Dr. Yaşar KALAFAT 07.09.2010

 

 Geri   
  

             

         GİRİŞ: 

         Biz bu çalışmayı planlarken bazı yazılı kaynaklarda “ruh” olarak geçen ve bu kaynaklar ile derlediğimiz halk inançlarında “dişi”  oluşlarına cinsiyetlerine de vurgu yapılan mistik güçlerin üzerinde durmayı düşünmüştük. Bu arayışımız Türklerin kadim dinlerinde özüt, süne, kut, sür, salkın, körmös ve yula olarak geçen ruha bir tanım getirmemizi gerektirdi. Gördük ki Türkçe lügatler[1], dinî bilgi veren kaynaklar[2] ve bu arada tasavvuf ehlinin ruh tanımlarının içeriği farklı zenginliktedirler.[3] Daha önemlisi bir kısım halk inançları ile eski Türk inancına dair bilgi veren kaynaklar “iye” veya “sahip” karşılığında ruh ifadesini kullanıyorlardı.[4] Böylece farklı inanç sistemlerinin değişik dinî objeler karşılığında kullandıkları ve içerik bakımından da biri birlerinden tamamen bağımsız olmayan “ruh” gündemimize geldi. Böyle olunca da arayışımızı eski ve Türk inançları ve bu arada tasavvufî izahlara yer vererek ele almak durumunda kaldık. Giderek dişi ruh veya iye kadar konunun geneli ile ilgili açıklamalara yer vermemiz gerekti 

         METİN: 

         İye/İzi/Yiye/Eye olarak bilinen bu ruhlar hami koruyucu ve habis/sakınılması gereken ruhlar olarak bilinmektedir.[5] Her iki türün de erkeği ve dişi olabilmekte hami olanlar Ak ve habis olarak bilinenler de kara iyeler olarak tanınmakta her ikisi de hayatın her kesiminde görülebilmekte her ikisi için de saçı yapılabilmektedir.[6]

         Ak iye diye tanınan, koruyucu diye bileceğiz iyelerin yanı sıra bir de, adeta şerlerin temsilcisi olan Kara İyelerin de oldukları kanaatindeyiz. Koruyucu iyelerin bu vasfı için onlara kanlı ve kansız kurbanlar verilebilirken, bunlar, yardımlarından mahrum etmek suretiyle uyarıcı ve zarar verici de olabiliyorlardı. Bu konuda Ramil Eliyev, Altay tasavvurunda “dağ ruhları insanları cezalandırabilir, hayvanları kırabilir, onlara tufan, pis hava gönderebilir. Bu o zaman baş vererdi ki ona kurban kesilmirdi. Ona göre de Altay ruhu için ağ koyun kesirdiler, dağa taraf süt atardılar. Pendiri Altay ruhu için piramide şeklinde hazırlayıp dağın zirvesine qoyardılar.”. demekteydi.[7] Su iyesine kurban vermek için hayvanın dişisinin seçilmiş olmasının iyelerinin cinsiyetini anlamlandırmana bir manası var mıdır? Zira

         Yakut Türklerinde ilkbahar’da balık avına çıkmadan evvel doğum yapmamış bir ineği U İçite olarak bilinen su iyesine kurban ederler Yakut Türklerinin su iyelerinden birisi de Ukolo Toy on’dur.[8] Bu su iyesi suların kirletilmesi konusunda çok hassastır. Suların temiz tutulmasını ister. İnsanlar onun kurallarına riayet etmezler ise, çok kızar su kaynaklarını kurutur ve insanları susuz bırakır

         Eski Türk İnanç Sistemi irdelenirken bir takım kültler ve bunların merkezlerinde iyeler vardı. Dağ İyesi, Su İyesi, Ağaç İyesi, Kurt İyesi tanımlarının izahı[9] tasavvuf edebiyatından hareketle nasıl yapılabilirdi?

