Kosova ve Dünya Türk Gençlik Kurultayı Gözlemleri II

 

Tuva Türklerinde balanın saçı 3 yaşına gelince kesilir ve bu kesimde bir tören yapılır ikramda bulunulur. Buna Türk kültürlü halkların genelinde görülen Saç Toyu da denilebilir. Bu toyÇas Kırgıır Toy = Çocuk Saç Kesme Töreni olarak bilinir. Tuva Türklerinde balanın saçının büyükbaba keser. Kesilen balaya ait saçlar bir yerde saklanırlar. Tuva Türklerindeki bu törene bütün hısım akraba davet edilir. Balaya çeşitli hediyeler getirilir hayır dualar edilir ve öğütler verilir. Mesela “Oğlun büyüsün sağlıklı olsun varlıklı ve mutlu olsun” gibi sözler söylenir.

Bu merasimde şaman veya ailenin büyüğü ateşe yemek saçı yapar. Yemek saçısında her yemekten az az alınarak ateşe saçılır. Yere de saçı yapılır, böylece yerin iyesi, yerin ruhu, ruhları memnun edilmiş olunur. Yer saçısı doğu yönünden başlanılarak dağlara ve gökyüzüne doğru saçılarak yapılır. Saçıların içerisinde en makbul saçı türü sütten yapılan saçıdır. Süt saçısına çay konulduğu da olur.

Saçının saçılmasında Tos-karak kullanılır. Yani saçı Tos-karak ile yapılır. Tos-karak’ın kelime anlamı 9 delikli demektir. Tos-karak şekil olarak eskinin çamaşır tokacına benzer, ancak daha incedir. 20 cm kadar eni ve 50–60 cm kadar uzunluğu olan üzerinde 3 sıra halinde 3 erden dokuz deliğin bulunduğu 50–60 cm kadar uzunluğunda tahtadan bir sapı bulunan kenarları süslü bir araçtır. Sapının ucunda kadak diye bilinen birisi mavi ve diğeri beyaz olan kurdelemsi saçağı andıran bezleri bulunur. Tos-karak’ın deliklerinden kaşıkla su gibi şeylerin saçısı yapılır. Kadaklardan mavi olan kutsal gökyüzü ve ak ise, aydınlık geleceği temenni eder ve simgeler.

Dokuz gözlü demek olan Tos-korak güneşin dönüş istikametinde dönülerek saçı yapılır. Saçıyı yapan kişi kendi etrafında dönerken aynı manada bir merkez etrafında daire de çizer gibidir. Bu dönme işlemi 1 veya defa yapılır. Tuva Türk halk inanç kültüründe 3 ve 9 sayıları kutsal mevki tutmaktadırlar. Dualar dâhil birçok yerde bu sayılar saygı ifade eder ve tekrarlanırlar. Mesela, “9 dağlarım beni koruyun, bizlere bereket verin” denir.

Tuva Türklerinin saçı esnasında dönüş yönleri ve yöntemleri bana bazı semaları hatırlattı. Alevi inançlı Müslüman Türk kesimin bir kısım semahları ile Şaman kökenli inançları olan Tuvaların bu merasimleri arasında ortaklıklar buldum

Tuva Türklerinin inançlarında “Su Kutlama” uygulaması da vardır. Su kutlaması da dini bir merasimdir. Bu merasim su ruhları için yapılır. Yapılan saçı bu ruhlara bir ikramdır. Su kaynaklarında ve daha ziyade yeni su kaynakları başında yapılır. Suya yapılan saçı ateşe yapılanda olduğu gibi suyun çıktığı yerde yemek saçısı olarak suya değil suyun yakın etrafına saçılarak yapılır.

Azerbaycan Türk halk kültüründen yaptığımız “suyun piri” içerikli inançlar ve bunların sözlü edebiyata olan yansımaları düşününce Türk halk inançlarındaki katmanlaşmayı takip edebilmek mümkün olmaktadır.

Tuva Türklerinde kadınlar göllere ve akarsulara onların kutsallıkları nedeniyle girmezler. Şimdilerde genç kızlar bu kuralı çiğnemekte ve onlar da bütün sulara girmektedirler. Kadınları suya girmeleri suyun havasını ruhunu rahatsız etmek gibi algılanır bunun için bu uygulamadan kaçınılır. Erkek olmayanlar çocuk yaşta da olsa bu türden sulara belirtilen sakınca nedeniyle giremezler.

