti. Mekânı cennet olsun! Meslektaşlarımızdan rahmetli Kemal Yıldırım da, O gün bana gelip, Başmüfettişliğin köpeklerine arama yaptırmamı istemişti. O da bizim köpeklerin koku izleme değil, koruma köpekleri olduğunu biliyordu, ancak ısrar karşısında dayanamayıp bu teklifle gelmişti.

Üniversite olarak Hurrem Sultan’ı sahne oyunu olarak oynamıştık yanılmıyorsam Muhteşem Süleyman’ı Ergun Somunoğlu oynamışlardı.

ÖĞRENCİLERİN KAHRAMANI REKTÖR ÖZBEK

Rektörümüz Sebahattin Özbek, yurtdışı görevinden dönünce hemen biz öğrencileri topladı. Vatan gazetesindeki yazılar o Türkiye’de yokken yazılmıştı. Toplantıya öğretim üyelerini, idarî personeli ve basını almadı. Unutulmayacak bir konuşma ile öğrencilerinin sahipsiz olmadığını, vatanını 15 kuruşa satanların bize milliyetçilik, vatan sevgisi ve Atatürkçülük dersi veremeyeceklerini, onlarla istedikleri yöntemle her türlü mücadeleye hazır oldukları mealinde bir konuşma yaptı. Rahmetli uzun boylu, iri yapılı, gür sesli, heybetli bir kimse idi ve öğrencilerinin kahramanıydı.

Onun yurt dışında toplantıya gittiği bir dönemde fakülte bahçesinde arkadaşlar top oynarlarken binamızın cephe camlarından birisi kırıldı. Yaklaşık 4×5 m. kalın bir camdı. Haliyle arkadaşları bir telaş aldı, suçlu aramayı veya aramızda para toplamayı düşünmeye başladık. Derken rektörümüz Ankara’dan dönünce arkadaşlarımız çağrıldılar ve korku içinde toplantıya gidildi. Arkadaşların fakülteden uzaklaştırılabilecekleri dahi konuşuluyordu.

Rektör Hoca, arkadaşlarla tek tek tokalaşıp hatırlarını sormuş, ikramda bulunmuş, sonra onlardan “Size spor salonları, stadyumlar hazırlayamadığımız için bizleri affedin. Siz gençler elbette ki enerjinizi deşarj edeceksiniz, spor sizin hakkınız. Gerekli ortamı hazırlamak ise bizlerin vazifesidir. Bunların hepsi sırasıyla yapılacaktır. Canınız sağ olsun, kırılan cam için falan sakın üzülmeyin.” mealinde bir konuşma yapmışlardı.

Rektörlerimizden sanırım Prof. Dr. Eyüp Hızalan dönemiydi. Bir vesileyle Ankara’dan bir grup seçkin edebiyat erbabı gelmişti. Bir toplantı yapılmış öğrenciler de katılmıştık. Konuşmacı, “Kâbe Arap’ın olsun, bize Çankaya yeter!”, “Güneş Anıtkabir’den doğar.” mealinde olan bir şiir okumuştu. Bizim grup arasında bir kıpırdanma oldu, ancak olay çıkarmamıştık.

Çok renkli arkadaşlarımızdan birisi de rahmetli Turhan Yazır’dı Yurtta odasının duvarına yanılmıyorsam Neyzen Tevfik’e ait olan “İnsanoğlu gariptir, her sözü kaldırmaz./Söversin bozulur, edersin aldırmaz.” yazmıştı. Batı kültürü donanımlı, açık fikirli bir arkadaşımızdı

BİR CAMİ ARARKEN GÜN GELDİ ÜÇ CAMİMİZ OLDU

Üniversite yerleşkesinde ilk cami rahmetli Prof. Dr. Lütfü Ülkümen’in önderliğinde, halkın desteği ile 1970’li yılara doğru yapıldı. Henüz ibadete açılmadan “irtica var” diye hocamızın hakkında tahkikat açıldı. Şimdi Atatürk Üniversitesi’nin birisi İlahiyat Fakültesi’nin tatbikat öncelikli, hizmetinde birbirinden güzel üç camisi var. 2016 yazında bir kültür şöleni münasebeti ile gittiğimiz Erzurum’da, Üniversite camiinde bir Cuma hutbesi dinledim, İslam’da millî kimlik anlatılıyordu. Fırsat bulabilseydim bu şahane konuşmayı hocadan rica edecektim.

ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ’NDEN TÜRKİYE GENELİNE

Atatürk Üniversitesi’nin adı geçen iki fakültesi, bilhassa Ziraat Fakültesi yetişmiş eleman vererek, Türkiye’nin birçok ziraat fakültesinin kuruluşunu sağlamıştı. Bizden bir veya iki devre sonra olan Mümtaz Turgut Topbaş, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’ni kurmuştur. Şehrin ziraat alanını değil, kayalık yamaçlarını iskâna açmış, çok başarılı olmuştur. Bizimle birlikte Fikret Üçer, Kenan Yomralı, Koşar İlgün ve daha birçoğu genel müdürlük veya yardımcısı, başmüfettiş, bölge müdürü oldular. Coşkun Köycü, Ekrem Kurdal, Erdoğan Selçuk, Aydın Türkbal, Şefkati Gülten, Necdet Karababa ve isimlerini tam hatırlayamadığım birçok devre arkadaşımız, Atatürk Üniversitesi’nin ilk talebe ve ilk mezunları olarak profesör oldular.

Ben, pek derslerine sıkı çalışan bir öğrenci sayılmazdım. Muş’ta mühendis iken FOA (Uluslararası Dünya Gıda Fonu), bir seminer düzenlemiş, verim değerlendirmesi sınavında üniversitemizin onurunu dereceye girerek yüceltmiştik. Muş’ta yaptığımız ilk mühendislikte anladık ki, fakültede edindiğimiz bilgiden, görev yerine götürdüğümüz ders notlarından çok daha önemli olan bir husus vardı: Görevini ve hizmet götürdüğün yörenin halkını sevmek!

Yıllar sonra 2015 yılında, 1962 Atatürk Üniversitesi mezunları Ankara’da periyodik aylık toplantılar yapmaya başlayınca rahmetli Mehmet Çebi, Yılmaz Saatçi, Yılmaz Bilen, İzzet Taştan, Erbay Ergün, Mustafa Karaman, Adnan Başkentli, Behman Turan, Güngör Akçalı, Ahmet Saraçoğlu gibi meslektaşlarımızın arasında Turhan Yazır, Lemi Güney, Güngör Yaşar Gürsel gibi birçoğu da rahmete gitmişlerdi.

UNUTAMADIĞIM TÜRKOLOG ŞİNASI TEKİN HOCAM

Unutamadığım isimlerden birisi de Prof. Dr. Şinasi Tekin’di. Kendisini daha ziyade Edebiyat Fakültesi dergisindeki yazılarından takip ederdim. Erzurum’dan 1965’den evvel ayrıldığı zaman yanılmıyorsam doçentti. Harvard Üniversitesi’ne gittiğini, Gönül Alpay Hoca Hanım’la evlendiklerini duymuştuk. Türklük Bilgisi dergisindeki yazıları ile de Türklük bilimine ciddi katkıları bulunmuş bir hocamızdı. Allah rahmet etsin! Erzurum’daki yazılarına ulaşabilmem için Alpaslan Ceylan hocanın asistanlarının büyük katkısı olmuştur. Bu yazılarına, ben Türk-İslam kültürüne, İslamiyet evveli Asya kültüründen etkilenmeler konusunda ilgi duymuştum. Onlara da şükran borçluyum. Şinasi Tekin hocanın yetiştirdiği bilim adamlarından Efrasyap Gemalmaz hocayı da bir kültür hazinesi olarak hatırlıyorum. O ve Yavuz Akpınar, öğrencilik yıllarında çok okuyan gençlerdendi. Her ikisi de sahalarında zirveye ulaştılar. Gemalmaz hocamın ben de “Erzurum Ağızları” diye üç ciltlik çok kıymetli bir eseri vardı, bana imzalamışlardı, bir muhannet alıp vermedi. Şinasi Tekin’in de Tayyip Okiç gibi sınıftan öğrencisi olamadık. Bizler mezun olmuştuk ve onların alanları farklı idi.

Benimle ilgili hazırlanmakta olan bir anı kitabı için hazırlayan gençlerden birisi fazla heyecanlanmış, Alpaslan Ceylan Hoca’ya karşı şık olmayan bir yazışmaya benim imzamı bulaştırmıştı. Bu vesile ile tekrar üzüntümü belirtmek istiyorum.

KADERİMİZDE AKADEMİSYENLİK BU KADARMIŞ

Kader her yerde, herkesi istediği yere savurur. Bu benim hayatımda çok daha barizdir. Müfettişliğe yönlendirilmem, Arpaçay’da çalışırken yerel basında yazılar yazmamla başlamış olmalı. Erzurum’da sosyal bilimler alanında çalışarak mutlu olabileceğimi hissediyordum. Rahmetli Şaban Karataş hocamızla konuşup asistanlık imtihanına girdim, sonra o TRT Genel Müdürü olunca rahmetli beni de birlikte götürmek istediler. Sonra Orhan Türkdoğan ve Kırzıoğlu hocalarımız dışardan doktora yapmam üzerinde durdular, Kırzıoğlu hocamızla ilk adımları atmıştık ki, 12 Eylül oldu, evsafı bizimkine uyanlar Ankara’da toplatıldık.

Hamdolsun hevesimiz kursağımızda kalmadı, Ankara’ya gelince Allah bize de 3 master iki doktora nasip etti. Üzerimizde emeği olan hocalarımızı minnetle ve rahmetle anıyoruz.

MİSAFİR HOCALARIMIZ DA OLDU

Kader bize sürekli meslek değiştirtti. İlkin Ziraatçı, sonra, Sonra Enteljanscı mensubu, sonra, olabildiysek bizi Türkolog yaptı. Topraktan vatanın oluşması, onun kurtarılması, korunması lafla olmuyor. Şimdilerdeki birçok Türkolog, donanımlı bir makam, tam yetki, bol ödenek, sınırsız serbesti ile çalışırlarken, kendilerinin dışında sorumlu tutacakları devlet arıyorlar.

