Dr. Yaşar KALAFAT 07.09.2010

 

 Geri   
  

 

                                                       

 

            Kültürün milli şuurlaşma ile bağlantısı bilinen bir husundur. Halk kültürü milli kültür ilişkisi de tartışılmaz bir realitedir. Biz izahımızda bu doğal bağlantıdan yola çıkmıyoruz. Biz daha ziyade ulusal kimliğin oluşmasında, ulusal hareketler itibariyle halk kültürü bilhassa halk edebiyatı üzerinde durmaya çalışacağız.

            İşlenmiş edebiyat, kişisel imza taşıyan edebiyat ürünleri, anonim edebi ürünlere nazaran doğal olarak daha fazla “adres” bırakıcıdırlar. Bu alana giren ürünlerin tabii oldukları bir takım formel/biçimsel kurallar onların yeteri kadar bağımsız hareket etmelerini önler. Yazar belirtmek, yayın evi, dağıtım evi açıklanma mecburiyeti, basın mevzuatına tabii olma onları sınırlar Anonim halk edebiyatı ürünlerinin böylesi bir dar boğazı yoktur.

            Anonim halk edebiyatının üretkeni olmak için özel eğitim almış olmak gerekmez. O’nun edebi kuralları ninni dinlenirken öğrenilmeye başlanır. Ağıtlarla yenilenir. Anonim halk edebiyatı ile duyguları terennüm etmek için koç katımı, horavel, ekin salavatlama gülbank ortamları yetmektedir. Özel duyuru, özel salon, özel iletişim vasıtası gerekmez. Tabii hayatın doğal seyri kültürün yaşanması devamlılığını kendisi yenilenmesini sağlar.

            Üst kültür ürünü olan edebiyatın halk edebiyatından beslenmesi bir yana halk edebiyatındaki kültürel kimlik belirleyicilik özelliği apayrı bir olgudur. Türk yağmur duaları bu kimliğin ürettiği diğer bereket duaları gibi özel milli kültür dairesine mensubiyet karakteri taşırlar.

            Bazı toplumlarda mesela Farslarda yerleşik medeniyete çok daha evvel geçmiş olmanın bir sonucu olarak Atlı göçebe medeniyetine nazaran sözlü kültür zenginliğinden daha yoksundur. Türklerde yazılı edebi ürünler çok daha sonra ve çok daha sınırlı üretilmiş olmaları gerçeğinin yanı sıra Türk sözlü kültürü Fars ve bu arada Arap sözlü kültüründen kıyaslanmayacak kadar zengindir. Güney Azerbaycan’da yazılı Türk edebi alanında faaliyet göstermek suretiyle Türk milliyetçiliğine sözcülük yapanlar Türk halk kültürü faaliyetlerinden seçilip süzülüp yetişmiş kimselerdir. İran Fars yönetimi İran’daki sözlü edebiyatın İran Türkü milliyetçilere kaynak oluşturmasını Fars sözlü kültürünün fukaralığa sonucu sağlamayınca, İran Türk halk kültür zemininde Farsçılık faaliyetini denemektedir. Bu maksatla Türk halk şiirleri Farsça karma dille yayınlanmakta, halk ozanlarının parçalarının nakarat kısmı Farsça olarak verilmekte böylece Türk halk kültür ürünlerine Fars kültürü ortak edilmektedir. Bu yolla Türk halk kültürünün kendi milli kulvarında/şeridinde yol alması engellenmektedir. Bu uygulama milli ayrışmayı önlüyor Farslık lehine entegrasyonu/bütünleşmeği hızlandırıyor.

            İzahını yapmaya çalıştığımız halk kültürü milli kimlik uyanışı güzergâhında Irak’ta Arap kültür emperyalizmi karşısında hoyratlar ve Fars kültür baskısı karşısında Bayatlılar özel konum sahibidir. Irak’ta hemen hemen hoyrat yazmayan yazamayan yoktur. Hoyrat biraz da olsa eğitimlilik gerektiriyor. Hoyrat şairliği halk arasında daha yaygındır. Kızı uzak illere giden oğlu hapis olan veya askere giden veya eşini yitiren her ebeveyn kendi hoyratını söylerken, hoyratlar çok kere yenilendikçe söylenilene göre yenilenirler. Annem rahmetli birçok bayatiden alınmış parçalarla kendi bayatisini yapardı ve her defasında aynı bayatıyı farklı okurdu.

            Irak’ta hoyratlar daha bir milli motiflidir.