Bizim evvelce yaptığımız kuzey Türklüğü merkezli halk inançlarında bazı dağ merasimlerine kadınların alınmadığı,  belirli bir yaş döneminden sonra sadece yaşlı kadınların katılabildiği merasimlerin olduğunu tespit etmiştik. Batı Türklüğünde kadınlara özel durumları nedeniyle inanç içerikli faklı muamele yapıldığını da biliyor ve bunları vesile düştükçe belirtmeye çalışıyoruz. Günümüzdeki Türk halk inançları, kadınlarla ilgili uygulamalardan hareketle geçmişteki inançlarla bağlantılaşabilir.

Tuva Türklerinde ayrıca dağlara çıkılarak dağlar da kutsanır bu amaçla merasimler yapılır. Dağlara da saçı yapılmak suretiyle yemek ikram edilir. Bu dini uygulama için dağların tepelerine çıkılmaz dini törenler dağların eteklerinde yapılırlar. Dağlar için yapılan merasimlere kadınlar farklı katılır ve onlar da dağlara saçı yaparlar. Ancak kadınlar dağları kutsamak için dağlara çıkmazlar

Sıvı saçıları yapmak için kullanılan araca kadak denildiği gibi ağaçlara bağlanılan ve batı Türklüğünde adak bezi olarak bilinen bezlere de Tuva Türklerinde Kadak denir. Kadak her ağaca bağlanmaz ancak sadece kutsanacak yerlerin ağaçlarına bağlanır. Kadak’ı kadınlar da erkekler de bağlarlar.

Batı Türklüğünde daha ziyade kutsal mekânların mesela türbelerin veya ziyaretlerin bulunduğu yerlerin ağaçlarına adak bezi veya kadak bağlanır. Ağaç bulunamadığı hallerde çalı çırpıya veya kutsal olduğu kabul görmüş mekânın parmaklıkları gibi yerlere bağlanır. Kuzey Afganistan Türk kültür bölgesi gibi birçok yerde mezarlara bu amaçla adak gönderi dikerler. Adak bezi veya kadar buraya bağlanır veya çivilenir. Bütün bu ve benzeri uygulamalardan bu tür mekânlardaki ağaçlardan değil kutsiyetin orada yapmakta olandan veya oranın kutsiyet veren başka bir unsurundan geldiğini söyleyebiliriz. Ayrıca kutsal bilinen belirli ağaç türleri vardır ki, bunların adak bezi veya kadar bağlamak için seçilmiş olmaları bizzat o ağaçta bir hikmetin arasından ileri gelmektedir. Ne var ki her iki kutsal unsur zamanla birbirine karışmıştır.

Kadak’ın rengi de bazı özellikler arz eder ve Türk renk tefekkürüne dair fikirler verebilir. Her insan kendi iç dünyasına ruh haline uygun kadak bağlar. İlkbahar’da dünyaya gelenler kadak olarak yeşil rengi ve sonbahar da doğanlar ise sarı rengi seçerler. Biz evvelce Kuzey Afganistan Türk mezarlarına bağlanan renk renk saçaklı bezlerin renklerini mezar sahibinin şehit, bekâr veya başka bir özellik taşıdığına dair tespitler yapabilmiştik.

Tuva Türklerinde kadınlar saçlarını kesince diğer Türk kültürlü halklar gibi tarak artığı saçlarını ulu orta dağıtıp saçmazlar, saklı yerlerde muhafaza ederler mesela onlar için uygun bir yerde çukur eşerler, ayak basmayacak bir yere gömerler. Tuva inancına göre insan vücudundan o kişiye ait bir parçanın dağılması uygun değildir. Tırnaklar ve saçların kötü ruhların eline geçmesi istenilmez. Aksi halde sahibinin hayrına olmayacağına inanılır. Tırnak da kesilince toplanır insan ayağının basmayacağı yere gömülür ve gömülürken de, “Tırnak ben seni ineğe söylemeyeceğim sen de beni şeytana söyleme” denir. Bir yere gömülmeyecek ise döşemenin tahta arasına gömer.

Biz Anadolu halk inançları kültüründe, tırnakların hazmedilmediklerinin ulu orta atılmaları halinde bunları otlayan veya denlenen hayvanların yiyebilecekleri ve onların hastalanmalarına yol açabileceklerini tespit etmiştik. Ayrıca tırnakların ve saçlarının muhafazaları da Tuva ve Anadolu halk kültüründe tamamen aynıdır.