Prof. Dr. Zeki Başar’ı da ben mezun olduktan çok sonra halkbilimi ve bilhassa halk inançları alanı ile ilgilenmeye başladığım yıllarda tanıdım. Onun “Erzurum’da Tıbbi ve Mistik Folklor Araştırmaları” ile “İçtimai Adetlerimiz İnançlarımız ve Erzurum İlindeki Ziyaret Yerleri”[5]5 isimli eserleri çok yararlandığım kaynaklardandır. Üzerimde hakkı çoktur.

Sanırım ismi İlhan soyadını bulmuştunuz Akçay mı idi……… Bey olan bir arkeolog vardı. Hem hocamız ve hem de arkadaşımızdı. Çıldır Gölü’ndeki Akçakale Adası’nda kazılar yapmış, ilginç malzemeler bulmuştu. Bunları Kars’ta ve Erzurum’da yerel gazetelerde uzun süre yayınlamıştı. Bu kaynakları MHP Eski Genel Başkan yardımcısı Rıza Müftüoğlu’nun arşivinde bulmak mümkündür. Alanın genç araştırmacılarının dikkatlerini çekmek için bu açıklamayı yaptık.

Rahmetli Mehmet Kırkıncı hocamızın da bizde hakkı çoktur. Rahmetli babamın tartışmalı ölümü sonrası, ben, intikam almayı dahi düşünürken, o ve Erzurum müftülüğüne vekâlet eden bir hocamız bana, beni rahatlatıp ikna eden bir konuşma yaptılar. Allah her ikisinin de ruhlarını şad etsin.

RAMAZAN GECELERİ/NUR DERSLERİ VE KARANLIK KÜMBET

Çakmak Hastanesi’nde askerlik yaptığım yıllarda bilhassa Ramazan ayında bazı evlerde Said-i Nursi’nin kitapları okunurdu. Bizim grubun milliyetçi mukaddesatçı gençleri de çoğunluğu Kevelciler’de olan o meclislere, daha ziyade dinleyici olarak katıldığımız olurdu. İftarı evlerde yapar akşam, yatsı ve teravihi de çok kere evlerde kılardık.

Benim en çok hoşuma giden Karanlık Kümbet’ti. Yıllar sonra Mehmet Kırkıncı hocayı, birkaç defa daha ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Mekânı cennet olsun. Erzurum esnafının çok yemeğini yemişizdir. Hatırlıyorum bize özel muamele yapar, biz üniversite gençlerini hoş tutarlardı.

Karanlık Kümbet’te soyadını hatırlayamadığım Cemalettin diye bir imam vardı. Uzun boylu, narin yapılı, diye aklımda kalmış. Duvarda cübbeler, sarıklar olurdu. Sünnettir diye bunlar kullanılırdı. Ben, daha ziyade sarıkla yetinirdim. Cemalettin’i unutamıyorum, yanık bir sesi vardı. Sarıklı başını omuzundan yana hafif yatırırdı. Yılma Durak dostumu her gördüğümde onu sorarım. Şimdi İstanbul’da imiş, Allah işini rast getirsin. Bir de Erzurum Belediyesi’nden emekli, Vahdettin Hızıroğlu adında biri vardı. Onu daha ziyade ev sohbetlerinde görürdük, halen yaşadığını bildiğim bu zat bizden bir hayli yaşlı idi.

Bu toplantılardan aldığım enerji ile Çakmak Hastanesi’nde oda oda dolaşıp hastalara moral verdiğimi çok hatırlarım. Bize verilmek istenilen ile bizim almak istediğimiz de tamamen aynı değildi. Bütün sohbetler dini anlama içerikli idi. Siyasi girişim veya eylem konuşulduğunu hatırlamıyorum.

Erzurum merkez köylerinin de çok ekmeğini yemişizdir. Ahmet Saraçoğlu Erzurum Şeker Fabrikası Pancar Besi Projesi Müdürü idi. Onun çevresinden hareketle C.Savcıısı arkadaşımız rahmetli Mehmet Sayhan beyle birlikte ramazanda iftarı giderdik.

İBRAHİM HAKKIZÂDELER

İbrahim Hakkı ailesinin bende ayrı bir yeri vardır. Bu aileden olan M. Hakkı Bey, Yavuz Selim Öğretmen Okulu’nda kütüphane müdürü idi. Fuzulî’ye hayrandı ve derin bir Fuzulî kültürü vardı. Bir gün Ilıca’da arkadaşı ile tavla oynarken genç birisi oyunlarına sık sık müdahale eder. M. Hakkı amca dayanamaz, “At attır olamaz bunda asla şek, katır çifte atar zira babası eşek.” der. Bunun üzerine müdahaleci genç gider ve onlar da tavlalarını rahat oynarlar. Onun oğulları Fehim ve Feyyaz da çok candan arkadaşlardı. Yaşları bizden küçüktü ama arkadaş olarak çok hatırlı gençlerdi. Feyyaz rahmetli oldu. Fehim, rahmetli babamın çok güzel yağlı boya bir resmini yaptı. Uğur İbrahimhakkıoğlu İle tanıştığımız zaman Hasankale savcısı idi. Ankara’daki arkadaşlığımız halen sürmektedir. Uğur Bey’le yaklaşık iki yıl her biri 10-15 sayfa olan ve millî konuların sohbetini yaptığımız mektuplaşmalarımız olmuştur. Keşke o mektupları saklamış olsaydım. Rahmetli Bülent Karabacak’ın eşi Handan Karabacak Hocahanım da o ailedendir ve Ankara’da kapı komşumuzdurlar.

REVNAKOĞLU VE AYDIN TALAY

Erzurum’un renkli simalarından biri de Cemaleddin Server Revnakoğlu idi. Bol belge toplardı ve İstanbul’da yaşardı. Vanlı Aydın Talay ile beni, Hür Söz gazetesinde tanımıştı. Daha sonra Van Belediye başkanlığı da yapan Aydın Talay ve ben, antikomünist faaliyet gösterme adına evlerden okunmuş gazete alıp bunları köylere götürüyor veya postalıyorduk. O yılların ünlü büyük gazetelerinden birisi Yeni İstanbul gazetesi idi. Bizim bu etkinliğimizi gazetede haber yapmış, fotoğraflarımızı yayınlamıştı. Bu gazetenin bir de okuyucu köşesi vardı orada da benim birkaç yazım yer almıştı. Şimdi isimlerini bile hatırlayamıyorum.

ÇAPRAŞIK HATIRALAR

Erzurum merkez köylerinden pilot bölgeler tespit etmiştik. Oralara gidip köyün sorunları ile ilgilenmeye çalışıyorduk. ‘Hayvanlarda hastalık mı var?’, ‘Okul kitaplığına kitap bulabilir miyiz?’ ‘Orman Bölge Müdürlüğü’nden fidan götürüp, dikebilir miyiz?’ gibi uğraşlarımız vardı. Gittiğimiz köylerden birisinde tamamen yıkılmış sadece beton temelleri kalmış binalar görmüştük. Bunlar 1950 yılından evvel köyden ayrılmış bir askerî birliğin yıkılan binaları idi. Bu durum bize bir iki köylü tarafından nahoş olayların çıkması üzerine binaların muhafaza dilmediği şeklinde anlatılınca, diğer köylüler nakleden köylüleri paylayıp, gerçeğin bu olmadığını söylemişlerdi. Anadolu’nun kırsal kesiminde uzak geçmişte yaşanmış münferit bazı nahoş olayları abartarak yaşatmanın mantıklı hiçbir yanı yoktur.

Pek benzemese de bir hatıram da Hasankale ile ilgilidir. Teskeremi alma zamanın gelmiş, ancak üzerimdeki zimmeti devredemiyordum. Heke çıkarılan (demirbaş kaydından düşülen) malzemenin kaydının silinebilmesi için komutanın imzası gerekiyordu. Komutan Hasankale’nin bir köyünde tatbikat halinde olan birliğin denetiminde idi. Taşıtlar otlaklarda da manevra yapıp arazide tahribata yol açmışlardı. Merkeplerinden inen iki çoban Paşa’nın taşıtının önüne geçti. Büyük olan 14-15 yaşlarında, küçük olan ise 8-10 yaşlarında idi. Büyük, uğradıkları ekonomik zararı anlatmasına rağmen, Paşa’yı pek etkileyemedi. Küçük, Paşa’nın gitmek üzere olduğu görünce ağlayarak, “Paşam Paşam, asker ağalar bizi dövüyorlar, eşeklerimizi dereye, kayaların ardına götürüyorlar…” diyerek bir şeyler anlatmak istemişti! Paşamız şoföre biran evvel uzaklaşmamızı eliyle işaret etmek durumunda kalmıştı.

AYRICALIĞI OLAN YENİYETME BİR YAZAR

Hür Söz gazetesi öğrencilik yıllarımda benim karargâhlarımdan birisi idi. Gazetenin fotoğraf makinesi elimden düşmezdi. Rahmetli Ahmet Polat’ın da ben de çok hakkı vardır. Gazetesinin dünya görüşüne ters düşsem de, sadece ben istediğim yazıyı yazabiliyordum. Benim, böyle bir ayrıcalığım vardı. O yıllarda Erzurum’da Atatürk’ün heykeli yoktu. Sadece Hastaneler Caddesi’nde Erzurum Lisesi’nin önünde bir büst vardı. Ben, “Dadaşlareli Erzurum’umuza Bir Atatürk Heykeli Yakışmaz mı?” diye bir makale yazmıştım. Lehte ve aleyhte bir hayli yankı yapmıştı. Ahmet ağabeyi hep arkamda olmuştu.

Ahmet Bey’in oğlu Mustafa Nezihi Polat’la da arkadaşlığımız iyi idi. Pelit Meydanı’ndaki matbaanın zemin katında Hakikat Kitabevi adında bir kitapçı dükkânı vardı. Benim ilk dinî bilgilerime katkısı olanlardandır. Bendeki resminin arkasına anlamlı bir söz yazmıştı. İstanbul’a gittikten kısa bir süre sonra trafik kazasında vefat etti. Allah rahmet etsin. Rahmetlinin kendi vefatından kısa bir zaman sonra bir kızının dünyaya geldiğini öğrenmiştik.

