|
Bu metin 4-6 Aralık 2009 tarihleri arasında Türkiye Dinler Tarihi Derneği tarafından düzenlenen "Türkiye'de Dinler tarihi Dünü, Bugünü ve Geleceği" isimli sempozyumda bildiri olarak verilmiştir.
GİRİŞ:
Biz bu bildirimizde bazı bulgulardan yola çıkıyor, kültürel kimliğe dinler tarihçisi gözü ile bakmaya çalışıyor, savların doğruluğu nispetinde bir takım sonuçlar çıkarmaya amaçlıyoruz Çalışmamızda büyük ölçüde halk inançları verilerinden ve tasavvuf bilginlerinin görüşlerinden yararlanıyoruz. Eski Türk İnanç Sistemi ile tasavvufi bazı bulgular arasında bağlantı kurmak mümkün iken, tasavvuf- mitoloji veri bağlantısı kurulabilir mi diye düşünüp, tespitlerimize bazı testler yapıyoruz. Bu fikir bizde; Hikmet Tanyu ve onun takipçisi olan Abdurrahman Küçük ekolüne mensup araştırmacıların Türklerin Muhammedî İslam’a girmeden evvel de Tek Tanrılı bir dine mensup olabileceklerine dair olan çalışmaları, Mübahat Türker-Küyel’in Gök Türkler dönemi Türk hakanlarının Tanrı tarafından yetkilendirilmiş olabileceklerine dair olan yazıları ve Dursun Yıldırım’ın Kök-Türk Çağında Tanrı mı Tanrılar mı vardı, irdelemesi ile doğmuştu.
Çalışmanın Temel Esasları:
Kelâm-ı Kadim’de “esatir” kelimesi vardır ki, mitoloji karşılığıdır. Bu kelime eskilerin masalları anlamındadır. Esatire inanmak daha ziyade imansızlık alameti olarak açıklanmıştır. Sözlüklerde ise, “Tarih öncesi tanrılarının efsaneli serüvenlerini anlatan ve bir topluluğun duygularını, anlayışını ve özlemlerini göstermesi bakımından değeri olan hikâyeler, mitoloji” olarak açıklanmıştır.
Bu tanıma göre, İslam Allah indinde zahir alemle hiçbir ilgisi olmayan din iken, Mitolojinin bir safhası kaos/karmaşa/keşmekeş iken, Allah’ın olmadığı bir yer de yok iken, kaos gibi görünse de her şey, tamamen ve noksansız Allah’ın kontrolü altındadır.
Birkaç bin yıllık Türk tarihi, yer kürenin büyük bir bölümünü kapsayan Türk kültür coğrafyası, bu coğrafyanın oluşmasında rol oynayan yaygın bir Türk dili ve bu dili konuşanların taşıdıkları bir töre vardır.
En azından bu tarih kadar eski nübüvvet tarihi, ilahî tebligat coğrafyası, tebligat dili ve bu dille veya dillerle duyurulan ilahî buyruk metni vardır. Bu iki gerçeğin dönem, coğrafya, dil ve inanç içeriğinin bir yerde bir şekilde bir nebze de olsa ilişkilendirilmemesi mümkün müdür?
“Dinin zahir âlemle ilgisi yoktur” tespitine, bu türden bir muhakeme ve arayış ters midir?
Fikrin Doğuşuna Yol Açan halk İnançları, Bulgular:
Türk kültür coğrafyasında bilhassa Uluğ Türkistan’da Türk kültürlü halklar arasında bir Türk Ata miti vardır. Ana dili Türkçe olanlar da olmayanlar da Türklüğü Türk Ata’dan başlatıyor, Türklerden veya Türklüklerinden bahsederlerken gali beladan beri derlercesine “Türk Ata’dan beri” diyorlardı. Bu söylem daha ziyade sözlü tarih verilerinde efsanevî bulgularda geçiyordu. Mesela Özbekistan’da, Türkmenistan’da, Afganistan’da ve Kazakistan’da, akademik toplantılarda halk ozanları sazları ile katılımcılara hoş geldiniz derlerken “Türk Atadan beri kardeş olanlar safa geldiniz” diyordu. Bu kardeşlik sadece dil ortaklığını değil, yaşam biçimi içerikli ilişkileri de kapsıyordu. Bu açıklamalar, akademik protokol konuşmalarında da yer alıyordu Ayrıca Türk ata’nın bütün hayvan, insan, bitki ve bütün yaratılmışlardan sorumlu efsanevî kişiliğini anlatan menkıbeler de vardı. Kısaca bir başlangıç tarihi olarak manevi boyutu ağırlıklı mitolojik derinliklere götüren bir Türk Ata kültü oluşmuştu.