Tuva Türklerinde çocuğa ismini büyükleri verir. İsimler çocukların karekterlerinden, fiziki yapılarından, sülalelerinin bilinen özelliklerinden veya geçmişlerindeki belirli olaylardan seçilir. Tuvalarda çocuklara bazen şamanın da isim koyduğu olur. Şaman “ ben bu çocuğa bu ismi verdim” der ve verdiği isme göre bazı açıklamalar yapar bilgiler verir. Çocuğun o isme uygun bir kimse olması için dua eder daha sonra ad verme merasimi de denilebilecek uygulamada ağaçlara, sulara, ateşe, toprağa dağa ve göye saçılar yapılır. Muhtemelen bunlar şükür ve korunma mahiyetli ve amaçlı dualardır.

Ova’lar Tuva Türklerinde yüksek dağlardaki ve bu dağlardan geçen yolların kenarındaki kutsal taş yığınlarıdırlar. Yol kenarlarındaki ovalarda yolcular arabalarını ve atlarını durdururlar bazen ateş yaktıkları da olur ve ovalara saçı yaparlar. Ovalara 1, 3 veya 9 taş bulunup konulur. Buralarda dilekler dilenir. Ovanın etrafında güneşin dönüş istikametinde dönülür.

Bazı lehçelerde ova, ovo veya benzeri gibi olarak da geçerler. Biz Doğu kara denizde bu inancın yaşadığını tespit edip neşrettik. Değerlendirmemize göre yol iyesi veya yolun ruhu olarak alınabilir. Yapılan saçılar daha ziyade yolculuğun iyi geçmesi amaçlı olabilir. Bu inancın Türk kültür coğrafyasında yaşamakta olan ve yolda kalanların imdadına yetişen Boz Atlı Hızır ile bağlantılı olabileceği üzerinde de durulmuştur.

Tuva Türklerinde ölen bir kimsenin etrafında tavaf edercesine güneşin dönüş istikametinde dönülür. Bununla amaç ölünün ruhunun iyi dünyaya/cennete gitmesini dilemek ve sağlamaktır. Bu dönüş muhakkak yaya olur atla yapılmaz. Ölen kimse toprağa gömülmeden evvel ölen şahsın bağrının üzerinde birleştirilmiş ellerinin üzerine ellerini bastırıp geçerler. Ölen şahıs gömüldükten sonra da onun etrafında tekrar üç defa dönülür ve öteki âlemde ruhunun iyi yerlere gitmesi için dua edilip. Mezarının üzerine buğday serpilir. Orada mezarın üzerinde çay veya süt bırakılır. Bu saçıyı şaman veya yaşlı bir kimse dönme işleminden sonra yapar.

Anadolu Türk kültür coğrafyasında batı Toroslar da Alevi inançlı bazı Türk İslam kesimlerin mezara definden sonra yemek bıraktıklarını, keza doğu Anadolu’da Varto yöresinde “mezar kaldırma” olarak bilinen ve yılda bir defa mezarların onarılmalarını da içeren yemekli ziyaretlerde mezarlara yemek bırakılarak oradan ayrılır.

Tavaf da denilebilecek ve etrafında veya başında dönmek veya döndürme olayı dini kültürel katmanlaşma itibariyle de adeta bir kült oluşturmaktadır. Bu dönüşler ve döndürülüşlerinsema ve semah ile ilgili boyutları giderek irtibatlandırılabilmektedir. Günümüzden geçmişe inanç tünelinde yapılacak bir seyahatte bu konuda ışık tutabilecek türdendir. Ancak bazı konuya dair eser vermiş batılı kaynaklar Türklerin han ve büyük komutanları ölünce onların mezarları etrafında silahlı donanımlı olarak atları ile hızla dönüp savaş naraları attıklarını belirtmektedirler

Buğday mezar bağlantısına gelince batı Türklüğünde Dağıstan ve yakın çevresinde de bunun örneklerini görebiliyoruz. Bu yöreden yapılmış bir tespitte aşkı için fedakârlıkta bulunan bir kimsenin mezarı türbe olmuş ve ziyaretçileri onun mezarına sacı olarak buğday sermektedirler.

