Dr. Yaşar KALAFAT 07.09.2010

 

 Geri   
  

                                                                                

  

          GİRİŞ

         Biz çalışmamızda Rahmetli hocamız Bahaeddin Ögel’in kısa biyografisini verdikten sonra onun Türk kültür tarihine yönelme seyrine ve eserlerinden mitoloji konulu olanlara kısaca deyineceğiz. Bugün yapılmaya çalışılanlar ile O’nun açtığı yol arasındaki bağıntıya yer vereceğiz. Esasen “Türk Mitolojisi”, “Türk Kültür Tarihine Giriş”, “İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi”, “Türk Kültürü’nün Gelişme Çağları” gibi eserlerinde yer verilmemiş bir kültür kodu veya kült oluşturduğu halde değinilmemiş bir konu adeta yoktur. Türk kültüründe musiki, el sanatları, halk takvimi, spor, beslenme giyim- kuşam ve benzeri gibi üst başlıklarının yanında renk, yön, rüya, fal, eğlence, Hızır gibi konularda yapılacak çalışmalar için de kaynak eserdir. Biz seçilmiş birkaç alt başlık üzerinde durmaya niyetlenmiştik. Seçme zorluğu çekince kurt üzerinde daha doğru bir ifade ile sözlü kültürümüzde kurt, hatta atasözü nitelikli sözlü kültürde kurt üzerinde durmaya karar verdik 

         METİN

         Kurdun Türk destanlarındaki yeri Bahaeddin Ögel’in çalışmalarında ayrıntılı yer almış iken; Bozkurt, Gök kuyruklu kurt, Gök Kurt, Gök yeleli kurt (Uygur Oğuz namesinde, Boz yeleli tecrübeli korkunç kurtlar), Böri-Tigin/Bor Çıgın (Cengiz hanın oğlu),Kurt/börü, (Belki de çok eski zamanlarda Türklerde bir Totemdi, Hunlar çağında bir töz’dü. Göktürk çağında daha ziyade bir semboldü.) Başkurt/Başkırt, (Oğuz Han’a düşman halklar arasında gelmektedir.) Al börü/Al pörü, Altay mitolojisinde, insanüstü cesarete sahip olan kutsal kahramanlarla, insanlara iyilik getirmeyen kötü ruhlara verilen bir ad veya sıfattır. Al-pörü ‘Korkunç kurt’, alyış ‘Korkunç ve sihirli orman’ gibi) Al Kurt (Kitanlardan Çin’e gelen tavus, tavus, kaplumbağa gibi kurt da ak idi) Kurt Ana (Kurt Ana ile ilgili efsaneler, Kurt Ata ile ilgili efsanelerden daha yeni idiler.), Kurt ata (Kurt Ataya sahip şamanlar pek makbul sayılmıyordu) , Kurttan hamile, (Alan Kava gece evinde yatarken odasına parlak bir ışık girer ve o bu ışıktan gebe kalır. Ay çadırdan girerken aslan veya kurt gibi bir şey de görür.) Kurt hizmetçi, (Göktürk Hakanlarının muhafız erlerine börü, kurt denirdi.) Tanrının habercisi, (Altay Türkleri ağaçkakan kuşuna Tanrı ile aralarındaki elçi olduğuna inanıyorlardı Şamanları bazıları kartal veya herkes kuşu olabiliyorlardı her bir hayvanın kılığına girdiği bir hayvanı vardı ve buna hubilgan deniyordu. Yakut Türkleri bazen kurt veya tilkiden medet umar bu iki hayvanın bol bol resimlerini yaparlardı. Kurt şekline girme ‘Methamorphose’ Altay ve Sibirya Türk destanlarında da sık sık rastlanıyordu. Bir destanda 13 kız 13 kurt oluveriyordu.) Kurt Totem  “Sibirya’da ongon sayılan hayvanların derileri soyulup içleri dolduruluyordu Hâlbuki Hun çağına ait kurtların derileri soyulmuş fakat içleri doldurulmamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, Kurt, M.Ö. II. Asırda bile iptidai totem mahiyetini tamamen kaybetmişti. Kurt Türk halkalarında kutsal bir tılsım veya arma haline gelmiştir. Nitekim Moğol halklarındaki Ongon sözü de Çağatay Türklerinde  ‘Tamga’ veya ‘arma’ anlamında kullanılmaya başlamıştır. Oğuz boylarını temsil eden av kuşlarından mürekkep ongonlar Sibirya Şamanizmindeki iptidai manalarını çoktan kaybetmiş olmalıydılar) Kurt yiğit, Kurt alp/Kaskır Alp, ayrıca Kurt Dağı, Kurt Derisi, Kurt Dili, Dişi Kurt, Kurt gözlü (Kırgız edebiyatında Manas gök gözlü, kır bıyıklı olarak tasvir edilmiştir.) Erkek Kurt,  Kurt kılından yüzük, Kurt Derisi (Ürgel yıldızının gökyüzünde açtığı deliği kapatmak için bir bahadır 30 çift kurt derisinden bir eldiven yaptırır.) Kurtlu arma, Kazıkurt/Kazıgurt, (Oğuz İlinin gün doğusundaki dağlardan biri) kurt-koyun, kurt-tilki gibi kurtla ilişkili isim ve isim tamlamaları vardır ki bir kısmı doğrudan inanç içeriklidirler. Bunlardan; Kurt dili,(Manas’ın okları kurt dilli kır oklardı) Kurt gözlü, Kurt kılından yüzük(Atilla’nın karısının yüzüğü kurt kılları ile kaplıdır.),Kurt Mağarası, Kurt Yiğit, Kurt Alp’in, tespiti bizim için yeni olmuştur.[1]