Hür Söz gazetesinde bir kısmı açık ismimle, bir kısmı Mümine Yazı ve bir kısmı da Yasin Kuran ismimle yazılar yazdım. Benden sonra bir astsubay yazar arkadaş da her nedense Mümine Yazı ismini kullanmış. Erzurum’da çıkan gazetelerin diğerlerinde de tek tük yazılarım çıkmıştır. Mümkün olsa da, bunların kaydına ulaşabilsem! Şerif Aytekin isimli arkadaşımız da, o tarihlerde Hür Söz gazetesinde bölücülüğe karşı vefalı hizmetler vermiştir.

1966’da Arpaçay’daki görevimden Erzurum’a dönünce Necati Güngör’lerin, çıkardıkları Halkın Sesi’nde yazıyordum. Rahmetli Durdemir Bilirdönmez o yıllarda Hür Söz’de idi. Mehmet Nuri Yılmaz Hoca’nın Albayrak gazetesinde köşesi vardı. Dündar Özden’in de Devrim gazetesi vardı. Avrasya Stratejik Araştırma Merkezi’nden sonra Mehmet Nuri Yılmaz, Necati Güngör ile birlikte Ankara’da Ortak Değerler Derneği’nde olduk. Necati Güngör’ün Çığlık isimli bir sitesi vardı. Orada 60-70 kadar makalem yayınlandı.

HAKİKAT KİTABEVİ

Mustafa Nezihi Polat’ın kitapçı dükkânına arada bir 40-45 yaşlarında, sivil bir takım elbise giyinmiş, Erzurum aksanıyla konuşmayan bir zat gelirdi. Bir gün Rıza Nur’a ait ince bir kitabı alıp Atatürk ile onun fikirlerini karşılaştırmaya başladı. Atatürk yanlı yüzeysel bir savunma yapıyordu. Ben, Rıza Nur’dan “Ey bize derler pervane,/Bize ateşten perva ne?/Her gün dedik, yine deriz,/Hey bize derler pervane,/Bize ateşten perva ne?” gibi bir şeyler okudum. Her iki Türk büyüğünün de ayrı ayrı değerli olduklarını anlatmaya çalışıyordum. Bu zat benimle tanışmakta ısrarlı idi. Yanılmıyorsam Mustafa onu başımızdan savdı. Sanırım o şahıs pek tekin değildi! Yıllar sonra meslek değiştirince hep o şahsın rolünü hatırlamışımdır.

Hür Söz gazetesi, Erzurum’un sağ fikirli aktivistlerinin kültür merkezlerindendi. Türkçülükten ziyade İslami bir çizgisi vardı. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nu da orada tanımıştık. Erzurum’a sık olmasa da gelir, yemekli toplantılar yapılırdı. Aydın Talay ve benim de katıldığımız bu toplantılarda çekilmiş resimlerimizi hatırlıyorum. Özel dostları vardı, onlarla görüşür, Erzurum’da kısa süre kalırdı.

27 MAYIS VE ÜNİVERSİTE

27 Mayıs olduğu günü biz üniversite öğrencilerini “Piknik ve gezi var.” diye planlı bir şekilde otobüslerle şehrin dışına, bugünkü üniversite yerleşkesinin olduğu alana taşıdılar. Lise ve Emniyet Müdürü, Lise’nin önündeki Atatürk büstünün yanında oturuyorlardı. Koşar İlgün ve ben, saatlerce onların önünden yukarı aşağı tur atmıştık. Aklımızca meydan okuyorduk.

  1. Ordu Komutanlığı o yıllarda Erzurum’dan Erzincan’a nakledilmemişti. 27 Mayıs olduğu zaman Orgeneral Ragıp Gümüşpala Paşa’mız üniversitemize gelmişti. Onu, öğrenciler omuzlarımıza almış, Havuzbaşı’ndaki 3. Ordu Komutanlık binasının önüne kadar, “Paşa baba, çok yaşa!” diyerek taşımıştık. Paşamızın oğlu fakülte arkadaşımızdı.

ASKERLİKTEN HATIRALAR

Askerliğimizin ikinci yılı idi. Yazlık kıyafet ile ilgili yeni bir talimat gelmişti. Ceket yerine kısa kollu rütbelerimizin omuzlarda olduğu gömlekler giyilecekti. Çakmak Hastanesi’nin terzihanesi vardı. Oraya ölçülerimiz verildi, Levazımın verdiği kumaşlarla kıyafetlerimizi alıp giyinmeye başlamıştık. Taşambarlar’dan gıda tedariki yapmış dönüyorduk. Hastanenin önünde ilk defa gördüğüm kısa boylu tıknaz bir tuğgeneral, yanında iki albay ve bir astsubay ile karşılaştım. Selam verdim. Geçiyorken Paşa’mız yanındakilerle birlikte durdular. Bana, “Kimsin sen? Yunan askeri mi? Nedir bu kıyafet?” dediler. Donup kalmıştım! Onlar dönmüş gitmeye başlamışlardı. Birden bağırdım, “Ben Türkoğlu Türk’üm, Türk askeriyim!” Kendimi kaybetmiştim. Paşa, sırtı bana dönük olduğu yerde durdu, astsubay bana dönüp parmağı ile “sus” işareti yapıp, eliyle gitmemi işaret etti ve ben, onlar gittikten sonra oradan ayrıldım.

Karskapı’daki Askeri Cezaevi ile ilgili de birçok acı hatıralarım vardır. Örgüt avukatlarının Kars’tan gelip gördükleri görüşme kolaylığını maalesef biz pek göremiyorduk. Bu konuda Kolordu Komutanı da çok dertli idi. Birçok husus dışarıdan göründüğü gibi değildi!

Başka bir askerlik hatıramda da, garnizon sınırlarını izinsiz terk edip Kars’a gittiğim için mahkûmiyet cezası almıştım. Cezam çadır hapsine çevrilmiş ve hastanede bir odada 11 gün dışarı çıkmama cezası çekmiştim. Günlük mesaimi mecbur olmadığım halde mutat olduğu üzere yapıyordum. Ancak hastanenin bekârlar lojmanında değil de bir odasında kalıyordum. Her sabah baştabip bir grup görevli ile birlikte bütün hastaneyi dolaşırdı. Benim yatmakta olduğum odama gelince pencereden bakmış, seccademi ve tespihim ile namaz takkemi görünce, Beni sahiplenip yanındaki görevlilere “Uyuyor olabilir teğmenimi uyandırmayalım.” demişlerdi.

Şimdilerde demokrasiyi sekte uğratıyorlar diyen siyasilerimizin o yılları hatırlıyorum, bizlere “paşalara ne duruyorlar neden müdahale edilmiyor?” denilmesi için telkinde bulunduklarını hatırlıyorum

VATANPERVERLİK VE ÖZVERİ İMAN GİBİDİR KİMDE OLDUĞU HİÇ BELLİ OLMAZ

Erzurum’un eski kışları uzun olunca hatıraların büyük kısmı da kış içerikli oluyor. Bir kış gecesi sabaha karşı hastaneden bir haber geldi. Ankara’dan gelmekte olan görevli arabamız kaza yapmış, şoförümüz ağır yaralanmıştı. Bölge Başkanımız ile hastanede buluştuk. Şoförün çok şükür hayatî tehlikesi yoktu. Yalnız taşıttaki hasar oldukça fazla idi. Şoförün ailesine de haber verilmişti. Ancak kanun dışı bir uygulama yapılmış, arabadaki ehliyetsiz memurumuz şoföre baskı yapıp arabayı kullanmıştı. Hatalı memur ve ailesi idarenin vereceği cezayı beklerken biz yöneticiler de şoförün babasına yapılabilecek açıklamanın ne olacağını düşünüyorduk. Derken şoförün babası memleketinden çıka geldi. Ok gibi oğlunun yatmakta olduğu odaya girdi. İlk işi oğlunu tokatlamak ve “Ben, seni devletin, milletin malına zarar vermek için mi yetiştirdim? Keşke ölseydin!” demek oldu. Yaralı Mehmetçik sesini çıkarmıyordu. Onunla göz göze geldik, her ikimizin de gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Asalet ve millet sevgisi tahsille, makamla olacak şeyler değildi!

AÇ KURTLAR YEMEK İÇİN BENİ BEYENMEMİŞLERDİ

Çakmak Hastanesi’nde levazım subayı olduğum yıllarda hastanede kalıyordum. O yıllar Erzurum’da sinemalar geceleri çift matine oynatırlardı. Uzun filmlerde sinema dağılınca gece saat 12’yi falan bulurdu. Lapa lapa kar yağdığı bir gece sinemadan dönüyorum. Caddelerde in-cin top oynuyordu. Kolordu Komutanlığının önünden haastahaneler caddesine doğru iniyordum. Arkam sıra tıp tıp diye bir ayak sesi duyuyorum, dönüyorum görünürde kimseler yok. Bir de döndüm ki sağ tarafımda üç-dört metre mesafede bir kurt, arka ayaklarının üzerine oturmuş, bana bakıyor. Başladım bildiğim duaları okuyarak caddenin daha ışık olduğu için ortasından temkinli temkinli cadde aşağı inmeye. Ben caddenin ortasında, o kaldırımda, beni hastanenin nizamiye kapısına kadar izledi. Orada durup bize bakmaya başlamaz mı? Nöbetçi askerlerin de tüfeklerinde mermi yok. Nöbetçiler ille “Dipçikle öldürelim.” diye ısrar ettilerse de, mani oldum. Kurt da Et Kombinası’na doğru sakin sakin ilerledi. O yıllarda Palandöken’den kurtlar aç kalınca şehre iner, Kombinadan atılan artıkları yerlerdi. Görecek günümüz içecek suyumuz varmış.