Tuva Türklerinde ölünün tüm yakınları hanımlar dâhil cenazenin cemaatine katılıp mezarlığa giderler. Ancak aileden çocuklar genel olarak mezarlığa gitmezler. Ölen kimse evden çıkarılırken aileden olan çocuğun sol ayağı ölenin böğrüne bastırılır. Böylece ölenin çocuğu ve çocuğun da ölen yakının özlemesinin önlenildiğine inanılır.

Tuva Türklerinde ölünün sandukasının içerisine bir şeyin konulması yasaklanmıştır. Sevdiği şeyler sandukanın veya mezarının üzerine konulabilir. Ölü, ölümünün 3. gününden sonra mezara götürülür. 7. günden sonra şaman ölünün ruhunu çağırır. Ölü akrabaların ne istiyor ise onları ve akrabaları ölüden ne istiyorsa da onları da taraflara söyler. Ölü bazen bir eşyasını isteyebilir bu tür eşyalar ateşe verilir. Bunlar ateşte koku çıkarırlar bu koku ölünün ruhuna ulaşır ve böylece ölü eşyalarına ulaşmış olur.

Günümüzde batı Türklüğünde Sünni inançlı kesimde tabutun içerisine herhangi bir şeyin konulması mekruh sayılmış engellenmiştir. Diğer taraftan koku çıkarılmak suretiyle ölmüş kimselerin ruhuna ulaşılması konusunda da bu tespitle bir konuya açıklık getirebilme imkânı elde edilebilmiştir. Ölülerin ruhuna, 7, 20 ve 40 ında, arife günlerinde, Cuma akşamları helva kavrulup gönderilmesinin eski inançlarla bağlantısı açıklanabilmektedir. Helva ve pişi gibi yiyecekler hazırlanınca koku çıkaran taamlardır.

Tuva Türk halk inançlarına göre ölü yakınlarından birinin özelliklerine belirterek onu tarif eder. “O insana gitmek istiyorum” der. Bu hali ölünün o insanı istediği anlamına gelir. Ona gitmek isteğinin belirtilmesi ters anlamda onu istiyorum olarak anlaşılır. İstenilen o kimseyi ölümden kurtarmak için, bir merasim yapılır. Bazen istenilen kimse istenilenin kendisi olduğunu anlar, merasim yapar veya yaptırır bazen de anlamaz ve ölüp gidebilir.

Tuva Türklerinde ölen birisini rüyasında gören şahıs şamana merasim yaptırır. Bu merasim 49. gün içinde olmalıdır. Bunun için bir şem yakılır. 49. gün her gün için yeniden yemek yapılmalıdır. Bu yemeklerin beherinin üzerinden minik lokma gibi parçalar alınır ve bunlar bir tabakta toplanırlar. Bunlar masanın üzerindeki ateşin yanına konulurlar. Ölünün her gün gelip ondan yediğine inanılır. Ateş, mum ise ölünün bu dünyadan öteki dünyaya gidişinde yolunu aydınlattığına inanılır.

Bu uygulamada eğer ışık/ateş sönerse, ‘yol ışığı’ kesilen ruh geri dönebilir yahut da ölünün ruhu rahatsız olur. Ölen bir kimsenin ruhunun mutlaka öteki dünyaya geçmesi gerektiğine inanılır. Aksi halde neticesi kötü olur inancı vardır. Ruhun öteki âleme geçmesi için merasim yapılır ve şaman onu yerine gönderir.

Tuva Türklerinde ölüyü rüyasında öylesine görür ise bir kimse bunun pek anlamı yoktur ancak ölüden bir şey alır veya ölüye bir şey verir ise, ölü o kişinin ruhunu almak istiyor demektir. Böyle hallerde şaman rüya sahibi kişiye yardımcı olmalıdır. Aksi halde o kişi ölebilir.

Anadolu Türk halk inançlarında ölmüş birisinin rüyaya girerek yaşayan bir kimseyi alıp kendisi ile götürmesi yaşayanın da öleceği olarak yorumlanır. Ölmüş birisinin yaşayanlardan birisini hayatta iken çok sevdiğinden bahsedilecekse ölen için “toprağını sevsin” denir. Türk kültürlü halkların halk inançlarında bir ters motifi ve aldığı talimatı tersinden algılayan bir kara iye vardır. Mesela kara kura olarak bilinen bu kara iye geceleri insanları bunaltınca ona git denilerek gitmesi sağlanamaz, gitmesi isteniyor ise ona gitme kal denilmesi gerektiğine inanılır.