 

         “Aşemirem bu derenin kurdu var

         Her yiğidin gûna gûna derdi var

 

         Balam küsmüş ne virane yurdu var

         Benim derdim hiçbir derde benzemez”

 

         Erzurum türküsünde geçen ‘derenin kurdu’ tanımlaması ile kastedilmiş olan bize göre derede yaşayan ve insanları parçalayabileceğinden çekinilen kurt değildi. Bu zahiri belirlemenin yanı sıra, dere sahipli idi ve o sahip bir kurttu. Zira Türk halk inançlarında sahiplenileni ve sahipleri arasında kurdun da bulunduğunu, “derenin kurdu” gibi “dağın kurdu”, “kalenin kurdu” “ormanın kurdu”, “kalenin kurdu” tanımlamaları ile özel bir kurttan bahsedildiğini diğer bulgular arasında da görüyoruz. Mesela, tamamen yanan bir ormandan veya köyden en son ayrılan “köyün kurdu” olur.[2] Umulmadık bir hareketin beklenilmeyen bir kimse tarafından yapılması “hangi dağın kurdu öldü” değimi anlatılırken bize göre burada geçen anılan kurttur. Altay dağlarında, Kurt Dağı adını taşıyan birçok tepenin bulunması, Kurt Dağı Eyaleti’nden bahsedilmiş olması [3] üzerinde durulan anlamda bir mana ifade eder mi? Belirli uluslardan beherinin; bir kutsal dağı, bir kutsal bitkisi ve bir kutsal hayvanının olduğu inancı bu noktada bir anlam ifade edebilir.  

         Kurt – Totem ve Kurt-Töz konusunda Celal Beydili de açıklama yapmaktadır. Arkaik dönemlere ait kendisine has bir tapınma şekli olan ve kabile ve klanlarda görülen totemizmine ait çok sayıda kuram vardır. Etnik coğrafi anlamda daha ziyade Avusturya, Afrika ve Amerika kabileleri arsında görülmüştür. Her klanın ayrı bir totemi vardı ve o klandan gelenler o totemi kutsal sayıp onun soyundan geldiklerine inanırlardı. Türklerdeki ‘Kurt ata’ inanı ise herhangi bir kılan veya kabilenin değil tüm Türk soyluların atası idi. Eski Türklerde kurt hiçbir zaman totem olmamıştı. Oğuz boylarının çadırlarındaki tözler totem değildiler ve Selçukluların çift başlı kartı ise totemizmle ilgisi olmayan uğur getireceğine inanılan bir takım semboller veya tılsımlardı. Totemist toplumlarda her klanın cet saydığı bir totem var iken Türklerde sadece bozkurt vardır. [4] Tös-Töz, Sibirya Türk halk inançlarında ataların göstergesi olan bir varlık. Moğolların “ongon” Tuva ve Uryanhay Türklerinin “eren” Yakut Türklerinin “tangara” ve “emeget” dedikleri putlara Yenisey ve Altay Türkleri “tös” yahut “töz” diyorlardı. Altaylarda her oymağın bir “aru töz”ü vardı.[5]  