            “Boğazlar

            Kurtlar kuzu boğazlar

            Tanrı Yurt dağıtanda

            Türk’e düştü boğazlar” veya

 

            “Arabam

            Kırık teker arabam

            Türkoğlu Türkmen’em

            Ne Kürt’em ne Arabam

           

            Başka bir örnek,

 

            Saddam’ı Saddam’ı

            Allah vursun Saddam’ı

            Araba ev diktirir

            Türk’e deyir sad/sat damı

            Özetlenilerek denilebilir ki halk kültürü bilhassa sözlü edebiyatımız, millî entegrasyonumuz/bütünleşmemiz ve ulusal bekanın sağlanmasında özel önem arz ederler.            

            “Murat Kenarında Yüzer Kayıklar

Anam Ağlar Bacım Seni Sayıklar” 

           Halk inançlarımızda bir takım biçimsel uygulamalar vardır ki, onlar toplum hayatımızda içeriklerini yaşama geçirirler. Binlerce yılın ürünü olan bu inanç içerikli uygulama biçimleri yaygın tatbikat alanı bulmuş olmalarına rağmen, yine de bir kenarda kalmış gibidirler. Bunlardan birisi de yas ve yastan çıkmadır. Halk kendi dünyasında yas döneminin muhtelif süreçlerini yaşar ve yastan çıkınca bir takım edinimler kazanmış olur. Aydın ise, çok kere bu uygulamalara yukardan bakar ve uygulamaların toplumda sağladığı boşalma, rahatlama, sosyal barış, birlikte olma, geleceği birlikte paylaşma boyutlarının farkında olamaz. Böylece halk kendi arasında, dar çevresinde bu uygulamaların nimetlerini devşirirken; sivil, resmi aydın bu kültür mirasının hikmetlerini bilemedikleri için, ahkâm keser ve neticeyi etkilemeyen fantezilerle uğraşır. Biz bu incelememizde halkın ortak inanç ve uygulama ürünlerinden birisini işlemeye çalışırken halkın kültür değerlerinin günlük büyük çaplı meseleler için çözüm kaynağı olabilecekleri üzerinde duracağız.

Türk sosyal hayatında ölüm, küslüğün ortadan kaldırma sebeplerindendir. Dargın olunan aile veya aşiretten cenaze çıkmış ise, cenazeye icabet yasa katılma barış için bir vesile olur. Küs ailelerden birinin cenazesi var ise, yas dönemi sürüyor ise, diğer aile düğününde müzikli eğlence yapmaz, sade merasimin yapılabilmesi için dahi yaslı ailelerden izin alınır.

Yer yer az çok farklılıklar göstermiş olsalar bile, ölümle başlayan yas sürecinin üçü, beşi, yedisi, dokuzu, kırkı, elli ikisi, seneyi devriyesi gibi safhaları ve bu safhalardaki bir takım uygulamalar dini vecibe adına yapılan adım adım yastan çıkma olaylarıdırlar. Bu dönemlerde ölü evinin yakınları, yakın uzak komşuları, çevre köy ve aşiretlerin halkı bir takım roller üstlenerek yası paylaşırlar. Atılan her adımın bir anlamı vardır. Acı paylaşıldıkça küçülür yastan çıkılması kolaylaşır. Bu kolaylığı paylaşanlar sosyal dayanışma, sosyal barış adına birbirleri ile kenetlenir. Yas evine getirilen yiyecekten uzaktan taziyeye gelmiş insanların yas evi yakınları tarafından ağırlanmalarına varıncaya kadar, yas sürecinde yapılanlar Allah rızası, mevtanın ruhu için yapılırken, acılarda birleşmiş olmak sosyal barışı güçlendirir.

Yas sürecindeki uygulamalardan Ağıt başlı başına önem arz eder. Ağıtlar çok kere ağıtçı kadınların öncülüğünde okunur. Ağlanılmamış ölü garip, sahipsiz kabul edilir. Ağıta toplu halde iştirak edilir. Günün cenazesi vesilesi ile katılanlar çok kere kendi geçmiş acıları için gözyaşı dökmektedirler. Bu atmosfer katılanları farklı bir biçimde yaklaştırır. Bu tespiti anlatan tipik bir dörtlük vardır;

“Erzurum ilidir bunun

Mayası baldır onun

Anası yok ağlaya

Bacısı laldır bunun”

Ağıtçı kadının ölünün özelliklerini saymasının yanı sıra, geride kalanların ağzı ile konuştuğu da olur. Bazen ölünün annesi veya çocukları adına duygularını kafiyeli anlatır, bazen de yasa gelen diğer yaslıların yaslarını dile getirir. Böylece yasa katılanlar yas duyguları ortak paydasında buluşurlar. Bununla da kalınmaz yas evinden ayrılanlar, ayrılırken yas sahiplerine mevta ile ilgili kanaatlerini methiye ile anlatırlar. Bu da o çevredeki kenetleşmeyi güçlendirir.