MEHMETÇİĞİN FERYADINA CANSIZ BİLİNENLER DE KATILMIŞTI

Gafil farkında olmasa da, her şey Allah’a zikreder, kâinat bir ibadethanedir. Kişi şuurunda olmasa da bütün uzuvlarımız zikir halindedir. Otlar ve ağaçlar Allah’a boyun eğerler.

Erzurum’un ağır kışlarından birini de 1964-65 yıllarında yaşadık. Yanılmıyorsan Şubat ayı idi. Bütün gün kar yağışı devam etmiş, tipi gündüzden başlamış, hava erken kararmıştı. Bütün öğrenci yavrular yollarda kalmıştı. Merkez Komutanlığı’ndan bir duyuru yapıldı, gece yarılarına kadar yavruları toplayıp evlerine teslim etmiştik.

Böylesi bir gecede de, çok sayıda yaralı ve şehidin haberini almıştık. Üç-beş günlük bir eğitimle asker ocağında şoförlük öğrenen Mehmetçiklerden birisi kaza yapmıştı. Allah’ım o ne gece idi? Aslan gibi yavrular, “Anam anam!, Allah Allah!” diye inliyorlardı. Onların iniltisine camların arasından giren fırtınanın sesi, kalorifer radyatörlerinden gelen uğultu birbirine karışıyor, adeta canlı cansız bütün Erzurum inliyordu. Dayanabilirsen dayan, mekânları cennet olsun!

Ilıca’da Levazım Taburu vardı. Hastane’nin bakır kaplarını orada kalay yaptırırdık. Gine bir kış günü sabahleyin konvoya benim komuta etmem istendi. Şoförün yanına bindim. Şoförümüz arabayı çalıştıramıyordu. Diğer taşıtlardan yardım için şoför çağıracak olduk, kimse motoru kapatıp direksiyondan inmek istemiyordu. Başlarında başka yetkili kimse de yoktu. Neden sonra anladık ki, bunlara taşıtları çalıştırılıp verilmiş ve yalnızca sağa sola dönme, konvoydan ayrılmama ve taşıtı durdurma falan öğretilmişti.

MEHMETÇİĞİN FENDİ TEĞMENİNİ YENDİ

Askerlik hatıralarımdan birisi de Erzurum Lisesi’nin tam karşısında olan Levazım Başkanlığı’na yaptığım bahçe ile ilgilidir. Atatürk Üniversitesi Çiftliği’nden çiçek tohumları almış, toprak taşıttırmış, güzel bir bahçe planı yapmıştım. Ben, birkaç dikim yaptıktan sonra tohumları Ilıca Levazım Taburu’ndan gelen askerlere veriyor, dikimin onlar tarafından yapılmasına nezaret ediyordum. Yapay tepeler oluşturmuş, tepelere kırmızı ve beyaz çiçekler dikmiş, onların yeşerdiklerinde ay-yıldız oluşturmasını bekliyorduk. İlkbahar geldi, diktiğimiz çiçeklerden sadece benim diktiklerim yeşermişlerdi. Bir ara görev için Levazım Taburu’na Ilıca’ya gittiğimde, Mehmetçiğin bizim bahçe planında ve tohumlarımızla orada nefis bir bahçe oluşturduklarını gördük. Helal olsun Mehmetçiklerim, komutanlarından öğrendiklerini kendi birliklerinin bahçesine uygulamışlardı.

Böylece, Levazım Başkanlığı binası ikinci kere kadre uğramıştı. İlk uğradığı kadirdi, binanın giriş kapısındaki tuğra, “harf inkılabına aykırı diye” dönemindeki diğer benzeri birçok tuğra gibi aklı evvellerce kazanmıştı.

YEMEK İKRAM GAYRETİMİZ FAZLA SÜRMEDİ

Hastanenin artan yemeklerini arka bahçenin duvarından dışarı 3 Temmuz Stadyumu’nun araya dökerlerdi. Bir gece o yemeklerin muhtaçlar tarafından toplandığına şahit oldum. Bir süre özel yöntemle onlara servis yapmaya başladım. Baştabiplikten uyarılınca vazgeçmek zorunda kalmıştım. Artık yemeklerin oraya dökülmesinden de vaz geçildi Mehmetçik sulu yemekleri seviyor, yemeğinin suyuna ekmek batırıp yemek istiyordu. Doğu ve Orta Anadolu’dan gençlerimiz pırasa, karnabahar gibi yiyecekleri sevmiyorlardı.

Bizim müfettişliğin görev alanı kapsamına giren illerden birisi de Artvin’di. Vekâlet ettiğim dönemlerden birisinde Artvin ünitemizde görevli 2 erimizin kayıp olduğu haberini almıştık. Hemen ekip oluşturup sabaha karşı Artvin’e ulaştık. Şehir içi göreve erlerimiz geriye dönmemişlerdi. İl ve çevre ilçeleri köylerine varıncaya kadar jandarma ve halkın desteği ile idik didik didik ettik Kafkasor, Genya bütün dağlara çıktık. 3 Gün sonra uçuşan bir grup kuşun belirli bir bölge etrafında tur attıkları tespiti yapıldı. Mehmetlerimizin uçuruma düşmüştü. Şehitlerin bulunduğu yere ulaşılabilmesi için bir yere kadar tırmanıp o noktadan Çoruh vadisine inilmesi gerekiyordu. 60-70 derece meyilli yamaçlarda koşuyorduk. Jandarma ve yerel halk deneyimli idi. Koşarak zıplayarak gidebiliyorlardı. Gruba mensup görevliler hedefe biran evvel varmak için yarışıyorduk. Bir ara ben dağınık koşuşturan gruptan koptum Ayağım kaydı 2-3 metre kadar Çoruh nehrine doğru kaydım. Ayağa kalkmaya yapıştığım yerden kalmak gövdemi ayırıp bağırmaya çalıştıkça kayıyordum. Benimle birlikte yukarımda ve aşağımdaki taşlar da kayıyorlardı. Bir bitki köküne tutundum, ama fazla asılmayı göze alamadım. Herkes gitmiş gözden kayıp olmuşlardı Dönmelerini beni orada görmelerini beklemekten başka şansım yoktu. Orada 1 saat kadar asılı kaldım. Öldürmeyen Allah öldürmüyordu. Dönerlerken ekip beni kurtarmıştı.

MESLEĞİNİZİN ÖZVERİ İSTEMESİ MİLLİYET DUYGULARINIZI ENGELLEYEMEMELİ

“Vatan sevgisi imandandır” Halkınızı Hak için sevemiyorsanız, vay halinize, hem bu ve hem de öteki alemde…..

Yıllardan 1960. Rahmetli annem Kars’tan gelmiş, onu Erzurum’da Numune Hastanesi’ne götürmüştüm. Tahlilleri almaya gittim, kanser olduğunu söylediler. Gurbette genç bir öğrenciyim. Üzüntümden neler yaptım sormayın! Öğrenci yurdunun altını üstüne getirip, ağlayıp dövünüyordum. Sonra anlaşıldı ki tahliller karıştırılmış. Rahmetli annem, o tarihten sonra 25 yıl daha yaşadı.

Anacığım kaç defa tedavi için Erzurum’a gelmiş, koşuşturmaktan vakit bulamadığımdan dolayı doktora götürememişim tekrar Kars’a dönmek zorunda kalmıştır.

Meslek hayatımızda daha birçok acı hatıralarımız oldu. Kız kardeşim Nene Hatun Orta Okulu’nda öğrenci idi. Benim kardeşim olmanın faturasını sınıfta bırakılmakla ödedi.

Kardeşimin işyeri Kars’ta idi. İşini dağıtıp Kars’tan ayrılmasının sebepleri arasında, böylesi bir meslekteki birinin kardeşi olmasının da payı büyüktü.

Büyük kızım o yıllarda ortaokul birinci sınıf öğrencisi idi. Servislerini kurşunladılar, taşıta beş kurşun isabet etti. Yavruları Allah sakladı! Şimdi, Allah tüm yavruları saklasın onlar üniversiteli evlat annesi oldular bize de hamd olsun dede olmak nasip oldu. “Ölüler zannederlermiş ki diriler her gece helva yiyorlar” diye anlamlı bir sözümüz vardır.

Çocuklarımla birlikte Erzurum-Kars-Iğdır-Ardahan’a 14 yıldan sonra veda turuna çıkmıştık. Örgüt bizi 16 saat takibe almıştı. Daha neler neler! Öldürmeyen Allah öldürmüyor. Onun lütfuyla dağılan Sovyetler Birliği ülkelerinde, daha rejimin levhaları indirilmemişken, ülkemde K/Komünizm Masası görevlisi iken; Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan, Afganistan, Kazakistan’ın altından girip üstünden çıktık. Bunda Şamil Öğün’den aldığım altı aylık Rusça, dokuz aylık İngilizce kurslarını dört ay gibi kısa bir sürede bitirmiş olmamın da payı büyüktü. Doğu Anadolu kırsalında dolaşırken de dokuz ay devam ettiğim Kürtçe kursunun yararını çok görmüştüm. Hepsinin üzerinde rahmetli eşimin gece gündüz yaptığı duaların payı büyüktür.

TÖVBEKÂRLIKLAR VE HELÂLLIKLAR

İstihbarat nedir, kimin tarafından, hangi hallerde nasıl yapılır ise mubah olur? Kıtalara hâkim olmuş Türk milletinin istihbaratız bir yönetim yürütmesi mümkün mü? Dinî tebligatlarda ilahî tebligatla görevli elçiler istihbarat yapmıyorlar mıydı? Söz taşımanın, haram kılındığı İslamiyet’te devlet istihbaratının vebal sınırı ne idi?

O yılları hatırlıyorum. Günümüzden farklı değildiler. Hasmın istihbarat ağında figüran olmak için planlı bir satılmışlık yaşamış olmanız gerekmiyordu. Toplumun değerleri, millî değerler, kabul görmüş değerleri vardı. Bir solcu-sağcı, gerici-bölücü tanımı yapılmış ve toplum ona göre yapılandırılmıştı. Bütün bu kesimlerin sayılmayacak kadar alt başlıklara bölünmüşlükleri yaşanıyordu. Bunların yayın organları, onlara yazanlar, onları okuyanlar ve onların yazılıp okundukları yerler vardı. Taraflardan birisi için diğerleri çok kere haindi! Bunları izlemek istihbarat, izleme işlemini, yapanlar da istihbaratçılardı. Yaşanılanların nasıl bir yaşatma olduklarını anlayabilmek için emekli olup o günlere bugünden bakmanız veya ülkenizin dışına çıkıp ülkenize dışarıdan bakmanız gerekecektir. Nice tövbekâr olunacak olay, nice alınacak helâllıklarımız vardır.