         Buryatlarda Tavşan’ın koşucu, Kuğu’nun şekline girinilen/hubilgan, Kartal’ın elçi ve kurt’un da habercileri olduğuna inanılır. [6] Çorum’un Alevi inançlı Müslüman halkın dedelerinden Kurt Baba ile Seyit Sultan savaş zamanında Kandil Baba’ya haber taşıyarak muhabereyi sağlıyorlardı. Kurdun üst seviyedeki haberleşmede görev üstlendiği inancında bir devamlılık vardır. 

         Kutsala habercilik yapma, haber yapanın kılığına girebilme ve kılığına girilebilenin resmini yapma konusunda yaşayan bir inanç ve uygulama da Kafkasya’daki Türk kültürlü halklarda yaşadığını görebiliyoruz. Karaçaylar tahta karyolalarına kurt resmi çiziyor mahkemede davalı olmaları halinde duruşmaya gitmeden evvel bu kurt resmine bakıyor veya ellerini sürüyorlardı. [7]  

         Ülger Yıldızı ile ilgili anlatıda olduğu gibi Kurt derisinin hikmetine Anadolu Türk kültür coğrafyasında da inanılır. Büyü yapıldığı için zifafta başarılı olamayan gençler, Hakkâri yöresinde kurt derisinde murat alırlar. Kurt kafasının esnetilmiş derisinden geçirilmiş hasta bebeklerin şifa bulacaklarına inanılır.[8] Kurt derisinde olağan üstülük arama inancın da da bir sürekliliğin olduğu söylenebilecektir. 

         Anadolu’da Kars ve çevresinde çocuk kırklanacağı zaman kırk suyuna fasulye tanesi gibi sayılabilir şeylerden 40 adet konur. Bunlardan en makbulü bir çift kurutulmuş kurban veya kurt gözüdür. Kurt gözü kurban gözü ile eş değerde algılanmış olup, Al Karısı ve benzeri gibi görünmeyen tehditlere karşı koruyucu olduğuna inanılmıştır. Kurt gözünün mistik gücü de mitolojik dönemden günümüze kadar gelebilmiştir.[9]  

         Kurt kılı, Atilla’nın eşinin yüzüğünde olduğu gibi, Anadolu bilhassa Doğu Anadolu halk inançlarında da itibarlı bir yere sahiptir. Erkek çocuk daha bebekken burnu delinerek deliğinden kurt kılı geçirilir ise, o çocuğun cesur olacağına inanılır. [10] 

         Bizim kurt adı ile ilgili çalışmalarımızda kurdun; Börü, Canavar, Asina, Gök börü gibi çeşitli kullanım şekilleri ve Kurtalan, Kara kurt, Kurt kale, Kurt Dere gibi yer adı, Börü can, Börü bek, Hacı kurt, Kurt veli, Kurt seyit, Kurtçepe gibi insan ismi, Kurt Oyunu, Kurt Ebe Oyunu gibi oyun isimlerinde yer aldığına, kurtpençesi gibi ilaç isimlerinde de kurt ismine rastlandığına dair tespitlerimiz olmuştu. [11]   

         Bu arada Eski Türk İnançları, Eski Türk İnanç Sistemi, Tengricilik, Gök Tanrı İnanç Sistemi, Şamanizm veya Kamizm nedir veya ne değildir türünden hususları bir yana, aralarındaki ortaklıklar ve farklılıklar da keza bir tarafa Türklerin eski dinleri ile ilgili çalışma yapacak olanlar, Bahaeddin Ögel’in çalışmalarında sorularına cevap bulabilirler. Ayrıca bu inanç isimlendirmelerinin hepsinde de bildirimize konu olan kurt içerikli inançlar da vardır 