Taziye merasimi sadece başsağlığı dilemekle bitmez. Mevtanın ilk cumasında yapılacaklar arasında komşular yaslıyı camiye götürürler. Dokuzuncu günü sakal tıraşına ve akabinde yaslı banyoya götürülür. Daha sonra 40, 52 ve senesinde bir araya gelinir. Yaslar münasebeti ile bilhassa ağıtlar itibari ile önem arz eden hususlardan birisi de ölüm sebebidir. Ölüme yol açan sebep trafik kazası veya salgın hastalıklar ise, yaslılar ilgililerin ilgisizliği hedef gösterilmiş olunur. İhtilafın husumete dönmemesi için itham edilen kesimin sözcüsünün de yası paylaşması yerinde olabilir.

Yaslar, kan davası ürünü iseler, yas paylaşılmadığı nispette derinleşir ve uzar. Öldürülen şahsın şahsi eşyası zaman zaman yakınları tarafından ağıt meclisine getirilir. Kin ve nefret giderek derinleşir koyulaşır. O eşyalara bir kutsiyet yüklenilir. Yemen Türküsündeki

“Getirin çantasını bakın nesi var

Bir çift kundurası ile bir de fesi var”

İfadesi, sadece duyulan acının dile getirilmesi değil, bir inanç uğruna ölüm duygusunun şahadetini de ifade eder. Bu noktada mensubiyet duygusu, Osmanlının savaş sebebi ön plana çıkmaktadır. Bu itibarla, ağıtlarda taraflar ve ölüm sebepleri, ağıtların dili ölüm şekilleri ağıtlarındaki sosyal barış itibariyle milletleşme sürecinde özel önem arz ederler. Ağıtlar sosyal çözülmeyi hızlandırabilecekleri gibi sosyal kenetleşmeyi de yoğunlaştırabilirler. Terörlü yıllarda,  terörist ölümlerinde köy ve aşiret halkının yerel dillerle okuduğu ağıtlar tipik misallerdir.

            Bu ağıtlar yerel dillerde okunurlarken çok kere ölüm sebebi teröristin mücadelesini destanlaştırır tarzda olmuşlardır. Yas evine getirilen ölüye ait özel eşyalar haliyle okul malzemesi de değildirler. Bu tür yaslarda okunan ağıtlarla paylaşılan duygular ölen şahsın ölüm sebebi içerikli olmaktadır. Bu vesile ile bir araya gelen ve dargınlıkları atan çevre halkı, ağıtlar ve yas atmosferi itibariyle aynı istikamete yönelmekte idiler.

            Bu noktada sosyal barış adına, yaslının yastan çıkarılmasında karşı taraf olunmamalı yas paylaşılabilmelidir. Belki de; “daha fazla ve kanunsuz tutumlarla masum insanların ölümünün önlenilmesi için bu ölüme üzülerek sebep olunduğu” anlatılabilmelidir. Her iki taraftan anneler her iki kesimin öldürülenlerinin yasında buluşabilmelidirler. Bu tür uygulamalar yerel olmaktan çıkmayı ulus olmayı hızlandırır.

            Bu pencereden bakılınca, bazı televizyon kanallarınca hazırlanmış Türkçe dizilerde Anadolu’dan seçilmiş konularda yerel dillerden ağıtların yer alması, mağduriyetlerin bölgesel sorunlara bağlanmadan anlatılması bize göre, sosyal barışın tesisi itibariyle, millet olma sürecini hızlandıran sosyal travmaları/incinmeleri gidereceği için yerinde bir uygulama biçimidir. Özetlenerek denilebilir ki, Ağıtlar Bayatı ve Hoyratlar halk edebiyatının diğer birçok türü gibi, ulusal hareketin tabii ve devamlı illegal derinliğini tayin ederler. Onlar mücadelenin görünen kısmında görünmeyen gücü de temsil ederler. Halk kültürünün milli direnişte yeraltındaki gücü yer üstündekinin birkaç katıdır.