1970’li yıllardı. Yunus Burkut’un Erzurum’a birkaç günlüğüne geldiğini öğrendik. Başta rahmetli Yunus Burkut olmak üzere -her ikisi de rahmetli olan- Şamil Öğün ve Nizamettin Borluk Şark Millî İstihbaratının/Doğu Emniyeti’nin efsane isimlerindendi. Hemen toplantı salonunu hazırlatıp, kendilerini buyur edip, daireye aldırdık. Bize iki nasihatleri olmuştu. Bunlardan birisi, “İstihbaratçının sicilini Hz. Allah verir, bunu sakın unutmayın.” demişti. Teşhislerinizdeki yanılma ve yanıltmadaki tek af şansınız maksatlı ve şahsi çıkarınız için yapmamış olmanızdır. Eğer bir toprak vatan olacak ise uğrunda kurban ister.

Enteljansın başa sırrı, ister espiyonaj, ister K/Espiyonaj faaliyet alanları olsun; bilgili olmayı, yenilenen bilgiye sahip olmayı lisan bilgisinin, kültürel hayattaki gelişmeyi takip etmekten geçer. Ülkenizde çalışıyorsanız, halkınızla bütünleşmeği bilmek zorundasınız, halkınızı tanımak ve sevmek şarttır. İstihbaratçılar 10 aylık değiller ki, Başka bir ülke de başka milletin ferdi olarak da dünyaya gelmedi. Aileler, eğitim kurumları, kültürel ortam ülkenin bütün evlatları için aynıdır.

ANILARDA PROVAKATİF İZLER

Bazı mesleklerde ruh; meslek bilgisinin, deneyimin, tahsilin düzeyi ile edinilenin çok önüne geçer. Türk olmak, Türk soylu veya Türkçe ana dilli olmakla sınırlı bir tanımlama değildir. Türk olmak Türk’ü yaşamakla olur. Erzurum’da sade hayatını yaşamakta olan nice Türkler tanıdım ki, milliyetçiliğin şarlatanlığını yapanların, bunların bulundukları yerde havayı solumaları dahi haramdır!

İdeolojik hayatımızda aysbergin görünmeyen boyutundan bigâne olduğumuz için suyunda yüzdüğümüz denizi “su aydınlıktır” diye yorumlarız. Bize rol aldırılan, oyunda oyun kurucunun çengisi olduğumuzu anladığımız zaman, burnumuza toprak kokuları çoktan gelmeğe başlamıştır.

Erzurum’da vazifeli olduğum dönemin son yılları idi. “Erzurum’da ülkücüler, anadili Kürtçe olan halkı imha edecekmiş?” diye bir şayia çıkarılmıştı. Aman Allah’ım bir haberin içeriği ancak bu kadar mantıksız olabilirdi. Kim kimi öldürüyordu? Neden ve niçin öldürecekti? Nasıl gerçekleştirilebilirdi? Mantıklı bir tarafı olmayan haberi teyit etmek de mümkün değildi. Zira böyle bir niyet, girişim, hazırlık yoktu, olamazdı da! Ülkücü hareketin aktif gençlerinin büyük çoğunluğunun anadilleri Kürtçe idi. Erzurum Adliyesi ve Polis Teşkilatı’nda Kürtçe ana dilli personel sayıca daha çoktu. Hepsi bir yana benim ilk amirimin de ve yetiştirdiğim en başarı gencin de ana dilleri Kürtçe idi. Haberin maksatlı çıkarıldığı gerçeğini, huzursuz edilen kesime usulünce ulaştırarak kışkırtma savılmıştı!

Aradan 20-22 yıl geçmiş bu arkadaş, benim adresimi bulmuş, üniversite öğrencisi olmuş iki torununu bana gönderip “gidin vatan sevgisi nedir amcanızdan öğrenin” demişti.

Benim şahit olduğum bu olaydan yaklaşık 15 yıl sonra Erzurum halkı böyle bir kışkırtmaya tekrar şehit olmuş rahmetli Naim hocanın basiretli girişimi dökülmesi muhtemel çok sayıda memleket evladının kanına mani olunmuştur. Mekânı cennet olsun. Onun hastanedeki son günlerini hatırlıyorum nefes alırken de verirken de “Allah Allah Allah” diyordu rahmetli.

Devletlerin savaşları ister soğuk olsun isterse olmasın gerçekte “Derin Devletler” in savaşıdır. Türkiye Türk aydınında şu kanaat oluşturulmuştur; “Devlet yapsın devlet oluştursun, devlet yönlendirsin” adeta devletin içindeki devletten, millete rağmen olağanüstülük beklenir. Devlet denilen mekanizma milletin bağrından çıkan; Türkoloğu, Akademisyeni, basını, meslek kuruluşlarını, gençlik yapılanmasını atalet ve gaflet içerisine sokulmuş bir milletin devletinin derinliklerinden ne kadar söz edebilirsiniz. İçerisinden çıktığı milleti ile savaş durumuna itilmiş meslek kuruluşlarına, demokratik kitle örgütlerine, her seviyedeki bürokratına, basına, eğitim ve öğretime ruh veren Türkoloji/Türklük bilimidir. Türkoloji’nin faaliyet alanı halkın sadece anadili Türkçe olan kesimi ve kadrosu da sadece Türk dilli aydınlar değildir. Vatanseverlik ile milliyetçilik, bu noktada, esasta farklı mesajlar veren kavramlar değillerdir. Üzerinde yaşanılan toprak kişi için kutsal ise o toprakların altında ve üstünde yaşayanlar beherimizin eşit derecede azizlerimizdir.

TÜRKOLOJİYİ GENİŞ MANADA DÜŞÜNMEK GEREK

Türklük bilimi amacını, yüklenmek millî Türkoloji’nin görev alanına girer. Türkoloji sadece tarih, dil, edebiyat bilgisi vermek değil. Bu bilginin neden verildiğini, niçin verildiği, millî hayatın yükseltilerek nasıl devam ettirebileceğini de metoduyla, kadrosuyla, manifestosuyla öğretmek demektir. Türkoloji eğitimini aslî alanı olarak almış genç, bir uzak görüşlülük edinememiş ise, bu yapılanmayı, bir doktor, mühendis, istihbarat elemanı, savcı veya diplomattan nasıl bekleyebiliriz?

Türkoloji/Türklük bilimi, Türklüğün var olma bilimidir. Türk dili, Türk edebiyatı, Türk tarihi gibi disiplinler bu var olma, varlığını koruma ve varlığını yükseltme biliminin aslî bilim dallarıdır. Türk kültürünü inceleyen Türkoloji; Türk iskân politikasını, diplomasisini vb. bilmez ise yaşanan devlet hayatının bir parçası olamaz. Bu bilim dalı, sadece ders kitaplarında ve öğrencilik yıllarında kalır.

Birlikte yaşadığı halkların dillerinin araştırılmasını faaliyet alanı kapsamına almadığı için Türkoloji, yetişmiş alanda elemanı olmadığı için, birlikte yaşanılan halklarda emperyalizmin güdümünde, farklı millî mensubiyet duyguları yeşermeğe başlamıştır.

Türkoloji kapsamında incelenme imkânı bulamayan etnik kültürlerin incelenmesi hangi disiplinler kapsamında yapılabilir? Dili, tarihi, inancı, halk kültürü, edebiyatı Türklük biliminin dışında tutulan, Balkanlar’dan, Kafkasya’dan, Ortadoğu’dan kopup Türk dilli halkla birlikte aynı kaderi paylaşarak gelmiş Anadolu’daki soydaşları ile biteviye yeni akrabalıklar kurmuş bize göre Anadili Türkçe olanlar kadar Türk olan bu insanlara mensubu bulundukları Türklüğün bilimini ve bilincini kim verecek?

“Türkçe ile etnik diller arasındaki etkileşim alanının inceleme konusu yapılmaması” demek, “Türkiye’deki etnik dillere Türkiye dışındaki anadili bu olan ülkelerden Türkiye’deki üniversitelerde kurulmuş olan ilgili araştırma merkezlerine dil, edebiyat, tarih, halkbilim alanlarında bilim adamı sağlanmalıdır,” demektir ki, bu bazı hallerde bir nevi Truva atı örneklemesi olmaz mı? Millî kadroların yanı sıra farklı yabancı üniversitelerden her dalda bilim adamı devşirmek saygın, ihmaller sonucu yaşanılan teslimiyet farklı şeydir.

Bu açıklamamızla, “Farklı ana dilli Türk vatandaşlarının dillerini öğrenme, kullanma hakları yoktur!” demek istemiyoruz. Türkoloji, birlikte yaşadığımız halkların dillerinin araştırılıp yaşatılmasını da kapsayabilmelidir!” diyoruz.

Hal böyle olunca, şu söylenilebilecektir: “Türkiye’de Türkologlar, Türk soylu olmayanların kültürel kimlik bilgilerinin incelenmesinin Türkoloji’den müstakil bir bilim dalı olarak gelişmesinde kendilerini sorumlu tutmamaktadırlar. Zira etnik kültürlerin araştırılması Türklük biliminin alanına girmez.” Buna bağlı olarak “Etnik kültürleri inceleyen bilim insanları da Türkolog olarak tanımlanamazlar.” Etnik kültürler alanında yapılan çalışmalarla ilgili gelişmelerden Türkiye milliyetçileri arasında, farklılaşmanın farkında olanlar vardır. Bunlar farklılaşmanın varması muhtemel sonucunun da farkındadırlar. Muhtemel sonucun Türklüğün alehine olmayacağını bilmekte ve kendilerini mes’ul tutmamaktadırlar.