Tuva Türklerinde ölünün ardından 49’u yapılır. Bu merasim ölen ile kalan arasında son vedalaşmadır. Bu merasim 7. gün merasimi gibidir. Yapılan 49. gün merasiminde şaman ölünün nerede olduğunu ve ne yapmakta olduğunu yaşayan yakınlarına anlatır. Bu merasimden sonra ölen kimse yaşayanlar birisini artık yanına isteyemez.

Batı Türklüğünde de 7, yarı kırk ve kır yapılır., Ölünün bulunduğu yere mum konularak ruhunun o gece dolaşmasının kolaylaştırılmak istendiği gibi inançlar Türk kültürlü batı toplumlarında da vardır. Keza ulu zatların türbelerine havlu ve abdest ibriği konularak namaz kılmasında ona hizmet edildiğine inanılır

Altay Türk Halk İnançları

Altay Türklerinin halk inançlarına dair evvelce bazı çalışmalarımız olmuştu. Bu defa Altay Türklerinden Ayana Kurmanova ve Ekaterina Tydykova Altay halk inançlarını derlemeye çalışıyoruz. Bize Anadolu Türkçesine aktarma işleminde Mahpurat Resulova yardımcı oldular.

Altay Türklerinde bebek 6 aylık oluncaya veya yerel ifade ile canlanmaya başlayıncaya kadar aynaya baktırılmaz. Zira bu dönemde bebek aynaya bakınca aynada kendisini değil Körmezolarak bilinen şeytanı görür.

Türk kültür coğrafyasının Anadolu ve yakın çevresinde bu yaşlardaki bebeklerin melek oldukları meleklerle konuşup gülüştükleri inancı vardır. Türk kültürünün bu kesiminde de bebek aynaya ve bilhassa gece baktırılmaz. Diğer Türk kültürlü halklar gibi Altay Türklerinde de kırık ayna kullanılmaz, kırık aynanın uğursuzluk getirdiğine inanılır. “Kırık küskü/güzgü uğursuzluktur hemen atılmalı” denir.

Altay Ukok Prensesi buzullar altında bulununca çantalı bir aynasının olduğu da görülmüştür ki bu Altay Türklerinde aynanın ne derece eski dönemlere uzanan bir tarihinin olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Ukok Prensesi’nin Aynasını bulunması, ona öldükten sonra diğer eşyaları ile birlikte aynasının da hizmet etmesi gerektiği şeklinde izah edilmektedir. Elbiseleri yemek tabakları ve daha birçok gerek bulunuyordu. Ayrıca koriandır diye bilinen güzel kokulu bir ot bulundurularak ölümden sonra çıkması muhtemel kötü kokuyu önlüyordu. Bunların arasında üzerine bıçak saplanmış et bile vardı. İken lüzum gördüğü her şey olurdu. Ölen kişi eğer asilzadeden bir kimse ise eşi ve hizmetçileri de kendisi ile birlikte defnediliyordu. Bu eşyalar arasında kişinin hayatta Bu eşyalar arasında Altay kişide savaş halinde iken ölen kimselerin yanlarında aynı gerekçe ile aynalarının bulunduğu tespit edilmiştir.

Biz Ukok Prensesinin başlığının kopyasını Ekaterina Tudukova’nın başında tespit edip resimledik. Ukok, prensin buzlar içinde bulunduğu bölgenin ismidir. Altayların Ukok bölgesinde 8–10 yıl evvel yapılan bir kazıda bulunmuştur. Donduğu için bozulmamış şekliyle çıkarılan prenses 2 500 yıl evveline tarihlendirilmektedir. Bulunduğu zaman prensesin cildi ve giysileri hiç bozulmamıştı. Teknoloji yetersizliğinden sühunet farkı cildinin büzüşerek bozulmasına yol açmıştır.

Ukok Prensesi’nin tacının en alt sırasında bir dağ keçisi heykelciği vardır. Tacın aslında 15 geyik heykelciği varken kopyasında 3+3+1 tarzında sıralanmış 7 geyik heykeli vardır. En altında ise bir teke heykelciği vardır. Ann tekenin dişisine ve sığın da erkeğine denilmektedir. Prenseslerin taçları sıradan sade insanların taçlarından çok daha kısa olur. Taç yükseldikçe sahibinin itibarının fazlalığını göstermiş olur.