         Bahaeddin Ögel 1924 yılında Elazığ’da Harputlu bir esnaf ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. O, kardeşlerinin en büyüğü idi. Tarihçi oluşunda Harput’un zengin tarihi dokusunun ve annesinin etkili olduğu ifade edilir. “Türkiye’de bir çok insanın Türk kültürü, Türk dünyası,, Türkistan Orta Asya Türk kültür Tarihi gibi konularda ilgilenmek şöyle dursun, sözünü dahi etmeğe cesaret edemedikleri veya lüzumsuz buldukları dönemlerde Ögel, bu konuların uzmanı olarak yazılar kaleme almış, üniversite kürsülerinde dersler vermiş, tezler yönetmiş, yayımlamıştır. Şu anda onun araştırma konusu bugün Türk insanını yakından ilgilendirmektedir”[12]  

         Bahaeddin Ögel ilk ve ortaokulu memleketinde, liseyi Malatya’da okuduktan sonra, 1941 yılında DTC Fakültesi öğrencisi olur. Fakülte öğrenciliği sırasında bölümünün derslerinin dışında arkeoloji ve Çin dili ve edebiyatı dersleri de alır. 1945 yılında DTC Fakültesinden mezun olur. Daha sonra Moğolca ve Farsçayı çalışmalarında yaralanabilecek kadar öğrenir. Bu dönemde Türkçe ve Almanca makaleler yayınlamaktadır. Mezuniyetten sonra Erzurum Lisesi’nde öğretmenlik ve alanı ile ilgili araştırmalar yapar. Bu dönemde de bölgenin kültür tarihi ile ilgili makaleleri yayınmaktadır. 1947 yılında Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne tayini çıkar, buranın yüksek kısmı kapatıldığı için Millî Eğitim Bakanlığı bursunu kazanarak Prof. Dr. W. Eberhard’ın yönetiminde doktora öğrencisi olur. “Uygur Devletinin Kuruluşu” konulu tezi ile 1948 yılında tarih doktoru olur. Alanı ile ilgili araştırma ve yayınları devam eder. Aynı yıl mezun olduğu fakültenin Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Kürsüsü’ne stajyer asistan olur. 1950–1952 yılları arasında askerliğini yaparken doçentliğe de hazırlanır ve 1952 yılında doçentlik yabancı dil imtihanını kazanıp, 1953 yılında İran’da alanında çalışmalar yapar. 

         Bahaeddin Ögel, aynı yıl Almanya’ya gitti. Hamburg Üniversitesi, Münih Üniversitesi ve Maine Üniversiteleri’nde alanın otoriteleri ile temasları oldu. Türk kültür tarih araştırmaları için uyguladığı metodu burada edindi. Türkiye’ye dönünce, 1955 yılında tarih doçenti oldu. 1957 yılında mezun olduğu fakültede Türk Tarih Kürsüsüne doçent olarak atandı. 1959 yılında burslu araştırmacı olarak tekrar Almanya’ya gitti. Almanya’dan 1961 yılında dönen Bahaeddin Ögel Çin’e gidemeyince Taiwan Hükümeti kanalı ile misafir öğretim üyesi statüsü ile 1962–1963 yılarında çalıştı ve Sino-Turcia adlı eserini burada yayınlayıp, akabinde Japonya’da sahasıyla ilgili temasları oldu. Daha sonra bu çalışma hocanın profesörlük tezi olacaktır. 1964 yılında Türkiye’ye döndü.[13]         

         Ankara Gençlik ve Spor Akademisi (1976–77), Kara Harp Okulu (1977–78), A.Ü.Fen Fakültesi’nde (1982–1984) ders veren Bahaeddin Ögel, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi, A.Ü. Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Gazi Üniversitesi İnkılâp Tarihi, Fırat Üniversitesi’nde (1978–82) keza alanında dersler verdi. Zaman zaman idari görevlerde bulundu. 