            Halk kültürünün köy, kent, kabile kültürü düzeyinde kalıp bölgeselciliğe yol açmamasını sağlamak güzidenin sorumluluğudur. Hâkim ulusun yanlı uygulamaları, bölgeselciliği teşvik ediyor ise, İran örneğinde olduğu gibi Türk kültür kesimlerinin kendi aralarında entegrasyonunu/bütünleşmeği güçlendirmek gerekebilecektir.

            Bir toplumda ulusal direnişin düzeyini baskı altında tutulan halkın “kaldırabilirlik”i tayin eder. Hareketin direnişe geçirilme noktasında, halk kültürünün güçlü olması ve aydınların düğmeye basma isteği yeterli olmayabilir. Toplum örgütlenmiş olmalı ve örgüt üyelerinin bilinç düzeyi doyum noktasını yakalamış olmalıdır. İran Türkçü hareketinin geçmişte sonuç alamayışının izah şekillerinden birisi budur.

            Cemaat ve millet ayrımında halk kültürünün özel durumu vardır. Cemaat söz konusu olunca halk kültürü çok kere hurafe, bid’ad, bazen de şirk olarak nitelendirilir. Kimlik belirleyici bir özelliğinin olduğu kabul edilmez. Cemaat zihniyetinin, millet anlayışı temelde farklılık arz eder. Hal bu olunca, cemaatlarda halk kültürü millet bağlantısı öncelikli önem arz etmez. Cemaat fikrinin ön plana alındığı İran gibi ülkelerde Türk halk kültürü İslam cemaatinden olmanın ötesinde Fars halktan farklılığı belirleyici unsurdur. Bu itibarla “yok” sayılamaz.

            Ortak dil ile ortak mensubiyet duygusu yaratıldığı gibi, düğünde ve ölümde de halk kültüründeki uygulamalar dilde olduğu gibi ortak mensubiyet duygusu yaratırlar. Rıza Şah’ın İran’da Türk diline yasak koymasının büyük tepkilere yol açtığı bilinmektedir. Bu yasağın kapsamı o derece geniş tutulmuştur ki, “Yas meclislerinde Türkçe ağıt söylenilmesi bile yasaklanmıştır...” Türklük aşağılanırken Azeriler Türkçe konuştukları için küçük görülmüşler, etnik olarak arî olduklarından bahisle güya yüceltilmek istenirlerken, eş zamanlı politikalara maruz kalmışlardır... Rıza Şah döneminde Azerbaycan Türklerine getirilen Farsça konuşma zorunluluğunun yanı sıra Türkçe yer bölge ve insan isimleri değiştirilmiş ve Türkçe isim koymak yasaklanmıştır.[2] Şeriat Medari’ye göre, “Şah Türk Milletinin dilini, bu vesile ile dinini, örf ve adetlerini ortadan kaldırmak istedi ve kaldırdı”[3]

            Güney Azerbaycan Türk Kimliği sosyolojinin tabii bir sonucu olarak köylülük şehirlilik süreçlerini yaşarken, şehirleştiği nispette, aşiret mensubiyetini aşıyordu. Azerbaycan Demokrat Partisi köy-şehir ve dinsel farklılığın milletleşme adına geride bırakması gerektiğini söylerken, tiyatrolaşmanın önemini de bu kapsamda önemsiyordu. Azerbaycan’da olduğu gibi Türkiye’de de halk kültür verilerinin tiyatroya taşınmaması milletleşme sürecimizi ve ulusal entegrasyonumuzu/bütünleşmemizi geciktirmiştir.

            Halk Kültürü çalışmalarında, onu sahibi olan halka saygılı davranılmadan, halkın değer ölçülerini bir üst kültürel yapıya taşımak mümkün değildir. Halkın kültürel değerlerini derinlemesine tanıyamadan, ona saygılı davranılamaz.

 

 

 

                                                                                 



[1]Bu yazı “Gelenekten Ulus Devlete ‘Halk Kültürünün Millî Şuurlanmadaki Yerine Dair” Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay Armağan Kitabı, Gazi Kitabevi, Ankara, 2005, s. 577–582’ yer almıştır. 

[2] Arif Keskin “Güney Azerbaycan Milli Hareketi” Derleyenler Ü. Özdağ, Y.Kalafat, M.S. Erol, 21. Yüzyılda Türk Dünyası Jeopolitiği, Muzaffer Özdağ’a Armağan II. C: Ankara 2003 sh. 43–73

[3] a.g.e


 
  Gara © 2008   Sayfa 0.013 saniye'de oluşturuldu  

 
Anasayfa  |  Yazılar  |  Yayınlar  |  Foto Galeri  | Dosyalar
Ziyaretçi Defteri  |  İletişim