Mezara ölen şahısla birlikte insanları da öldürüp koymak bir anlamda insan kurbanı veya insandan kurban anlamına geliyordu ki bize göre Türkler insandan kurban yapmıyorlardı. Münferit tespitler daha ziyade cin inanç kültüründen geçmiş olabilirler (Yaşar Kalafat, Kurban, İnsandan Kurban ve Türklerde Kurban İnancı”,Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi 2007, Abdülkerim Abdulkadiroğlu Özel Sayısı, Sf. 179–196)

Altay Türklerinde mezarın etrafında tavaf edercesine dönme uygulaması yoktu. Bu farklılığın muhakkak bir izahı olmalı.

Altay Türklerinde alkış yapılacağı zaman ardıç ağacı yakılır ve onun dumanı çıkarılır. Ailenin büyükleri aileden birisi uzun yola çıkacak ise onun yolunu uğuru için Ardıççın tütsüsünü alas alas diye onun etrafında ve evin içerisinde dolandırır. Altay Türklerinde ayrıca yolcunun ardından evin çöpü temizlenmez ta ki o yolcu gitmiş olduğu uzun yoldan dönüp gelinceye kadar. Buna riayet edilmeyip ardından temizlik yapılıp dışarı atılır ise onunla ilgili her şey ve burada bazı koruyucular da dışarı altmış, silinmiş olur.

Bu tespitle Batı Türk kültür coğrafyasında yolcunun ardından evin süpürülmeyeceği ve o evine dönünceye kadar çöpün eşikten dışarı atılmayışının inanç köklerinin izahı yapılmış olmaktadır.

Altay Türklerinde yola çıkan kimsenin başı gövdesi kol ve bacakları etrafında tuzdolandırılır ve atılır. Bu esnada;

Yolun yahşi bolsun

Yolun açık bolsun

Yolunda kötü şeylere rastlamayasın gibi temennilerde bulunulur.  Ayrıca uğursuzluğa uğrayan kimsenin etrafında veya başının çevresinde güneşin dönüş istikametinde tuz dolandırılır. Ayrıca uğursuzluğa uğradığına inanılan kişi güneşin dönüş istikametinde döndürülür. Böylece musibetlerin def edildiğine inanılır.

Türk kültür coğrafyasının Anadolu kesiminde nazara karşı korunmak ve nazardan, büyüden kurtulmak için tuz dolandırılıp fakire verilir. Kaza geçiren kimsenin de keza başında tuz dolandırılır. Böylece İslamiyet’e rağmen devam eden bu inancın da ilk çıkış yerine dair bilgi verebilecek bulgular edinmiş oluyoruz.

Altay Türklerinde akşam olup güneş battıktan sonra evin dışından eve su getirilmez. Güneş battıktan sonra kötü ruhların suyu sahiplenebilmiş olma ihtimaline inanılır.

Güneşin batışı saati ve o saatten sonrası için Anadolu ve Azerbaycan Türklüğünde şer vakti denir. Bu saatten sonra birçok iş yapılmaz ertesi güne bırakılır. Akşamın hayrındansa sabahın şerri denir. Mesela defin yapılmaz, fide ekilmez, dışarıya sıcak su dökülmez, sofra bezi silkelenmez.

Altay Türk düğünlerinde oğlanın annesi ve babası kızın anne ve babası ile birlikte bütün akrabalarına hediyeler almalıdır. Kendisine alınan hediyeyi yeterli bulmayan akrabaya beğenebileceği yeni hediye alınır. İlk tanışmada kurut, tolhan, kuşak itibarlı hediyeler olarak kabul edilir.

Muhtemelen bu uygulama ailelerinden gidecek olan kızları üzerindeki haklarını karşılaşmak bir nevi haklaşmak helâlaşmaktır. Bunun farklı uygulamalarını batıda yaşayan Türk kültürlü halklarda da görmekteyiz.

Altay Türk kültür coğrafyasında yeni alınan veya yaptırılan eve içinde yaşayacak olan insanlar yerleşmek üzere girmeden evvel bir kedi sokarlar. Kedi evi dolanır ve evin en iyi ve en güvenli yerinde yatar. Evde kalacak olanlar karavat/karyolalarını buraya koyarlar

Yeni eve sahiplerince yerleşilmeden evvel onda kedi dolaştırma inancı Türk kültürlü halklardan Başkurtlar da ve hem Müslüman ve hem de Hıristiyan tatarlarda da vardır. Oğuz Türklerinde kedinin tekin olmadığı onda bazı özel güçlerin olduğuna inanılır ve “kara pişik tekin değildir” denir. Onun etrafında bir takım inançlar oluşmuştur. Mesela bazı kara kedilerin dilinin mühürlü olduğu gibi.