         İzaha göre; Cemadat, nebatat, hayvanat ve insanatın nefisleri öbek öbek yaratılmıştır. Cemadat nefislerinden bir öbek kendi istekleri üzerine mesela Kara Taş veya Ağ Taş olmuşlar. Bir öbek nebatat nefsinden yaratmış mesela Akçaağaç veya Ardıç olmak istedikleri için Akçaağaç ve Ardıç olmuşlar, Bir öbek hayvanat nefsinden yaratılmış, onlar mesela kurt veya ayı olmak istedikleri için kurt ve ayı olmuşlar. Aynı şekilde bir öbek insanat nefsinden yaratılmış onlar mesela Türk veya Moğol olmak istedikleri için Türk ve Moğol olmuşlar.[10]

         Yüce Zat, cebredici olmuş ve fakat cebreden olmamıştır. İnsan, hayvan, bitki ve kayayı yaratmış ancak kullanırının yaptıklarını seçim konusunda yönlendirmemiştir.

         Bu noktada iyeye izahımızda yer ararken onun bedenlenmiş bir şekli, donu ve Rab boyutu gündeme gelmektedir.

         Her cismin bir iyesi var iken, kişioğlu’nun da bir iyesinden bahsedilebilir miydi? Beden nefs ve Rab bağlantısında iyenin yeri ne idi? Bu noktada insanı kâmile giden güzergâhın izahı üzerinde durulamaz mıydı?

         Tasavvuf bilginleri ruh konusunu açıklarlarken İnsan’ın üç vücutlu bir varlık olduğunu Bunların;

         Rab; Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende, benden içeru..”  veya “Süleyman var Süleyman’dan içeru” dediği asıl olan zat

         Nefs; Yoktan yaratılmış olan

         Beden; var olandan oluşturulup, evrilmiş olan” olduğunu belirtmektedir.[11]    Türkolog Nerimanoğlu’nun teşhisine göre, “insanların da öz ruhu vardır. Lakin insan ruhları eş ruhlardan farklenir. Onlar cehennemdeki Süt Gölü’nden bir damladır Uşak doğmazdan evvel Yayık Göl’den bir damla gönderip uşağa katır”. [12] Şamanizm’e göre ruhlar tek ruh ve eş ruh olabiliyor tek ruhlar çok kere tanrılarda görülebilirken, Elqem isimli tek ruh Şamanların coşkusunu sağlıyordu

         İnsanın nefsi bir bütün fakat bedeni 4 ruhu içerir. Cansız gibi duranlar, bitkiler, hayvanlar ve insanî ruh İslam’da iyi ruh iyiliği nispetinde Allah’ın izni ile her şeyi ruh gözüyle görür, sağırdır, dilsizdir ama ruh gözüyle görür.[13]

         “Dinle nefsin canlıdır.,

         Dutmayanlar ganlıdır

         Hetai, hezareyle

         Bu yol nedir, yanlıdır”[14]

         Bu açıklama sadece insanat için mi yapılmıştır. Yani cemadattan taşlardan Karataşın içinde ondan içeru bir taşın, ağaçlardan Akçaağacın içinde ondan içeru bir ağacın veya hayvanattan kurdun içinde ondan içeru bir kurdun olduğunu mu anlamalıyız? Yani yaratılmışlardan her birinin içresinde farklı nispetlerde İslamî deyişle rahmanî ve şeytanî güç mü arayacağız? Yoksa yaratılmışlarda farklı nispetlerde aklık ve karalık aramak değil de, tamamen kara veya tamamen ak olarak mı istekleri üzerine var edilebilmişlerdi?  Her iki izah arasında ayrıca ciddi bir aynılık yönü vardır. Birinci izah esas alınması halinde, her kara iyede az çok ak iye özelliği vardır.

         Bu iki izahtan birinci olan görüş esas alınırsa, insanat için insanı kâmil ve onun mürşidi söz konusu olduğu gibi, cemadat için cemadatı kâmil ve onun mürşidi, Nebahat için nebatatı kâmil ve onun mürşidi, hayvanat için hayvanatı kâmil ve onun mürşidi gündeme gelmiş olmaktadır.