         Bahaeddin Ögel hocamın Türk kültürünün tarihi ile ilgili çalışmalarında, Çin’de 3 yıl kalmış olmasının etkisi muhakkak ki, büyük olmuştur. “İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi, Türk Mitolojisi I-II, Türklerde Devlet Anlayışı, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Hunlar I-II gibi eserleri bu teşhise şahitlik etmektedirler. Keza 20 cilt olarak planlanmış iken 9 ciltte kalmış olan Türk Kültür Tarihine Giriş isimli eseri de, bu konuda bir başka dev kanıttır. Bu eseri; Türklerde yaylak-kışlak hayatı, ziraat kültürü, ev kültürü, yemek kültürü, giyecek ve süslenme, tuğ ve bayrak, ordu ve ordugâh, otağ ordu ve aile disiplinin temelleri, devlet ve ordu mehteri, halk musikisi gibi konuları ihtiva etmektedir. Bahaeddin Ögel, 1924’de başlayan hayatından, 07 Mart 1989 tarihindeki son nefesine kadar Türk kültür tarihini adeta yaşarak araştırmıştır [14]  

         Günümüzde sadece günümüz Türkiye’sinde değil, Türk kültür coğrafyasının her kesiminde ve sadece ana dili Türkçe olan halklar değil, Türklük araştırmaları arttıkça kendisini daha yakından tanıma imkânı bulan ortak medeniyetin halkları da Türklük araştırmaları yapmaktadır. Siyasî iktidarların değişen siyasî tercihleri bir şekilde Türklük anlayışlarına, giderek Türklük araştırmalarına doğal olarak yansımaktadır. Ancak Soğuk savaş’tan sonra Türk hükümetleri kültür akrabalarına karşı kültürel kimlik arayışında da ilgisiz kalmamışlardır. İlgili bakanlıkların çalışmaları doyurucu olmasalar da bu gerçeğe şahitlik yapmaktadır. Sivil toplum kuruluşlarının araştırmalarının yanı sıra, Türk üniversitelerinde tarih, sosyoloji, arkeoloji, filoloji, halkbilimi alanlarında bölümler kurulmuş, lisans ve lisansüstü programlar açılmış, araştırma merkezleri oluşturulmuştur. Bunlar yayın faaliyetleri ve kültür şölenleri ile donatılmış, Aynı coğrafyanın halkları ortak üniversiteler tesis edip öğrenci ve öğretici mübadelesi uygulamaya başlamışlardır. 

         Hocam Bahaeddin Ögel bütün bu arayış ve uygulamaların zorluklarını kişisel gayretler ile aşıldığı dönemin bir alp ereni idi. Hocamla Türk Devlet Anlayışı isimli kitabının yazılma döneminde daha yakın ilişki içerisinde olduk. Bu yıllar Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi ile daha yakından ilgilendikleri yıllardı. Bu yıllar, Türk devletinin devlet yönetimi konusunda, Türk devlet yönetiminin aksakallardan dinlemeye daha fazla ihtiyaç olduğu dönemdi. Hocam sadece üniversite kürsüsünden öğrencilerine, yayınları ile tüm Türk halkına seslenmekle kalmıyor, her danışıldığında resmi zevata aksakallık da yapıyordu. Ünlü “On altı Türk Devleti” içerikli takvim hocamın hocalığı, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü araştırmacı kadrosunun desteği ile ve bizlerin asistanlığımız ile yapılabilmiştir. 

         Bu takvimde imparatorluk olabilmiş Türk devletleri haritaları ile gösterilirken; ayrıca bu haritalarda başkentleri, ülke sınırları, resmi ile birlikte kurucularını, kuruluş ve yıkılış tarihleri de belirtiliyordu. Takvimde halkın mensup olduğu din, kullandığı alfabe, resmi dili dönemlerindeki ünlü kültürel olaylar, insanlık kültürüne katkıları ve yıkılış sebepleri de kısa açıklamalarla anlatılmakta idi. Her sahifesinde Atatürk’ün bir vecizesi vardı. Atatürk’ün doğumunun 100. yılı münasebeti ile çıkarılışı 1981 yılına tarihlenmişti. Bu benzeri yayınlarla gençliğe kendisine güven hissi verilmek isteniyordu. Gençliği 12 Eylül’e getiren sebepler arasında gençliğin geçmişini bilmeyişinin de katkısı olduğuna inanılıyordu. Konulan teşhise göre gençler kendi kültürlerinden uzaklaştırıldıkları için millî olmayan fikir akımlarına ve giderek çatışmaya sürüklenmişlerdi. Bu tür çalışmalarla çok devlet, hatta imparatorluk kurmaktan daha önemlisi onu koruyabilmek yaşatabilmektir. Kurulan devletlerin büyük çoğunlukları iç kargaşalar ve kardeş kavgası sonucu yıkılmıştı. Birlikte yaşamakta olan halklar eserlerinin kıymetlerini bilmelidirler. Mesajı verilmek isteniyordu. 