Bizim kanaatimiz ise, etnik kültürler de genel Türk kültürünün aslî parçalarıdırlar. Zira bu kültürlerin mensuplarının ana dilleri Türkçe olmasa da bunlar da Türklüğü oluşturan, Türk dilli halkların, ana dili farklılıklarına rağmen kültür akrabası toplumlardır. Bunların kültürleri, Türk kültürü içerisinde, Türk kültürü ile birlikte yaşamını sürdürmelidir.

Türklük bilimi, Türk kültür milliyetçiliği biliminin her alında faaliyet sahası bulması anlamını taşır. Türklük bilimi, medenî bilgiler nev’inden eğitimli her vatandaşın alanı ile ilgisi nispetinde edinmesi gereken bilgileri içerir.

Etnik kesimlerin dil, tarih, halk bilimi vb. alanlardaki uzmanları da, Türklük bilimi kadrolarında, ortak kültürel hedefler istikametinde yer alabilmelidir.

Birlikte yaşanılan farklı ana dilli halkların bulundukları coğrafyadaki yeraltı ve yerüstü zenginliklerini ortak millî servet kapsamında görebilirken, bu coğrafyanın insanına ait kültürü, millî kültürün dışında düşünmek, onu araştırmamak, sahiplenmemek, benimsememek ilmen, mantıken ve vicdanen kabul görebilecek bir hal değildir. Bize göre bu zihniyetin Türk milliyetçiliğinde yeri yoktur!

Türk Bengü taşlarında, Türk budununun kapsamına girmiş halklar “budun oldu” olarak tanımlanıyordu. Türklüğün ilk ve en sağlam kaynaklarına bakıldığında millet olmaktan anlaşılanın ne olduğu görülebilmektedir

Toplumların dilleriyle yaşamaları onların kültürel bir hakkıdır. Ancak milletlerin, millî kültür politikaları ile millî birliklerini idame ettirmek istemeleri de onların haklarıdır. Bu demokratik dengenin kurulması milli kimlik bilimcilerin sorumluluğudur.

Türkiye’mizde bazı araştırmacılar arasında halk kesimleri adına etnik milliyetçilik yapılırken, millet ve milliyet tanımında yanıldıklarını düşündüğümüz bazı kesimler de, Türk milliyetçiliği adına etnik milliyetçilik yapabilmektedirler. Bize göre kültür milliyetçiliği ırkçılığın her türüne karşıdır, karşı olmalıdır. Kültür milliyetçiliği, milleti oluşturan halk kesimleri ile birlikte, kültürün millet adına sahiplenilmesi, korunması ve yüceltilmesidir. Kültür milliyetçiliği millet adına yapılırken, milleti oluşturan kesimlerin kültürlerini inkâr etmez, yok saymaz, tek tipleştirmez. Bunlar arasında gelişen tabii sentezleri millet adına sahiplenir.

Halkların ana dilleri var ise; bu dillerle üretilmiş ninnileri de, ağıtları da olacaktır. Bizim anlayışımız, bu tür kültür verilerini millî kültürün zenginlikleri olarak alır. Bu türden kültür vasatlarına yönelik emperyalist amaçlı kışkırtmalara karşı, milletin, millî kültürden kaynaklanan ortak kalkanını kullanılır.

Zira ‘siyasi oryantalizm, hedefleri arasında yer alan ülkelerin halklarının kimlikleri üzerinde çalışırken, kimliklerindeki farklılıkları, genelde insanlık kimliğini ve özelde o halkın kimliğini aydınlığa çıkarmak için değil, o halkı ayrıntılı tanımak suretiyle, anılan bölgede çıkarlarımıza uygun şekilde o halkı nasıl alet etmek için’ yapar ve onlara giydireceği kimliği, onların değil, kendi yararına göre şekillendirir.[6]

“Türk halk edebiyatı gerçek anlamda bütün bir toplumun millî ve manevî ortak kültürünün, ortak dilini, ortak inancını, ortak duygu ve düşüncelerini aksettiren milletin öz varlığıdır.”[7]

Türk kültürlü halklar, halk kültürü akrabalığı olan halklardır. Halklar arası akrabalık, muhakkak ve sadece kan akrabalığından, soydaşlıktan gelen akrabalıktan oluşmaz. Akrabalık bağlarından birisi de aynı kaderi paylaşmış olmaktan gelen, kader birliği akrabalığıdır. Bu konuda iki kısa hatıramı anlatmak istiyorum.

Halk kültürü ağıtları, türküleri, ninnileri, acı ve tatlı göç hatıraları ile destanlarla doludur. Eksik olan, bunlardan millet mayasını güçlendirecek edebi eser çıkaracak kalem erinin az oluşudur.

Türk olmak, fikren, zihnen, ruhen Türk olmak demektir. Nice Türkçe ana dilli Türk bilinenler vardır ki, Milliyet karnesinde sınıfta kalırlar. Kısaca Türk olmak, Türk kültürüne katkı vermekle, Türk kültürünü oluşturmakla mümkündür.

ÖRGÜTLÜ İDEOLOJİK FAALİYETLER

1963-65 yılları arasında hatırladığım kadarı ile Erzurum’da Milliyetçiler Birliği, Milliyetçiler Derneği ve Komünizmle Mücadele Derneği vardı. Erzurum’da Konyalı Zeki Oğuz isimli milliyetçi bir göz doktorunu hatırlıyorum. Rahmetli Şaban Karataş hocamızın da yakın arkadaşı idi. Karataş Hoca’mız o yıllarda doçentti ve üniversitenin genel sekreterliğini de yapıyordu. Kars’ta Bugün gazetesini çıkaran rahmetli Metin Ören de yanılmıyorsan aynı çevredendi. Yılma Durak ve ben de o çevreye yakın kimselerdik. Konferansları, sohbetleri falan izlerdik. O bir yerde yedek subay öğretmendi, ben de Çakmak Hastanesi’nde levazım subayı idim. Çok geçmeden Milliyetçiler Derneği ile Komünizmle Mücadele Derneği, Milliyetçiler Birliği kapsamında birleştiler. Ancak bu birlik hatırladığım kadarıyla çok sürmedi. Komünizmle Mücadele Derneği ise daha ziyade esnaf ve cami çevrelerinden oluşuyordu. Milliyetçiler ise üniversite gençliği ağırlıklı bir yapıya sahipti.

Celalettin Atamanalp’ın muhasebe bürosu vardı ve bizden yaşça biraz büyüktü. Esnafın sayıp sevdiği bir Erzurumlu idi. Üniversiteye piyasadan geçti ve kısa zamanda profesör oldu. Alaattin Başar de aynı ekolde sevilen bir gençti. Atatürk Üniversitesi’nde öğrenci idi ve orada profesör oldu. Hatırladığım kadarı ile Komünizmle Mücadele Derneği’nin as elemanları bunlardı. Cumhuriyet Caddesi’nde Ulu Cami’nin karşısında, Okur Pazarı ile Asrî Hamamı’nın üst katında konferans salonları vardı. Hüseyin Ayan, Bulgaristan’dan henüz gelmişti ve Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde asistandı. Erzurum Halk Eğitim Merkezi’nin salonunda onun, Mehmet Kaplan’ın ve diğer hocalarımızın konferansları olurdu. Mehmet Kaplan hocamla olan anılarımın bir kısmını Türk Kültürü Araştırma dergisinde “Hocam Mehmet Kaplan” başlığı altında makale olarak yayınlamıştım[8].6

Çok kere Erzurum dışından da konferansçı çağrılırdı. Fethi Tevetoğlu’nun konferansı burada olmuştu. Baştabibimiz Albay’a arkadaştılar benimle selam göndermişti. Babam rahmetli, Kars’tan işi için Erzurum’a gelince beni yurttan sormuş, sonra kulağına Mevlana konferansı olduğu haberi gelmiş, beni başka bir yerde aramaktan vazgeçip konferans salonunun önüne gelmişti, ben salondan çıkarken buluşmuş olduk.

Erzurum’da örgütlü fikri aşırı sol ve etnik yapılanma 1970’li yılların sonuna doğru başladı. Daha ziyade büyük şehirlerden öğrenciler vasıtasıyla taşınırdı. Uzun süre münferit yarı legal, dar alanlarda kendisini gösterirdi. Öğretmenlerden TÖB-DER ve TÖS içerisİnde mahdut miktarda Marksist Leninist vardı. Etnik milliyetçilik de büyük şehirlerin ve güney illerinden Erzurum’a taşınırdı.

UNUTULMAYAN MEKÂNLAR/UNUTALMAYAN DOSTLAR

Erzurum’da çok yoğun bir Büyük Doğu kültürel katmanı vardı. Necip Fazıl hayranlığı hepimizde vardı. Selahattin Daloğlu isimli bir arkadaşımızın, bu çizgide Çıtri isminde bir eseri vardı. Erzurum Halk Eğitim Müdürlüğü’nün konferans salonunda konserler, konferanslar, bazı genel kurullar burada yapılırdı. Burada rahmetli Necip Fazıl’ın konferansını dinlediğimi hatırlıyorum.

O dönemin eskimeyen ve eksilmeyen dostu Nail Orhan’dı. Hemşin Pastanesi, şimdiki müze karakterinde değil Cumhuriyet Caddesi’nde iki katlı bir binadaydı. Rahmetli Nail, öyle bir yiğitti ki, taş gibi milliyetçi olmasına rağmen çok az kişinin bildiği aç açıkta kalmış, Erzurumlu komünist bilinen birkaç gence Allah rızası için merhametinden harçlık da verirdi. Hemşin Pastanesi’nin yeni yerindeki “Anı Defteri”ne, bizler de gözlerimiz dolarak bir şeyler yazmaya çalıştık.