         Tasavvuf bilginlerinin başka bir açıklamalarında da Dağ Velileri olarak bilinen veliler vardır. Dağlar onlara tahsis edilmiştir. Orada gömülüdürler Ve o dağın onların adı ile anılması gerçektir”[15] Bu teşhisi halk inançlarından tespit edip Dağ kültü olarak izleyebiliyoruz. Bu noktada veli olan dağlar ve dağı olabilen veliden mi söz edilebilecektir. Bu taktide cemadat için yapılan bu açıklama nebatat, hayvanat ve insanat için de yapılabilecektir. Yani ruhani anlamda seçilmiş ağaç ve seçilmiş veli kişinin kutlu ağacı, keza seçilmiş kurt ve veli kişinin kurdu anlayışları gündeme gelmektedir. Veli kişinin kutlu dağı, kutlu ağacı ve kutlu kurdu olabilirken mesela cemadattan kut bulmuş dağın da kutlu nebatattan kut bulmuş ağacı ve hayvanattan kut bulmuş kurdu olmak gerekmez mi? Halk inançlarından yapılmış tespitlerle bunların örneklenmeleri zor değildir. Bir örnek olmak üzere “Hangi Dağın Kurdu Öldü?” deyimi inanç etimolojisi bakımından ele alınabilir.[16]

         “Gök cisimlerinin yararları ve zararları ışıklarının güçleri ve saçtıkları ışıkların ruhaniyeti göre değişir.”[17] Açıklaması esas alınarak saçılan ışının ruhaniyeti belirlemişliğinden hareketle diğer cemadatın ruhaniyeti için bir ölçü kabul edilmesi mümkün müdür?

         Cemadat ruhu esas alınarak yuvanın, mahallenin vatanın ruhundan bahsedilebilecektir. Ruh köküne bağlılık ruh yüceliğinden[18] Caminin ruhundan bahsettirebilecektir.[19]

         Bu izah kabul gördüğü takdirde ve görebildiği nispette kutlu dağ[20], kutlu ağaç, kutlu hayvan tanımlamalarının izahı mümkün olabilecektir. Kutlu kişi veya insanı kâmilden beklenilen onda görülebilen tayy-ı mekân gibi özellikler kutlu dağdan, kutlu ağaçtan, kutlu kurttan beklenilebilecekti.

         Bu dağlarda[21], ağaçlardan, hayvanlardan tanrısal güçlerin olduğuna inanılıyordu

         Şit ve İdris Peygamberlerin ümmeti oldukları üzerinde durulan Sabiîlerde “hakîm, mukaddes, noksan sıfatlardan münezzeh, yaratılmamış, celâl ve azametine ulaşılması imkânsız, fakat ruhlar vasıtasıyla kendisine yaklaşılabilen bir yaratıcıya inanırlar.”[22]

         Bizim evvelce erkek olmayan ulu canlar üzerinde yaptığım bir çalışmada insanı kâmil tiplemesinin bütün tezahür şekilleri bakımından erkek ve dişiliğin bir faktör olmadığını halk inançlarından hareketle görebilme imkânımız olmuştu.[23]

         Tasavvuf bilginleri kemalatta cinsiyeti açıklarken; “Erkek ve dişi müminler denirken erkek ve dişi veliler kastedilmiş olunur. Dişi veliler tanımlaması Allah’ın yaratma gücüne sahip erkek veliler anlatılmış olur. Erkek veliler ise harcıâlem diğer velilerdir. Şeyh Abdulkadir Ceylanî, Beyazıt Bistamî, Eşrefoğlu Rumi hep dişi velilerdir” denilmektedir.[24]

         Dinde dişilik ve erkeklik vardır. İslamiyet’te yoktur. Din Âdem’le başlayan birinci aşamadan Musa’ya kadar olan dönemdir. İslamiyet ise Musa aşamasında başlar İsa ve Muhammed’le tamamlanır.

         Şehit olabilmek için cinsiyet farklılığı üstünlük unsuru değildir. Halk tasavvufunda bir şehidin 70 veya 70 bin yakınına şefaat edebileceği inancı vardır. Şefaatten yararlanabilmek için cinsiyet farkı bir faktör değildir. Buluğ yaşına girmemiş ve daha ziyade bebek yaşında iken ölenler için cinsiyet farkına bakılmaksızın “cennetin kapısında anne ve babası bekler” inancı vardır.