         Bu arayış Kemal Atatürk’ün, “Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” Açıklaması ile temellendiriliyordu. 

         Gençlik olayları emperyalizmle de bağlantılandırılıyor, iç çalkantıların, gençliğin düşman kamplara ayrılmış olmasını dış çıkar çevrelerine menfaat sağladığı üzerinde duruluyordu. Tırmanmaya başlayan etnik milliyetçilik şark Meselesi’nin yeni tezahür şekli olarak algılanıyordu. Bu dönemde birlikte yaşayan halkların inkârları değil, millî kültürel kimliğin oluşturucusu olduklarının izahı gerektiğine inanılıyordu. Zira sınıfsız toplum iddiası ile yapılan bir kısım mücadele sınıf mücadelesine dönüştürülmüştü. Vatanın bir kısım evladı bölgeciliği mücadelesine esas edinmiş bölgelerinin kimlik farkı nedeniyle sömürüldüğünü savunuyor, karşı görüşte olanlarla aralarında ciddi çatışmalar olabiliyordu. Şark Meselesi’nin yeni sahnelenişi için üniversite gençliği vasat olarak seçilmişti. Farklı kimliğe mensubiyet iddiası çeşitli yayınların yapılmasında Sevr mimarı ülkelerce de destekleniyordu. Bu yayınlarda bölge halkına farklı bir millî tarih, millî dil millî kültür verilmek isteniyor, Türk millî kültürel kimliği ihtilaflı kimliklere bölünmek isteniyordu. Bununla bağlantılı olarak, ‘hâkim ulusun mağdur halkı’ intibası verilmek isteniyordu. ‘Yaratılmak istenilen kimliğe mensup olanların siyasî, iktisadî, kültürel sömürüye mahküm edildikleri, bu mahkümiyete farklı oluşlarının yol açmış olduğu’ dayatılıyordu. Çelişki kimlik farklılığı üzerine kuruluyor çözüm, ‘ezen kimliğe mensup olanların yönetiminden kurtulmak olduğu’ şeklinde gösteriliyordu. Bu kurtuluş! Bazı kesimlerde rejim değişikliği ile (sosyalist veya İslamî) bazı kesimlerde, demokratik yöntemlerle ve bazı kesimlerce de şiddet yöntemi olabileceğine inanılıp etkinlikler sürdürülmüş, giderek üstünlük şiddet yanlıların eline geçmişti. 

         Bu dönemde yaşanılan olaylar Anadolu Türklüğünün kültürel kimliğinin tekrar masaya yatırılmasını gündeme getirmiştir.Bir kısım aydınlar Tarih, dil, sosyoloji, kültür ve benzeri alanların bilginleri kültürel kimliği tartışmaya başladılar. Birlikte yaşayan halkların ortak eserleri olan cumhuriyetin çatısı altında, inkâra sapılmadan, birliği yitirmeden, nasıl yaşanabileceği üzerinde alanlarında eserler vermeğe başladılar. 

         Bu çalışmalarının sürdüğü yıllarda Bahaeddin Ögel hocamız 1995 yılında ‘Millet ve Milli Birlik Bilinci’ isimli kitap münasebeti ile yaptığı açıklamalarında Türkiye ve dışındaki aynı kültürlü halklar konusunda görüşlerini açıklamaktadır. Bu münasebetle; “Türk lehçelerinin karşılıklı lügatleri yapıldığı, Türk el sanatları, toponomisi, onomastiği, halk oyunları ve folklorun diğer sahalarıyla ilgili çalışmalara ciddi bir şekilde devam edildiği taktide, Büyük Türk Dünyası’nın çeşitli kesimleri arasındaki saklı kültürel gerçekler ortaya çıkacak ayrı parçalar görünümü arz eden Türk kültürünün bir bütün olduğu anlaşılacaktır. Bu çalışmalar kısa zamanda semeresini verirken; Bir tarafta esir Türk ellerinde uygulanmakta olan ‘milliyetini unutturma’ faaliyeti geçerliliğini yitirecek, diğer taraftan Türkiye’de kültür bölücülüğü yaparak mahalli kültür kesimlerinden farklı milliyetler yaratmaya çalışanlar etkisiz hale getirilmiş olacaklardır.” Demektedir. [15]  