Hemşin Pastanesi, Erzurum’daki milliyetçilerin kültür karargâhı idi. Burada filmler kritik edilir, okunan kitaplar tartışılır, eylem kararları alınır, milliyetçiliği ilgilendiren haberler burada paylaşılırdı. Hatırımda kalan isimler arasında Necati Fazıloğlu (Şinik), Fatin Sezgin, Yılma Durak, Ali Karaavcı, Çetin Baydar, Bekir Soysal, Ahmet Fidan, Hakkı Mezararkalı gibi isimler ve onların etrafındaki daha genç bir halka olurdu. Bunlardan Fatin Sezgin, aynı yıl içerisinde hem İmam-Hatip Okulu’nu birincilikle bitirmiş, hem de lisenin fark derslerini verip, üniversiteyi kazanmıştı. Çok kısa zamanda ‘İstatistik’ gibi bir dalda doktora vermiş, Türkiye’nin en erken profesörü olmuştu. Bir edebiyat profesöründen çok, Türk romanını yaptığı bir istatistik analizi için okuduğunu biliyorduk.

Erzurum’un renkli isimlerinden birisi de rahmetli Naim Hoca idi. Onun daha farklı bir çevresi vardı. Çok sevilirdi. Halk onunla ilgili bol fıkra üretirdi. Gerçek bir gönül adamı, halk dostu idi. Onunla yakın ilişkimiz daha ziyade Mehmet Nuri Yılmaz’ın Diyanet İşleri başkanı olduğu yıllara rastlar. Başkanla birçok yurt dışı seyahatini birlikte yaptık. Naim Hoca’yla ise yurtiçinde Kars, Iğdır ve bir kez de başkanla birlikte Nahcivan seyahatimiz oldu diye hatırlıyorum. Kars’ta Hasan Harakanî ve Celal Baba türbelerini ziyaret etmiştik. Nahcivan’da Kâzım Karabekir Camii’nin açılışı için gitmiştik. Her ikisinin de inanılmaz bir şiir hafızası vardı. Ankara’da bir araya geldiklerinde hemşerilerinin taziyeleri için birlikte dolaşırlardı. Mübalağasız 20-25 dakika temaları esas alan adeta şiir yarışması yaparlardı. Birisinin okuduğu şiirde ‘vefa’ geçse, diğeri aynı temalı başka bir şairden şiir okur, onun okuduğu şiirde ‘vuslat’ geçse bu defa diğeri ‘vuslat’ içerikli bir şiir okudu. Zevkti onları dinlemek! Naim Hoca’yı en son Üniversite Hastanesi’nde ölümünden evvel ziyaret etmek kısmet oldu. Naim Hoca, Mehmet Nuri Yılmaz Hoca ve Necati Güngör ekibi, hemşerilerinin taziyelerini hiç atlatmazlar. Allah onları var etsin. İnsanlık dostluklarla yaşıyor.

Bildiğim bir hoca fıkrasını, Naim Hoca’nın kendisine uyarlayıp anlatmıştım. Pek hoşuna gitmiş, çok gülmüştü rahmetli. “Hocam” dedim, “Erzurum’da sizin gittiğiniz bir iftar yemeğinde sofraya gelen bütün yemekleri sünnettir deyip hep cemaate yedirmişsiniz. Hizmet eden gençlere yemek kalmamış. Sizin ellerinize su döken çocukla şakalaşırken ona ismini sormuşsunuz. O da “Farz, farz!” demiş. Siz, “Ola babam, heç farzdan da ad ola?” demişsiniz. Çocuk da, “He, sünnet diyim ki beni de cemaate yediresin he mi?” demiş.

Bir iki Erzurum fıkrası anlatalım. 1960 evveli yıllarda genç dadaşlarda nara atmak delikanlılığın olmazsa olmazlarındandı. Bir kısım halk geç vakit mahalle arasında atılan nağralardan şikâyet edince Valilik yakaladığı bu tür sarhoşları şehrin 3-5 kilometre dışına çıkarıp hafif ıslatıp orada bırakmaya başlar ve sokaklar sakinleşir. Delikanlının biiisi alkol almış evine gelirken sakin olmak için dişini sıkıyor. Nihayet evinin bahçesine gelince bir nara atıyor ve polise yakalanıyor. Savunmasını yaparken “Ne diyirsiz gardaş karıya da mı nagara atmayak?” der.

Rahmetli Naim Hoca’ya izafe edilir, nara atarken sıdk ile “ara atarken sıdk ile Allah diyen dadaşın imanı başka bir derinlik arz eder” Biizim kuşaktan Erzurum’da yaşamış olup minik de olsa nara atmayı dememiş olanımız yoktur.

Bir fıkra da hanımlardan anlatalım. Çarşafına bürünmüş ezen trafiği ihlal edip kırmızı ışıklardan geçmek isteğince polis müdahale eder “ Dur bakalım hanım efendi nereye gidiyorsun” der. Aldığı cevapta hanımefendi , “vış, torpağ başan eltimgile de mi getmiyah” der. Fıkraların tümünde ortak olan husus abartılı olmalarıdır.

Benim, Ankara’daki müfettişlik yıllarımda Mehmet Nuri Yılmaz, Diyanet İşleri Başkanı iken Başkurdistan, Tataristan, Özbekistan, Afganistan gibi daha birçok yerde birlikte bulunduk. Sağ olsunlar bizim hac farazimizde de özel destek sağlamışlar, Mukaddes topraklarda birlikte olmuştuk.

Mehmet Nuri Yılmaz Hoca ile Sebahattin Güngör Bey’i, yine bir Dadaş olan Hüsamettin Eralp Bey’in evinde, 1995’lerde falan Ankara’da bir araya getirme imkânı bulduk. Sebahattin Güngör, Osman Kemali Hz.’nin manevî evlatlarındandır. Bana Osman Kemali Hz. şiirlerini de o vermiştir. Halen Burhaniye’de yaşamakta olan bu zatın gönül gözünün açılmasında onun şeyhi olmuştur. Divanı da olan ve bu fakirde yazdığı sayıları yüzü aşan, binlerce sayfayı bulan mektupları ile büyük hakkı vardır.

Ali Karaavcı da alanında ciddi mesafeler alarak bu dünyadan göçtü. İslam felsefesi/tasavvuf sahasında çok ciddi mesafeler aldı. Kendisini Osman Kemali Hz.’nin manevî oğlu, tasavvufu yaşayarak bilmiş üstat Sebahattin Güngör ile tanıştırmayı çok istemiştim. Sebahattin Güngör, Ali Karaavcı’nın eserlerini7 benim ulaştırmam üzerine incelemiş, bana, Ali’yi yeni ufukların beklediğini, kendisine gelmesini söylemişti. Osman Kemali Hz.’nin bilinen tek takipçisi Sebahattin Güngör’dür.8 Halk inançları-tasavvuf ve halk inançları-mitoloji bağlantılı çalışmalarımızda bize çok katkısı olmuştur. Beyaz/Şehir Palandöken’in Osman Kemali Hz.’yle ilgili sayılarını babasına rahmet Ender Uludağ’dan temin eder, Sebahattin Güngör Bey’e gönderirdim.

Ender Uludağ’dan söz etmişken üzerimizde rahmetli babası Şeref Uludağ’ın da hakkı kalmasın. Bana, Sıtkı Dursunoğlu merhumun sonradan yitirdiğim bir şiirini vermişti. Uzun zaman aradığım bu şiire Naci Elmalı sayesinde ulaştım. Çifte Minareler’in önündeki düz alan caddenin karşı tarafına kadar uzanan kesme taş merdivenliymiş. Cumhuriyet Caddesi’ni açarlarken bu basamakların kaldırılması gerekmiş. İşçiler lomlarla (taş kırma aleti) vuruyor, ancak bir kıymık koparabiliyorlarmış. Buna şahit olan Sıtkı Hoca, ecdat yadigârı kültür mirasının yıkılışı karşısında duygulanmış, ‘Bir Sur Bakiyesi Sökülmek İstenince’ adlı:

Ne vurup durmadasın kazmanı beyhûde yere,

O senin harcı hayâsız betonarmen mi sandın sefil?

İşlemiş ceddin eli himmet-i merdâne ile

Sökmeden vazgeç huzurunda nedâmetle eğil.9

Dörtlüğünü kaleme almıştır.

Yıllar sonra, Paris’te yaşayan Ermeniler ’in Erzurum Oyun Ekibinin Avrupa birinciliği başarısını sahiplenmeleriyle ilgili yapılan haberi, bizim “Anadolu Kültür Coğrafyasında Gregoryen Halk İnançları”10 isimli çalışmamıza almak kısmet oldu. Ender Uludağ’dan temin ettiğimiz o ekibe ait fotoğrafın içerisinde, dostumuz Şeref Uludağ da vardı.

Meslektaşımız da olan Uludağ ağabeyimizi, bir de rahmetli babası Kurra Hasan Efendi’nin öğrencilerinin gösterdiği saygı münasebeti ile birlikte görev gereği dolaştığımız Erzurum ilçelerinde yaşadıklarımla hatırlarım. Erzurum’dan ne efsaneler gelip geçmiş!

Erzurum halk kültürünün araştırılıp yaşatılmasında Erzurum Halk Oyunları Derneği’nin önemli bir yeri vardır. Gençleri yetiştirilmesinde, yaptıkları yayınlarla, gerektiği zaman, kutlamalara katılması ile hizmetleri unutulamaz. Erzurum’da Yeşilyurt, Yeni Şehir, Halk Oyunları, Memurlar gibi devam ettiğimiz sayılı kulüp ve lokanta vardı.

 

ERZURUM’DA YUVAM OLAN HANELER VE DELİKLİ TAŞ

Erzurum’da İstanbulkapı’da, Muratpaşa’da, Paşalar Caddesi’nde, Köşk’te ev hayatımız oldu. Muratpaşa’da sekiz yıl kaldık. Eşim, bu eve gelin geldi. Bu evde çocuklarım dünyaya geldi. Balkon ve ışıklığı dâhil 45 m2 sobalı bir evdi. Ama çok mutluyduk. İşten çıkıp evimize bir ok gibi gelirdim. Bütün lüksümüz Havuzbaşı, Orduevi Sineması, Hemşin Pastanesi, Mumcudaki Milenruj Dönercisiydi.