         Konu ile ilgili bir başka halk inancında da, ölen kimselerin geride bıraktıkları yakınları için Allah’a hayır dua edebilecekleri inancı vardır. Bu inanç ne derece Ata Kültü/Atalar Ruhu ile bağlantılıdır. Ölen kimselerin yaşayanlarına doğrudan şefaat edebilecekleri değil, bu konuda Allah’a başvuracakları takdir makamının Allah olduğu inancı vardır. Bu bulguda da cinsiyet farkı söz konusu değildir.

         Kişi hayır duada bulunup geçmişlerinin ruhuna gönderirken tövbekâr olarak duaya başlar. Tövbe makamı Allah’ın katıdır. Okunan Kur’anın ruhlara gönderme sıralaması Hz. Muhammed’den başlatılır. Bu şekilde yapılan dua bereketinin artacağına inanılır. Bazı izahlarda yaşayanın da ve hatta duayı yapanın bizzat kendi ruhu için de dua edebileceği inancı vardır.

         İslam, âlemi tek bir vücut halinde yaşayanlardır. Bütün zıtlıklar onlar için kaldırılmıştır. Onlara da haliyle erkeklik ve dişilik de yoktur.[25] Bu izahta inançta “ters motifi” veya “zıttı/aksi” inancının ne zaman ve nasıl kalmış olduğunun da izahı vardır.       [26]      

         Çalışmanın sınırlanması için bu da yetmiyordu.”Kişioğlu” ve onun “er kişi”, “dişi kişi” olması da açıklamalarda bir faktör oluşturuyordu. Ebe, mamaca, göbek anası, bibi, gibi statüler de, dolaylı da olsa bu bütünün parçaları idiler. Nitekim sistemin parçalarından birisi olan şaman, erkek veya dişi olabiliyordu     

         Halk inançlarında yere ve göye cinsiyet atfediliyor gök cisimleri mesela güneş ve ayın da anne ve baba olabileceği inançları yaşatılıyordu. Mesela günün, “yerin anasına kavuşma saati” vardır.[27] Gök kuşağının adı Ebem Kuşağı/ Fatma Ana Kuşağı’dır.  
         Etnograf S.M. Abramzon’un tespitine göre eski Türk, Altay, Kırgızların Umayları Özbekleri Anbar-Ana Yakutların Aysıtı tipinin değişik tipidir.[28] Batı Oğuz Türklüğünde bu inanç Fatma Ana kültü olarak varlığını sürdürmüştür, denilebilir.[29]
         Umay dişi ruhtu. İnsanların ve hayvanların anne adayı dişilerini ve bebekleri koruyordu. Ayrıca kilerdeki ve aşhanedeki bereketle ilgili idi., Umay Ene/Umay Ana karakterinden hareketle dişi ruhların da kendi içlerinde ak ve kara diye ayrılabilecekleri söylenilebilecektir. Bu kapsamda düşünülür ise Kepçe Gelin de bereketi temsil eden ve erkek olmayan bir ruh idi. Al Karısı ise dişi idi ve loğusa anneye ve bebeğine musallat olabiliyordu. Buradan hareketle Eski Türklerde varlığını Bengü Taş Yazıtlarındaki Yirçi’den bildiğimiz bir Yir Ene/Yer Ana iyesi var. Bu iye yerin ve toprağın sahibi olarak tasavvur edilir. Diğer taraftan yer iyesini biliyoruz. Acaba Ana Vatan, Ana Yurt inancı ile bu tespitin bir bağlantısı kurulabilir mi?
         Türk destanlarında kahraman dağdan olduğu gibi dağın ruhundan da güç alabiliyordu ki bu ikisi farklı şeyler değillerdi. Dağlar ulu ana, ulu ata durumunda idiler. Atalar ruhu ile dağ ruhu farklı değildiler. Dede Korkutun alkışındaki ‘Qarlı qara tagların yıqılmasun” dağının ruhu dağını terk etmesin anlamında idi. Taşa dönüşme de ruhun bedenden ayrılarak yıkılması idi.