Altay Türklerinde kurt kutsal kabul edilir. Kurt olarak değil, Göktengri olarak da alınır. Yeni doğan bebeğin beşiğine kurdun dişi ve pençesi nazara ve kötü ruhlara karşı korunmak için asılır. Ayrıca kurtların pençesi haneye uğur getirmesi için evin kapısına asılır.

Altay Türk halk kültüründe yerikleme cerik veya cerikleme olarak bilinir ve bu durum toksi koz olarak anılır. Bu tespitle de Aşerme veya Yerikleme olarak Türk kültürlü halklarda yaygın bir biçimde bilinen inancın Ural Altay boyutu, geçmişi belirlenmiş olmaktadır ki, halk inançları kültürü de bir köprüdür teşhisimiz tekrar doğrulanmış oluyor.

Altay Türklerinde de Türk kültür coğrafyasının diğer kesimlerinde de olduğu gibi dünyaya gelecek olan bebeğin cinsiyetine dair bazı tahminler yapılır. Bunlar büyük ölçüde benzer yöntemlerdir. Mesela gelinin beli sivri olursa doğacak bebeğin erkek olduğuna ihtimal verilir, yuvarlak olması ise kız şeklinde yorumlanır. Hamile hanımın karnı yukarıya doğru ise bebeğin erkek aşağıya doğru ise kız olacağı tahmini yapılır. Rüyalarda gelin veya ilgili yakını bıçak veya silahgörürse bebeğin erkek ve küpe veya benzeri bir takı görür ise kız olacağına ihtimal verilir.

Altay Türklerinde de saçı mekânı olarak bilinen kutsal taş yığını ova/oba inancı vardır. Altaylar da bu yerlere yemek saçısı yaparlar. Bu taşların etrafında 3 defa dönülür dua edilir. Ağaç türünden yerlere bağlanılan ve camalak olarak bilinen adak bezleri Altay inanç kültüründe de vardır. Camalaklar mavi, beyaz ve sarı olmaktadırlar Altaylarda her uruğun boyun ayrı bir rengi vardır. Ovalara taş koyan ve camalak bağlayan alkış/dua söyler iyi yol olmasını diler. Ayrıca sair zamanlarda kim neyi diliyor ise niyetinde ne var ise onu diler. Bu tür kutsal mekânlar Arjan Suolarak bilinirler. Buralara her türlü dilek için gidilir. Dağların yüksek tepeleri iyi ruhların mekânları olarak bilinirler.

Ulu ruhların dağ tepelerinde olması inancı üzerinde durulmalıdır. Anadolu ve çevresi Türk kültür coğrafyasında dağların yüksek tepelerine ulu zatlar defnedilirken, Göktengrinin gökyüzünde düşünülmüş olmasının payı aranır. Gerçi Altay halk inançlarındaki teşhis de pek farklı mahiyette değildir. Böylece yüksek dağ tepelerinde ulu ruhlar bulunduğu inancından hareketle, ulu olduklarına inanılan kimseler bu türden yerlere defnedilirlerken, bu kimseler defnedildikleri yerlere varlıkları ile ulûhiyet kazandırmış olabilirler.

Altay Türklerinde bebeği nazardan ve görünmeyen kara iyelerden korumak için 6 ay kadar onun yabancı bir kimse tarafından görünmemesine dikkat edilir. Bu süre zarfında bebeği sadece yakınları görebilir.

Altay Türklerindeki bir anlatıya göre, torunu, dedesi ölünce onu rüyasında görmüş ve ağlayarak uyanmış. Bunun üzerine çocuğun annesi çocuğuna “o seni yanına almak istiyor” demiş. Bir diğer anlatıda da hayatta iken çok sigara içen yaşlı bir dede torununun rüyasına girerek ondan ağızlığını istemiş. Ağızlığı arayıp bir türlü bulamamışlar dedesi rüyalara girerek ağızlığı konusunda ısrar ediyormuş. Giderek dede rüyada ağızlığın yerini söylemiş ağızlık meğerse hiç kimsenin bilmediği dedenin ilişkili olduğu bir hanımın evinde imiş. Ağızlık bulunup dedenin mezarı üzerine konulunca dede rüyalara girerek ağızlık istemekten vazgeçmiş.