Fergana yaşayan birkaç köy oluşturmuş, bölgesinin yerli halkı olan bir grup Türk, kendilerini ve çevreleri onları “Türkata Türkleri” olarak biliyorlardı. Tacikistan kırsalında tespitini yaptığımız ve demografik hareketler sonucu giderek 1–2 köye sıkışmış olan toplum kendilerini Özbek, Türkmen, Kırgız veya Osmanlı olarak değil Türkatalı/Türk olarak tanımlamakta ve oranın yerli halkı olduklarını söylemektedirler.
Azerbaycan halk tefekkürüne göre Maide Suresinde Allah’ın övdüğü, üzerine yemin edilen ordu Türk Ordusu ve Araplara size dokunmadıkları sürece kendileri ile iyi geçinmeleri buyrulan millet, Türk milletidir.
Türkçenin lehçeleri ile konuşan ve bazı dilbilimcilere göre “Türk Dilli Halklar” olarak tanınan toplumlarda da ciddi bir töre ortaklığı vardır. Diğer tarafta Töre için, Türklüğün akaitler bütünü olduğu görüşü hâkimdir. Bu noktada töre ile Türk kelimesinin etimolojik ortaklıkları araştırılabilmelidir. “Örf İslam’da önemli bir yere sahiptir.”
H.Z.Ülken töre kelimesinin Türkçe türemek kelimesinden gelmiş olabileceğini söylerken, Tevrat’taki “tora” dan gelmiş olabileceği üzerinde de durulur
Türk dilli olmak da konumuz itibariyle üzerinde durulması gereken bir husustu. Kökü bu derece eskilere gidebilen bir dil aynı zamanda nasıl bu derece geniş bir coğrafyaya yayılmış olabilir ve diller gurubu oluşturabilirdi. Bu özelliği Türkçenin bir dönem ilahî tebligat dili olabileceğini düşündürmektedir.
“ Türk” başlığı altında toplanan halkların ortak antropolojik özelliklerine rağmen tek bir Türk fizikî yapısından bahsetmek çok kolay değildi. Deri rengi ve kafatası yapılarına göre ırklar bir dönem tasnif edilebilirken, Türkler mevcut dağılımlarındaki örneklere bakılınca ciddi farklılıklar arz edebiliyorlardı. Bu noktada Türklüğün ortak paydası, fizikî özellikleri olmaktan ziyade, kültür, sosyal antropoloji içerikli idi.
Böylece, muhtemel başlangıç noktası sayılabilecek ve ilahî duyurucular kronolojisinde bir halka oluşturabilecek bir Türk ata, onun dili olan Türkçe ve o dilin türevleri ile konuşulduğu geniş coğrafî alandan bahsedebiliyoruz. Bu alanda adeta sıradan beşeri olmaktan da öteye kutlu bir mahiyeti olan, ortak denilebilecek bir töreyi paylaşan, aynı zamanda doğal bir sonuç olarak farklı fizikî yapı da arz edebilen bir Türklük ile karşı karşıyayız.
Kimliğe Dinler Tarihçisi Gözü İle Bakış:
Mukaddes kitaplardaki verilerin, bilgilerin arkeolojik, lengüistik veya benzeri bulgularla teyidi veya dokümanter edilmesi cihetine gidilebilirken, genel Türk tarihi ve Hz. Âdemden başlatılan İslamiyet itibariyle böylesi bir proje üzerinde durulamaz mı? Bu arayışta H.İbrahim-Hz. Muhammed soy ilişkisinden yola çıkılarak Türklüğün yerine işaret edilemez mi?