         Biz hocamıza kültür komisyonlarında yaptığız asistanlık yıllarından ve bilgi şöleni türü faaliyetlerde kendisinden alabildiğimiz irfanı paylaştığımız ortak anıları ölümü münasebeti ile yazmış olduğumuz bir yazıda anlatmaya çalışmıştık. [16]   

         Esasen bir kültür stratejisi dâhisi olan Atatürk’ün DTC Fakültesi projesi ile TTK ve TDK projelerinin hedeflerini aynılık ve ayrılıklarıyla tartışmak Atatürk’ün kültür milliyetçiliğini anlama adına fevkalade gereklidir, kanaatini taşıyoruz. Türkiye Cumhuriyetini sadece ve yalnız başına ana dilli Türkçe olan halk kurmamış, Cumhuriyet, ana dili farklılıklarına rağmen bir kültür ve eğitim dili olan Türkçeyi millî dil olarak kabul eden halklar tarafından birlikte kurulmuştur.. Bu eserin altında, Anadolu’ya Balkanlardan Orta Doğudan ve Kafkasya’ndan gelen ve kader birliği yapmış olan Türk kültürlü halkların da imzası vardır. Bu ortaklık demokratik olma adına demografik yoğunlukla orantılı olacaktır. Türk kültür coğrafyası Anadolu ve onun ilgili yakın çevresi ile sınırlı değil aynı zamanda ata vatan-ana vatan meselesidir. Bu itibarla Anadolu’yu araştırmak, Anadolu’daki Türk kültürlü halkları kültür akrabaları olan diğer halklardan soyutlayarak sağlıklı yapılmaz. 

         Anadolu Türk kültürlülüğü bu kültürün akrabalarından farklı düşünerek antiemperyalist kültür stratejisi uygulamak bize göre mümkün değildir. Birlikte yaşayan halklardan ayrı milliyetler oluşturmayı hedeflemiş post modernite karşısında bölgesel yapılanmalar oluşturmak, araştırma alanlarını siyasi hudutlarla sınırlayarak mümkün değildir. Birlikte yaşayan halkların ulusal birliğe saygılı olundukça ve kültür ortaklıkları arasındaki ilmekler sıklaştıkça emperyalizmin geçit bulma şansı azalacaktır. 

         İnceleme konumuz itibariyle sıklaştırılacak doku halk kültürü ve özelde de halk inançları kültürüdür. Halk inançları kültürü-halk kültürel kimliği-millî kimlik bağlamında yapılacak antiemperyalist kültür strateji araştırmalarında, halk inançlarına diğer ilmî disiplinlerden destek sağlanılması gerekecektir. Bu ihtiyaç bilhassa uluslar arası ilişkilerde geliştirilecek yeni strateji metotları için gerecektir. Halk inançları çalışılırken anonim olması bakımından bir halk felsefenin olduğundan bahsedilemeyecektir. Felsefe rasyonelken, irrasyonel olan inanç ve bilhassa sınırlarını kolay belirlenemeyen irrasyonel halk inançlarının ilmîliği nasıl izah edilebilecektir. Felsefe okul kurucusunun görüşleri ile kimlik edinirken, halk bilgelerinin aksakalların akpürçeklerin birtakım birikimleri duyulan ihtiyacı ne nispette karşılayabilecektir. Felsefe, hurafeden gerçeği ayıklarken halk inançları çok kere hurafe içerikli de olabilmektedir. Bu noktada halk inançları felsefe için bir araştırma vasatı veya kaynaklık niteliği taşıyabilecek midir?        