         Tatar Türklerinde ruhlarla ilgili inançlardan biri de “Yurt Anası” veya “Ev Anası” inancıdır. Gençler evlerini kurup yuvadan ayrılınca ev halkı “Yurt Anası bugün evden falanı uğurluyoruz” der inanca göre Ev Anası evden ayrılan fertle birlikte yeni evi/ocağı da koruması altına alır. Yurt Anası yeni eve ocak demiri ile göçer inancı vardır. [30] Tatar Türk halk inançlarında mitolojik güçlerin arasında Ak İyeler Sıhrı Zatlar ve kara İyeler de Tüban Ruhlar olarak bilinirler. Bunların bir kısmı dişidirler. Vampir Ubır olarak bilinirken Ubırlı Karak, Dişi Vampir olarak bilinir. Yalmavız, Ubırlı Karcık’ın 7 başlı 1 gözlü kız kardeşidir. Meckey Ormanın ruhu iken, Mıstan/Mutsan Eskey’in kız kardeşi olan bir dişi ruhtur. Ayrıca dişi orman ruhlarının bir hocası vardır ve Piçen olarak bilinir. Yuha, güzel kız yüzlü bir yılan görünümündedir. Balk, çok başlı, at gözlü, kanatlı bir ruh olup insan kılığına girebilen insan ve insan çalabilen bir ruhtur. Güzel kız donuna girerek gençleri kendisine âşık ettiği olur.
         Yakut Türklerinde “Dipsiz Dünya” tabiri ile yerin derinlikleri ifade edilmekte ve dişi olduğuna inanılan bu iye kastedilmektedir.[31] Dipsiz Dünya tanımlamasını biz az biraz Kars’tan da hatırlıyoruz. Tatar Türklerindeki kara iyelerden bir kısmının dişi olduklarını çocuklar olduğunu biliyoruz. Esasen kara ve ak iyelerde cinsiyet yapılanmasını yeterince bilmiyoruz.
         Fatma Ana-Umay Ana karşılaştırmasında; Umay Ana da Fatma Ana gibi dişi, kutlu bir güçtür. Her ikisi de inanç sisteminin başında değil ve fakat üst düzeydedirler. Her ikisi de anneler, yavrular, doğum ve bereketle ilgilidirler. Her ikisi de çağrıldıklarında yardım etmekte, daha ziyade ellerinde hikmet aranmakta ve Türkçe dualarda yer almaktadır. İslamiyet’te Fatma ana Allah’ın emri ile hareket edip etkinlik sergileyebilirken, Gök Tanrı İnanç Sisteminde Tanrı Umay bağlantısına dair net bilgiler yeterli değildir. Umay Ana’nın yaşam alanı gökyüzü, ruhlar âlemidir. Fatma Ana kutlu bir kul olmasına rağmen ölümlü bir fanidir. Umay Ana bazı metinlerde peridir. Fatma ve Ayşe Ana’lar Azerbaycan Türk halk inançları kültüründe suyun perisidir. Iduk Umay’ı Tenger Minyan olarak tanımlayanlar da vardır. Tanrının Kızı ve Bereket Tanrıçası tanımlarını biz tercüme özrü olarak görüyoruz.

         Su merkezli bir diğer iye de Al Karısı’dır. İnanca göre al karısı su kenarlarında yaşamakta veya kapıp kaçırdığı yeni doğum yapmış annenin veya bebeğinin ciğerini su kenarlarında yemektedir. Bazı izahlara göre de Al Karısı/Al Avradı/Al Kızı, su değirmenlerini bilhassa yıkık eski su değirmenlerini mekân tutmaktadır. [32] Azerbaycan ve Doğu Anadolu’nun bazı kesimlerinde doğum yapmak üzere iken eşini al karısından korumak için hastanın erkeği, eşikte ateş yakar, silah atar, erkek at kişnetir ve bu arada akarsuyu hançerler. Akarsuyun hançerlenmesi Al Karasına karşı bir korunma şeklidir