Bir kısım tasavvuf bilginlerine göre, Sümerlerde olduğu gibi dinî ve mülkî idare liderliğinin bir kimlikle birleştiği dönemlerde, Kamlıktan ve kağanlıktan oluşan iki otoritenin bir şahısta birleştiği çağlarda, Türklerde yapılanma nasıldı? Mevcut “dağınık” görünümü veren bilgiler bu anlayış çatısı altında toplanamaz mı idi? Gök Tengri Hükümdarlara, yarlık, kut, güç veriyordu. Yazıtlarda “Türük Tengrisi”, Türük Hakanı” “Türük Buyruğu” ve Türük Budunu tanımlamaları ile Karşıtı olarak da Yağı bulunmaktadır ki, o hilekârdır, aldatıcıdır, sahtekârdır, kışkırtıcı ve nifak sokucudur.
Sıfat olarak ele alınınca Türklüğe, Mevlana, Genceli Nizami ve benzerlerinde olduğu gibi tasavvuf bilginlerince güzel anlamı veriliyordu. Çevre ilişkilerinde, fizikte, seste ve benzerlerinde güzel anlamı neden Türk’e uygun görülmüştü. Diğer tarafta toplum lideri durumunda olan imamda, karakter, fizik, bilgi, ses ve diğer güzellikler aranıyordu. Türk olmak sadece doğuştan bir vergi mi idi? İstenilmesi halinde sonradan Türk olunamaz mıydı? Türk olmak ve Türkleşmiş olmanın ortak paydası izahımızdaki özel anlam benzetmesi olarak ‘takva sahibi olmaktır’ demek takva kelimesine farklı bir anlam yüklenmiş olma manasına gelebilir miydi? Evvelce yapılmış çalışmalarda bir şekilde değinilmiş olan bu konulu bilgiler tekrar anlamlandırılamaz mı idi?
Ön Türklerde hakan konumundaki devlet yöneticilerinin, yaratanın duyurusunu yaratılanlara duyurulması ve takibindeki rolü ne idi? Onların ilahî tebligattaki görevleri, semavî dinler gözlüğü ile incelenemez mi idi?
Kur’an Kerim’de övülen hakikaten Türk mü idi ve hakkındaki hadisler tesadüfü mü idi? sahihliği kabul edilen bu hadisler dinler tarihi çalışmalarına kimliğin belirlenmesi ve kimlikteki devamlılık adına ışık tutamazlar mıydı? Bu Türk hangi Türk’tü? Türklüğe girebildiği gibi kişi ve kişiler Türklüklerini yitirme durumuna da düşebiliyorlar mı idi? Hadislerde övgü kazanan İstanbul’un fatihi millet aldığı bu “kut” u koruyabilmiş mi idi? Değil ise, neden?
Bu çalışma, Yahya Kemal’in, abâ ve postun olmasına rağmen meydanlarda Diyar-ı Rûm’a gelmiş evliyanın olmayışını, sorgulamasına bir cevap bulabilir mi?
Kavmi Necip hiyerarşisinde ismi geçen Yasef oğlu Türk’ün üzerinde durulan konu itibariyle irdelememizde bir yeri olabilir mi idi? Yasef Sibirya bölgesini irşatla görevlendirilmişti. Bu bölgenin Türk dilli halklarının halk inançlarında ki Irkıl Ata veya An Irgıl daha ziyade bir varis veli görünümü arz etmektedir. Türklüğün ilk çıkış coğrafyası bu bölge mi idi?
Esasen Ergenekon, Kantur ve Ya Feth/Yasef’’in oğlu Türk’le başlatılacak bir Türk tarihi, Hz. Tur ile başlatılacak Türk tarihi yanında daha dün gibi kalır. Nuh Tufanı M.Ö 13.200 lere tarihlendirilirken, Hz. Tur M.Ö 23. 000 lerle tarihlendirilmektedir. Bu gerçeğe rağmen Biz kurgumuzu Hz. Türk Ata içerikli halk inançları üzerine kurduk.
Yafes/Feth oğlu Türk bir ilahî tebligatçı ise bu tebligatın özü töre olabilir mi? Esas değişmemekle beraber ilahî tebligatlardaki sair hususların, Türk töresi’nin mahiyetini anlamada bazı ipuçları verebilir mi?