Altay Türklerinde ölülerin yaşayanları rüyasına girmede ısrarlı olması halinde şamana gidilir. Şaman ölmüş kişinin mesela dedenin ruhu ile temasa geçer onunla konuşur, onun ne istediği öğrenir ve rahatlamasını sağlar.

Mamuşa Türk Halk İnançları

Mamuşa halk inançları konusuna geçmeden konu ile doğrudan bağlantılı olduğu için bir gözlemimizi ve ona bağlı olarak da bir önerimi açıklamak istiyoruz. Mamuşa-Peizen ve Piriştine Balkan Türklüğü için Kosova Türklüğü itibariyle çok önemli bir üçgen. Prizen görebildiğim kadar ile Tito coğrafyasında varlığını muhafaza edebilmiş belki de en önemli kültür merkezi. Türk kültür taşıyıcılığı ve koruyuculuğunda Türk Silahlı Kuvvetleri TİKA ve bazı sivil toplum kuruluşları da bunun farkındalar. Mamuşa diğer birçok yerde olduğu gibi devletin bu iki kuruluşu bazen Diyanet İşleri Başkanlığını gibi kurumları da takıma alarak lüzumlu, kalıcı ve saygın eserlere imza atmaya devam ediyor. Bu arada Prizendeki Namazlık konusuna değinmek gerekir. Tamamen toprağın altında kalmış topraklaşmış bu tarihi ve mesajı fevkalade önemli olan ecdat yadigârı bulunup çıkarılıp yeniden yaptırılıp şehrin en güzel yerinde bir de parka kavuşturulmuş. Ancak bu konuda incelememizle ilgili iki önemli husus var. Maalesef işçilik bilhassa kullanılan malzeme yüz kızartıcı ve eser yapılmadan yıkılmaya başlanmış. İkincisi ise, birinciye bağlı olarak parkı bakımsızlıktan bitki örtüsü vahşileştirmiş. Türkiye dâhil, Türk kültür coğrafyasında çağdaş imkânlar ve modern teknoloji olanakları ile yapıldığı söylenilen onarım, yenilenme gibi hizmetler ecdadın 500–700 yıllık yapıları yanında bir utanç abidesi gibi duruyor. Kosova’da bu türden bozulmuş kültürel havaya kültür savaşının sinsi boyutu da ekleniyor. Kültür hayatına yansıyan zihniyet çarpıtılıyor. Bu çarpıklık bazen İslami kültüre karşı olmak şeklinde yansıtılmakta ve bazen de İslam toplumları arasında geçmiş ile günümüz arasında ihtilaf unsuru yapılabilmektedir. Mesela Türkler döneminde yapılmış tarihi dini eserler, Arnavutlar tarafından Arnavut kültürüne rakip eser veya Türkler vesile oldukları için Müslüman olan Arnavutların bu din edinimi ile tarihten gelen bir kayba uğradıkları tezi geliştiriliyor. Bunun sonucu olarak da Türkiye tarafından bir şekilde kazanılmalarına çalışılan kültür eserleri, demografik üstünlüğü ve buna bağlı olarak da yönetimdeki üstünlüğü elinde tutan Arnavutluk gizli- açık karşı tavrına yol açabilmektedir.

Özetle Türk kültür milliyetçiliği, tarihi İslami kültürün önemini Türklere anlatmada çektiği zorlukla kalmamış, bir taraftan Hıristiyan misyonerliği ve buna bağlı olarak Türk-İslam kültürüne karşı olmak, bir taraftan Vahabilerin Türk İslam’ının bidat içerdiği iddialarına karşı olmak, bir tarafta bu eserleri geçmişte birlikte yaptığımız Arnavutların yeni nesillerine İslam’a girmelerine vesile oluşumuzun hesabını vermek, bir tarafta “ılımlı İslam yanlısı post moderitenin temsilcisi süper güç yanlısı oldun” ithamı ile sivil okullaşmaya karşı olmakla sıkıştırılmak isteniyor. Bu durum Balkanlar Türk-İslam kültür stratejilerinde devamlılığı, yeniden güç kazanıp var olmayı önlüyor. Her şeye rağmen devletin silahlı yapılanması ile iktisadi kültürel yapılanmasının birlikte etkinliği büyük bir mili kültürel şuur ve bu güce okullar zincirleri gibi demokratik sivil kitle örgütlerinin dayanışma göstermesi önemli ve zaruridir.