Kara iyelerin bir tezahürü de Alkarısı’dır. Yakut Türkleri kara iyelere Abaası demektedir. Alkarısı, Umay koruyucu iyesinin zıttıdır. Yeni doğum yapan kadınlara ve yeni doğan çocuklara musallat olur. Türk dünyasında Albastı, Alkarısı, Al, Albıs, Almış olarak bilinirken Doğu Anadolu ise Kara kura olarak bilinir.[33]

B.Ögel Albastı tasnifine dair bilgi verirken “Kara Albastı” ciddi ve ağırbaşlı, “Sarı Albastı” hoppa ve şarlatan, “Kırmızı Albastı” ise insanlığın anası olan bir ruh olarak kabul edilir demektedir.[34]

         Ocaklı olmanın yollarından birisi de Al Karısı yakalayabilmiş olmaktır.[35] Birçok yerde halk arasında Al Karısı basmasına karşı korunmada başvurulan çarelerden birisi de Fatma Ana’nın ismini anmak olunca bu içerik benzerliği anlamlı olmalı. Diğer taraftan al karısı için çok çalışkan, eli bereketli, her işi yapabilen bir varlık olarak inanılır. O’nu yakalamak zor ve yakalayanın kullanılabilir duruma getirmesi için yakasına bir iğne takması gerektiği inancı vardır. Kara İye kapsamında olan Al karısının kişioğlunun hükmüne demir vasıtasıyla girmesinden sonra ak iye fonksiyonu gösterip bereket sağlaması “ters motifi” veya “aksi/zıttı” özelliği yansıtmış olması tipik bir örnek olmalı[36]        

         Ahlat’ta loğusa hanım aynaya bakmaz. Zira 40 gün cinler loğusanın başına tebelleş olurlar. Aynaya bakar veya yalnız bırakılırsa cinler veya Deniz Karısı loğusanın ciğerini yerler[37] Bu bulguda al ruhu, halk inançlarında cin olarak algılanmıştır

         Al Karısı, Behranlı aşiretinde Şıvat olarak bilinir. Şıvat’ın ayrıca Kürtçe bir karşılığı yoktur. Ana dili farklılığına rağmen inanç ve tanımlanması aynıdır. Sıvat’ın ilk karşılaştığı insandan korktuğu gibi Keza erkek attan korktuğu şeklinde bir inanç da vardır. Şıvat’ın bağlı atı gece bindiğine de inanılır [38] Bu inanç Türk kültür coğrafyasında çok yaygındır ve bununla ilgili birçok efsane de vardır.

         Ahlat’ta bir de Şubat karısı inancı vardır. Şubat ayında doğum yapan kadınların Şubat karısı tarafından ciğerinin yenilebileceğine inanılır. Şubat Karısı ile Şıvat ne derece aynıdırlar bilemiyoruz. Şubat karısından korunmak için loğusanın yanına yastığının altına firkete, bıçak, makas konur bulunduğu odanın duvarına silah asılır. Bu kadını, sadece loğusa kadın görebilir onun gözüne görünür, o eşini çağırır ve silah atmasını sağlar. Silah sesinden korkan şubat karısı gider. Gitmemesi halinde loğusasının ciğerini götürüp yiyeceğine inanılır. Şubat Karısı’ndan korunmak için diğer aylarda da tedbir alınır, ancak o daha ziyade Şubat ayında etkilidir. Onun diğer adı Deniz Karısı’dır. Şubat Karısı’ndan korunmak için loğusanın kapısında at kişnetilir. Erkek atın gözüne gözüktüğüne inanılır ve attan korktuğu kanaati vardır. [39]

         Anılan kara iye için aylardan “Şubat” adının seçilmiş olması bu ayın özellikle bazı yörelerde çok soğuk geçmesi, ateşli hastalık yaşayan anne adayı itibariyle anlamlı olmalı. Şubat Anası tanımlaması doğu kara denizde de bilinmektedir. Şıvat adını biz Elazığ’dan da benzeri etkinlikleri ile bilinen iye olarak hatırlıyoruz. Şıvat muhtemelen Şubat’ın farklı telaffuz edilmiş şeklidir.

         Altay Türklerinde bebek 6 aylık oluncaya veya yerel ifade ile canlanmaya başlayıncaya kadar aynaya baktırılmaz. Zira bu dönemde bebek aynaya bakınca aynada kendisini değil Körmez olarak bilinen şeytanı görür.