Küyel’in vardığı sonuca göre; Gök Tanrı topluma yasaları vermez. Ama varlığını, emirlerini dinlemeyen Türk bodunu yok ederek gösterir. Emri dinler ise onları, kut verdiği kağan eli ile tekrar diriltir. Toplumu düzenleyen mecburi kuralları, kamu nizamını, örf ve geleneklerin kesin hükümler birliğini Gök Tengriden almaz. Oysa Semavî Dinler’de Şeri’a Tanrı’dan Peygamber’e vahiyler suretiyle emirlerle alınır.
Bu açıklama esas alındığında, Töre’nin Türklere Türk Ata veya başka bir ilahî duyurucu tarafından gelmiş Şerî’a olduğu fikri yenilenmeğe muhtaçtır. Bu derece geniş bir coğrafyada farklı ana dilli ve farklı fiziki yapılı halklar arasında itibar gören, şeria mahkemelerinde varlığına itibar edilen örfün mahiyeti dinler tarihi açısından tekrar anlamlandırılmalıdır.
İlahî duyuru dili doğal olarak tebligatçının ana dili idi ve bu dil büyük ölçüde tebligatın ilk yapıldığı toplumun dili idi. Bu esaslandırma itibar görür ise Türk Ata’nın dinî duyurusunun yayıldığı coğrafyanın dilleri ile duyuru dili Türk lehçelerini ve Türk kültür coğrafyasını oluşturdu. Bu dille yapılan duyuru, duyurunun yapıldığı ilk coğrafyaya tamamen yabancı olamazdı. Bölge dillerinden kelime ve kural içermeli ve evvelce yapılan ilahî duyuru dilleri ile muhtemelen az-çok bağlantılı olmalıydı. Türk dillilik kendisi ile birlikte bazı farklılıklar ve ortaklıklar da içeren genel Türk antropolojisini meydana çıkardı.
Böylece Türk olmak ile Türkleşmiş olmanın izahları açıklık kazanmaktadır. Buna göre Tur Ata merkezli, 1. Türk ata tezi dikkate alınmaz ise yakın zaman için yapılacak tanımlamada Türklük, Türk Ata’nın ilahî temellendirişi ile günümüze kadar şekillenen bir kültür olayıdır.
Bu Savların Doğruluğu Nispetinde;
Türkler Hz. Muhammet’e ümmet olmadan evvel Yasef oğlu Türk vasıtasıyla tevhit inancına girdiler. Ancak bu noktada “Din Hz. Âdem olan 1. aşamadan Hz. Musa’ya kadar olan dönemdir. İslamiyet ise Musa aşamasında başlar İsa-Halid ve Muhamed ile tamamlanır. Kastedilen Âdem şeriatı olan, Allah indinde İslamiyet giyinmiş olan ilk insandır. Yaratılmış ilk insan değildir. Bu Âdemim adı “kiş” ve eşinin adı ise “İy” dir. Hz. Kiş’ten önce 12.000 yıllık dönem, arz’ın şeriat olarak boş kaldığı bir dönemdir. “Şu an yeryüzünü oluşturmuş son insan, 26.000 yıl evvel oluşmuş olan Hz. Kiş (a.s) ve eşi Hz. İy (a.s.)’dırlar. Oluşturulan her son insan, bir önceki insandan en az bir vasıf kâmildir. Dolayısıyla onların; onların âdemlerinin üç-beş vasıf noksan olması, İlahî tanzimin gereğidir.”
Türklerin İslam’a girmeden evvel kısmen Hıristiyanlık veya Yahudilik gibi dinlere girmiş oldukları, Türkler İslam dini ile karşılaşınca da bu dinlerden ayrılıp toptan İslam dinine girdikleri teşhisi, İslam’ın inanç içeriği ve ilahî tebligatçıların görevlerinin mahiyeti bakımından, çelişki içerdiği intibası bırakmaktadır. Zira Hz. Muhammed’le birlikte gelen mesaj Hz. İsa ve Hz. Musa’nın duyurularını da içerirken, İslam’ın Hz. Muhammed’le birlikte başlatılmamış olması olgusundan hareketle, izahımızdaki, Türk tebligatçıya verilen görevin yeri, zamanı ve mahiyetini belirleyecektir.