Bir kış gecesi sabaha karşı dışarıda tipi, ayaz kıyamet koparken henüz birkaç aylık olan küçük kızım ateşler içinde yanıyor, giderek nefesi hissedilmemeğe başlıyordu. O yılların Erzurum’unda çocuk doktoru bulmak, hastanede ve oraya giderken üşütmemek, taksi bulmak da saat ikide ne mümkün! Çocuklarımın arasında bir yaş vardı. Anneleri her ikisine de koşmaktan bitkin, ağlamaktan helak olmuştu. Evde bir büyüğümüz de yoktu. Ellerimi açıp Allah’a yalvarmaya başladım, “Allah’ım halimiz sana âyân; Sen ne yaparsan iyisini yaparsın, yavrumuzu bizlere bağışla!” deyip, bildiğim sureleri tekrar tekrar okumaya başladım. Bir-iki saat geçmişti, hanım rahmetli sevinç çığlığı attı. Çocuk gözlerini açmıştı. Hiçbir imkânımız yoktu ama Allah’ım her daim olduğu gibi yine yanımızdaydı.

Bizim evlerden 500-600 m. ileride, günümüzde Bosna Caddesi’ndeki Çağrı İş Merkezi’nin (Haşıloğlu Parkı’nın karşısı) bulunduğu yerde, bir değirmene ait şu an kayıp olan bir ‘Delikli Taş’ vardı. Eskiden öksüren ve boğmacaya tutulan çocuklar şifa bulsun diye o taşın içerisinden geçirilirdi.

Köşk’ten yukarıya ve aşağıya doğru olmak üzere bir zamanlar ‘Kırk Değirmenler’ varmış. Biz, onların da birçoğunun enkazlarına yetiştik. Köşk itibarlı mesire yerlerindendi.

Erzurum’da nice yakınlarımızı toprağa verdik. Orada iki kişilik de kendimiz için bir yer almıştık, Erzurum mezarlığı ile bizim aile bağlarımız anne tarafından Kurşunoğlu’lar baba tarafımdan Karacalar’a kadar uzanır.

Üniversite ile Havuzbaşı arasındaki arazide çok büyük bir mezarlık vardı. Erzurum-Kars yolu genişletilince mezarlık ilkin ikiye ayrıldı. Sonra mezarına, sahip çıkanlar yeni yerlerine taşıdılar. Tarihî mezar taşları, Erzurum Müzesi’ne kaldırıldı. Bazı türbeler de Karskapı Mezarlığı’na taşındı. Yolun alt tarafında iki büyük fidanlık oluşturuldu. O fidanlıklar, on seneden fazla hizmet verdiler. Sonra Sosyal Sigortalar Hastanesi falan yapılınca o yeşil alan da yok oldu gitti. Koptagel İlgün, ondan evvel de Hidayet Çelebi bu hastanede baştabiplik yaptılar. Onların Erzurum’a unutulmaz hizmetleri olmuştur.

SON SÖZ NİYETİNE

Müfettişliğimin son yıllarında Türk dünyasını birkaç defa dolaşma imkânı buldum. Türk kültür coğrafyasında bulunmadığım pek az yer kaldı. Türk kültürlü halklardan bihakkın olmasa da halk inancını incelemediğim toplum kalmadı, diyebilirim. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Türk okuruna servis edilen bilgi çok kere yönlendirilmeye tabi tutulmuş bilgidir. Türk aydını kullanacağı, inanabileceği bilgiye kendisi ulaşmanın yollarını bulmalıdır. Bulgaristan’da bulundum. Bulgaristan’dan göç ettirilen Türkler olayının gerçeğini görme imkânı buldum. Saddam’ın Irak’ın da çalıştım. Keza Suriye incelemelerim oldu. İran’ı oldukça yakından tanıdım. Bu ülkelerin gerçeği ile Türk kamuoyuna servis edilen bilgilerin gerçeği çok farklı! Uzun yıllar K/Komünizm Masası’nın farklı kademelerinde çalışmış bir kimse olarak, komünizmi rejim olarak, ekonomi olarak, insan hakları açısından, vs. cihetlerden oldukça bildiğim kanaatindeydim. Dağılan Sovyetler Birliği coğrafyasının birçok kesiminde bulunma imkânım oldu. Daha evvel de anti/komünist idim, halen de öyleyim. Ancak komünizmin ülkemize çok farklı servis edildiğine de şahit oldum. Türk genci, muhakkak en azından bir yabancı dil bilmeli ve muhakkak dış dünyayla temas halinde olabilmeli!

İmanımız, biz insanların, farklı toplumlar halinde yaratılmakla güzel ve yararlı işler yapabilmek için tanışıp anlaşmamızı esas almıştır. Bu bir esastır.

Kalbimizde hiçbir sevgi, Allah ve Resûlü’nün sevgisinden daha üstün olamaz. Başka sevgileri, Allah ve Resûlü’nün sevgisine üstün tutmak, Allah’a ortak koşmaktır. Allah’a ortak koşmak ise şirktir, en büyük günahtır. Bu da bir esastır.

Birlikten güç doğduğu, gücü parçalamak, nifak sokup gücü zayıflatmak da İslam’a aykırıdır. Emperyalizmin İslam’a karşı kullandığı yöntemlerden biridir. Bu da bir tespittir.

Şu halde; inkâra ve yok saymaya kapalı bir birliktelik İslam’a aykırı değil uygundur.

Millî beyinli olabilmek için mensup olunan meslek bir avantaj veya dezavantaj değildir. Meslekleri ve kişileri milli yapan yürekleridir.

Nice mülki amir biliriz ki, bizden brif aldıktan sonra, bölgesindeki olayların basına yansımamasını ve Bakanlığın bölgedeki olayları duymamasını konusunda israrlı davranırlardı

***

Yaşar Kalafat’ın Erzurum’la İlgili Çalışmaları

  1. Kitapları
  2. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kuvvay-ı Milliye Hareketleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1990.
  3. Anadolu Halk Sufizmi, Zazalar, Kırmaçlar ve Türkmenler (Erzurum Ziyaret Yerlerinin Tasnifi ve Halk Bilimi İtibariyle Önemi), Avrasya-Bir Vakfı Yayınları, İstanbul, 1997.
  4. Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, 6. baskı, Berikan Yayınları, Ankara, 2010.
  5. Bildirileri ve Makaleleri

– “Erzurum’da Anadolu Türk Halk Sufizmi: Zazalar, Kırmançlar ve Türkmenler”, Kadri Eroğan/Hacı Bektaş Veli Armağanı (Ed. Süleyman Hayri Bolay, Alemdar Yalçın, Gıyasettin Aytaş). Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 1997, s. 49-72.

“Kafkasya-Anadolu Bağlamında Erzurum Kongresi ve Türk Kimliği”, 23 Temmuz Erzurum Kongresi ve Kurtuluşundan Günümüze Erzurum I. Uluslararası Sempozyumu (23-25 Temmuz 2002, Erzurum), Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2003, S. 93-103.

“Beslenme Kültürümüzde Görünmeyenlerle İlgili İnançlar”, III. Uluslararası Doğu Anadolu Bölgesi Geleneksel Mutfak Kültürü ve Erzurum Yemekleri Sempozyumu (19-21 Ekim 2011 Erzurum), Ed. Oktay Belli-Vedat Evran Belli, Erzurum, 2010, s. 273-282.

“Muvakkat Cenubi Garbi Kafkas Hükümeti Kültür Coğrafyası”, VII. Uluslararası Van Gölü Havzası Sempozyumu (28-30 Eylül 2011 Bitlis).

“Efsaneden Halk İnançlarına Jelmauz/Ay Basan Cin”, III. Türk Şöleni (17-19 Mayıs 2012, Erzurum).

“Gözlemler-Görüşler-Problemler ve Çözüm Önerileri İtibariyle Türk Dünyası Araştırmaları Çalıştayı”, Atatürk Üniversitesi, 13-15 Nisan 2012 Erzurum.

“Halkbilimi Çalışmalarının Türkoloji İçerisindeki Konumu (Metot ve Teori Sorunları-Çözüm Önerileri)”, Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Bilgi Şöleni 12-14 Mayıs 2012, Atatürk Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi-Erzurum. (Yusuf Sümbüllü ile birlikte)

“IV. Uluslararası Türkiyat Araştırmaları Sempozyumu’nun Ardından”, Halk Bilimi-Türkoloji-Milli Kültür Stratejileri, Berikan Yayınları, Ankara, 2013, s. 115-124.

“Emperyalizm Bağlamında Türk-Ermeni İlişkilerine Halk Kültürü Açısından Bakmak-Yakın Geçmiş Olayları ve Mevcut Gelişmelerden Hareketle Geleceği Okumak”, Ed. Tolga Başak-Mevlüt Yüksel, II. Ermeni İlişkileri ve Büyük Güçler Sempozyumu Bildirileri (06-08 Mayıs 2015 Erzurum), Cilt I, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Erzurum, 20017, s. 589-608

Benim listemden bir kısım çalışmalar alınmamış Tahsin hoca ile ilgili yazı ve diğerleri

Ayrıca

Anadolu-Türk Dünyası Arasında Halk İnançları Kültürel Köprüüsü Türk Kültürü Sempozyumu (17-19 Mayıs 2004 Erzurum) www.yasarkalafat.info)

“Aras Vadisinde Hayvan Okşamaları” II.Uluslararası Aras Havzası Sempozyumu (13-15 Aralık 2011 Iğdır) yayına Hazırlayanlar: Oktay Belli & Vedat Evren Belli) Iğdır Valiliği yayınları, Erzurum, 2012, s. 246-252

“Vatan Duygusunun Türk Mitolojisindeki Yeri ve Türk Halk Kültüründeki İzleri”, Türk Halk Kültüründe Millî Mücadele I Uluslararası Türk Halk Kültürü Sempozyumu (19-22 Temmuz 2005 Erzurum), s. 18-21(Abdurrahman Güzel ile birlikte)

 

 

 

[1] Bunları açıklamıştım oradan eleriz

[2] “               “                     “           “

[3] Dipnotuna koyalım ben yazmıştım

[4]

[5]

[6] Aybars Fırat, “Bir Muzır Kitabın Anatomisi, Devlet, İki Aylık Fikir ve Kültür Dergisi, Temmuz Ağustos 2016, S. 466, s. 93-96

[7] A.g.e s.519

[8]