         Altay Türklerinde akşam olup güneş battıktan sonra evin dışından eve su getirilmez. Güneş battıktan sonra kötü ruhların suyu sahiplenebilmiş olma ihtimaline inanılır.

         Biz değerlendirmelerimizde kara iyeleri bir kefeye koyarken bunları genel olarak bir cin türü kapsamında mütalaa ediyorduk. Şükran Akyürek loğusa anneyi ve balasını cin çarpabileceğini ancak Şubat Karısının cin olmadığı kanaatindedir.

         Kara iyelerin tanım ve tasniflerini özelliklerindeki farklılıklarla birlikte tespit edip yansıtabilmek sanıldığından daha zordur. Bu tür nesnelleştirilemeyen varlıklar konusunda kaynak doğal olarak duyumlarını açıklamakla yetinmektedirler. Hal bu olunca net teşhislerin konulması bu konularda daha çok bilgilerin derlenilip tekrar tekrar değerlendirmeye tabi tutulmaları gerekecektir.

         Heloyi aşiretinde diğer birçok yöremizde olduğu gibi Albastı, Karabasan olarak da geçer. Kara Kürtçe reşt’dir. Ancak bu rahatsızlık Karabasan olarak bilinir. Ondan korunmak için muhakkak loğusanın yanında bir kimse ona arkadaşlık etmelidir. Ayrıca loğusanın bulunduğu odada kara renkli bir şeyin bulunmaması gerektiğine inanılır.

         Doğu Karadeniz’de kendisinden korunmak isteyenleri sorgulayan bir kara iyenin varlığına inanılır. Cinsiyeti bilinmeyen bu iyenin adın ne, ne iş yaparsın, nerelisin, nereden gelirsi. Nereye gidersin gibi 7 sorusuna verilecek cevapların hepsinin “kara” ön eki ile başlaması gerektiğine inanılır. Adım Kara Osman, Karamanlıyım gibi.   

         Karakeçili Türkmenlerinde ölüm olayını çevreye duyurmak için okunan salaya Su Salası denir.[40]Tatar Türklerinin halk inançlarına göre gece suya gireni su anası alabilir. Hamile kadın da gece suya girmemelidir. Su anası onun karnından bebeğini alabileceğine inanılır.[41] Kamizm inancına göre suyun iyesi gündüz dinlenir gece çalışır. Bunun için akşamdan sonra akarsulardan su alınmamalıdır. Su iyesi rahatsız olabilir. Akşam karanlığından sonra akarsudan su alınması zarureti var ise, kabı suya, suyun akış istikametine göre daldırmalıdır. Ters istikamete doğru daldırmak doğru olmaz[42] Gün-gece, ışık-karanlık, ak iye-kara iye zıttıyeti Türk mitolojisindeki “karşı” veya “zıt” anlayışının örnekleridirler.

         Bekdik/Beydilli Türkmenlerinde “davara” diye bilinen bir cin türü ve “enkebit basması” diye bilinen bir basma türü vardır. İnanca göre bu cin Tanrı tarafından insanların uyarılması için gönderilmiştir. Davara’nın avucunun içi deliktir ve beher elinde 20 parmağı ve ayrıca her ayağında parmak görünümünde 7 parmağı vardır. Geceleri gözlerini yumarak gördüğünden bastığı insan uyansa da onun gözlerinin içini göremez. Bastığı kimsenin dili bağlanır ve basılan kimse besmele bile getiremez. Kocakarıları sevmeyen Davara sadece sarhoşlardan ve delilerden korkar. Çok sataştığı kimselerin başında eşi ile geçinemeyen genç hanımlar vardır. Basması, enkebit basması olarak bilinir ve bastığı kimse rüyadan uyanamaz. Akşamın dar vaktinde uyuyan kimse “beni enkebit bastı” der.


 
  Gara © 2008   Sayfa 0.007 saniye'de oluşturuldu  

 
Anasayfa  |  Yazılar  |  Yayınlar  |  Foto Galeri  | Dosyalar
Ziyaretçi Defteri  |  İletişim