Keza Türklerin Muhammedî İslam’a girişlerindeki kolaylık anlatırken, her iki inanç arasındaki içerik yakınlıklarından bahsedilir. Bu yakınlığın varlığı eski Türk İnanç sisteminin de bir ilahî tebligatçının izlerini taşıdığını düşündürmektedir. Bu arada semavî dinler arasında bunca ortak yanlara rağmen, onlardan birisine değil de Muhammedî İslam’da Türklerin karar kılmaları, Türk Ata veya Türklere has geçmişteki ortak bir ata tezine kuvvet kazandırmaktadır.
Türk Ata ile Yasef oğlu Türk aynı şahıs iseler, Türklükle ilgili mitolojik verilerle semavî kaynakların örtüştüğü söylenebilecektir. Bu noktada “Türklerin XI. yy. la birlikte Türk- İslam sentezi başlattıkları” değil, inanç itibariyle asıllarına döndükleri söylenebilecektir. Bu arada millî peygamber olmaz. Mahalli Nebi olur, noktasına parmak basalım
Buradan hareketle Türklüğün sahneye ilk çıkış tarihi, çıkış noktası ve Türklük coğrafyası ile ilgili görüşler yeni boyutlar kazanmış olacaktır. Türk dilinin yaşına dair yeni birtakım fikirler doğabilecektir.
“Eski Türk Dini”, “Türklerin Eski Dinleri” gibi ifadeler de yeniden anlamlandırılabilecekler “ilkel din” tanımı da yeni bir anlam kazanacaktır. Bu noktada Türklüğün konumu ve ona biçilen kaftan oryantalist arayışlar itibariyle önem kazanmaktadır. Türklük araştırmalarının ve araştırmacılarının nesne olmaktan çıkarılıp özne durumuna getirilebilecektir. Konu Türk dinler tarihçiliği çalışmalarının gündemine oturtulabilecektir.
Bu nazariye ile ayrca “Türklerin Dinî tarihi” ile “Türklüğün genel tarihi” dinler tarihi zemininde örtüşmüş olacaktır.
İslamiyet’ten evvelki Türklerin İslamiyet’ten sonraki Türklerden soyutlanması arayışı da son bulacaktır
SONUÇ:
Genel Türk tarihi ile Türklerin dinî tarihi arasında nübüvvet tarihi merkezli bir köprü kurulabilir. Bu köprüye halk inançlarındaki bazı mitolojik veriler kaide taşı olabilirler. Yükseltilecek bu köprünün üzerinden geçilerek Türk kültür tarihinden süzülmüş ve problem olarak bakılan bazı hususlara teorik çözümler aranabilir.
“Dağılmış Türk Birliği” nden söz edebilmek Türklüğün birlik olduğu dönemi, bu birliği sağlayan faktörü anlatabilmekte mümkündür. Türklerin birlik olduğu dönem birliğin bir tek coğrafyası mı vardı, farklı yakın coğrafyalı halklar birlikte Türk kültür coğrafyasını mı oluşturuyordu?
Türkmen/Türkman isminin etimolojisi, imanlı olan Türkler olarak mı yapılmalı idi, yoksa “Türk imanı”nı kabul edenler olarak mı anlaşılmalı idi?
Sözlü kültürde “Adam olmak”, “Adamlık yapmak”, “Adam gibi adam”, “Adamlık adına”, “Adam evladı”, “Adamlık adına” ve benzeri örnekleri ile yaşamakta olan iyi insan, insan gibi insan, kaliteli insan anlamındaki özlü sözlerdeki “adam” ın Âdem/Adan ilişkisi aranabilir mi? Bazı töresel veriler anlatılırken, “Başlangıçtan beri” anlamında “Âdem atadan bu güne” denilmiş olması, Türk ata tezini kuvvetlendirebilir? Zira Türk kelimesi de, beni Âdem, Âdemden gelen anlamında da halk kültüründe yer tutmaktadır.
Türk cins ismi güçlü anlamında kullanıldığı gibi, gelişmiş, tekâmül etmiş, mükemmel anlamlarında da kullanılmıştır. Bu gelişmişlik bir dönemin insan sosyal dokusu içerisinde ilahî tebligat almış olanlar anlamında kullanılmış olması da mümkündür. Bütün bu veriler teyit ve tekamüle muhtaçtırlar.
Buradaki Türklüğün manevi boyutu üzerinde duruşumuz, onun bir simge, bir sembol, bir kavram bir anlam olarak ele alınıp Hanif inancındaki yerlerine vurgu yapabilmek içindir.
|