         Bu yıllarda biz Anadolu Türk halk kültürünün de, Anadolu halkı arasında bir kültür köprüsü oluşturdukları üzerinde çalışıyorduk. Anadolu dışındaki Türk kültür coğrafyası ile hocamın çalışmalarındaki bulgulardan hareketle teyit etmeye kalkıp, hocamın da bu alandaki çalışmalara bizzat katılmasını isteyince hocamız  “Ben anahtarı, metodu sizlere taşıdım kapının tam açılması için yeni çalışmaları da sizler yapın” anlamında açıklamalar yaparlardı. Hocam eserlerinde yaşayan sözlü kültür örneklemelerine başvurduğu da olur, ancak onların yapılmasını adeta ilgili disiplinlere bırakırdı. 

         Bu örneklerden birisi olan atasözlerinden hareketle biz kurt içerikli 12 ayrı atasözünü Türkiye, Kuzey ve Güney Azerbaycan, Osmanlı, Uygur, Gagavuz, Çuvaş Kırgız, Kazak Tatar Başkurt gibi farklı Türk lehçelerinden hareketle 240–250 özlü sözü irdelemeye çalışacağız. Türk lehçelerine göre atasözü seçimini Ö. Çobanoğlu’nun bir esrinden [17] yapıp bizim sözlü kültür verilerimizdeki bilgilerle karşılaştırdık. 

         Kurda konuk giden köpeğini yanında götürür (Türkiye Türkçesi)

         Kurdun konaklığına get, köpeği de ardından apar (Kazak Türkçesi)

         Börünen dost olsan, itin yanında olsun (Kırım Türkçesi)

         İt ilen yoldaş ol ama çomağı elinden yere koma  (Kaşkay Türkçesi)

         Kurda mihman bolsan, köpünin yanında bolsun (Türkmen Türkçesi)

         İt bilen yoldaş bolsan kolindin tayak çüşmisun (Uygur Türkçesi)

 

         Kurdun adı kötü, arada tilki var, baş keserler (Türkiye Türkçesi)

         Şagal bar başını iyer, gurdun adı yamandır (Türkmen Türkçesi)

         Çakal var ki, baş keser, kurdun adı bedmandır (Kazak Türkçesi)

         Çakal var baş kopardı Türkün adı yamandı (Kerkük Türkçesi)

         Tilki var baş koparır, kurdun adı pislige çihib (Güney Azerbaycan Türkçesi) 

         Kurdun ağzı yese de kan yemese de kandır (Türkiye Türkçesi)

         Börinin avzı jese de kan, jemese de (Kazak Türkçesi)

         Börinin yesa ham oğzi kan, yemese ham ağzi kan (Özbek Türkçesi”

         Başkırdın avızı yesen de kan, yemesen de kan (Nogay Türkçesi” 

         Kurdun oğlu kuzu olmaz (Türkiye Türkçesi)

         Börinin balası böri bolur (Kıpçak Türkçesi)

         Kurt enügi yine kurt olur (Oğuz Türkçesi)

         Kurt eniği köpek olmaz (Bulgar Türkçesi)

         Böriden eçki pütpes (Altay Türkçesi)

         Birönün bari kök (Afgan Türkçesi) 

         Kurt/İt ağzından kuzu/kemik alınır mı? (Türkiye Türkçesi)

         Kurt avın komaz (Oğuz Türkçesi)

         Kaşkar savarençen surah kayalla tuhas suk (Çuvaş Türkçesi)

         Canavar azından kuzu alınmaz (Gagavuz Türkçesi)

         Suskici huçanan peerisçen me (Hakas Türkçesi)

         Kurtağzından olmaz sumuk çıhardan (Kaşkay Türkçesi) 

         Kurt Zayıflığını ite bildirmez dişini gösterir (Türkiye Türkçesi)

         Börü arıklığın bildirmes itke tişin ircaytır (Altay Türkçesi)

         Börü kartlığın belletmez itke tişin akşaytır

         Böri arığın bildirmez üçün itge tügün çüyre aylandıra erdi (Karaçay Türkçesi)

         Böri arıklığın bildirmes, sırtnı cünin kampa


 
  Gara © 2008   Sayfa 0.008 saniye'de oluşturuldu  

 
Anasayfa  |  Yazılar  |  Yayınlar  |  Foto Galeri  | Dosyalar
Ziyaretçi Defteri  |  İletişim